Rağmen olan şeylerin ağırlığı

01 Ekim 2021 - 09:29

“Bize biraz kendinizden bahsedebilir misiniz?” Bu, kendini en çok bilen insan için bile zor bir sorudur. Bir ve birden çok “Ben” içinden en doğru “Ben’i”, doğru ifadelerle sunmak gerekir. Kimsin, kendini neler üzerinden tanımlarsın, nedir arzuların, nedir bu hayattan beklentilerin, yolculuğunda bu “Ben’e” neler şekil verdi, en sevdiğin renk bile yaşın geçtikçe değişmedi mi? Sorular, sorulara eşlik eden sorular... Ama bir başkasından bahsederken gayet hoyrat davranabiliriz. Onu nasıl ve ne şekilde kodladığımızı gayet öznel bir yerden olduğunu düşünmeden, çoğu zaman kendi yargılarımıza bağlı sınıflandırır, sıfatlandırırız. Güney Koreli yazar Cho Nam-joo, hem ülkesinde hem de tüm dünyada bir fenomen hâline gelen kitabı Kim Jiyeong, Doğum: 1982’ye (A7 Kitap, çev.: Betül Tınkılıç) şöyle başlar: “Kim Jiyeong 34 yaşında. Üç yıl önce evlendi ve geçtiğimiz yıl bir kız çocuk doğurdu.” Bu bize verilen yeterli bir bilgi midir Jiyeong’u tanımak için? Ama durun, bir kadının yaşı ve medeni durumu “bazı durum”larda hikâyenin tümüne işaret edebilir belki de. Daha sonra kitap Jiyeong’un başlayan tuhaf davranışlarından bahseder bize. Bu tuhaf davranışlar ise Jiyeong’un gün içinde sürekli tanıdığı başka kadınların (annesi, bir süre önce kaybettiği sunbae’si gibi) kimliklerine bürünerek davranmasıdır. Kitabın geneli Güney Koreli kadınların yaşadıklarına, toplum içindeki konumlarına örnek oluşturabilecek biricik hikâyelerle örülür. Jiyeong, bize Güney Kore’de kız çocuğu/kadın olmanın ne olduğunu ya da olmadığını anlatır aslında. Bir roman olan Kim Jiyeong, Doğum: 1982, Güney Kore aile yapısını, toplumsal cinsiyet rollerindeki çarpıklıkları, bir kadın olarak doğmanın “zorluk”larını resmi verilerle gösterir. Mesela Güney Kore’de hamile kadınların bebeklerinin cinsiyetini öğrendiklerinde eğer kız çocuksa hamileliklerini sonlandırabilme hakları olduğunu biliyor muydunuz? Gözümüzü hangi ülkeye, hangi coğrafyaya çevirirsek çevirelim “kadın”a biçilen rollerin, yüklenen sorumlulukların, kadınların bedenleri üzerindeki tahakkümün pek de değişmediğini görürüz. Bu yüzden de ne zaman ve nerede anlatılırsa anlatılsın “kadın”a dair her hikâye evrensel nitelik taşır. Mesela Suzy Storck ile tanıştınız mı? Ben tanıştım, idealleri, istekleri, paylaşabileceği bir sevgisi olan güzel bir insan. Ama hikâyesi pek böyle güzel tanımlara sahip değil. Suzy, ona ait olanların ona bırakılmadığı, derisinin üzerine önce mecbur bırakılan “kadın”lık görevlerinin giydirildiği, bir karar vermesi gerekirse onun için karar verecek hep bir başkasının olduğu bir kadın. Nedir bu görevler? Bildiğiniz/miz şeyler işte… İyi bir evlat olmak, genç kız olduğunda evlenmek, kocasını mutlu etmek, çocuk hatta çocuklar doğurmak, iyi bir anne olmak, ev içi işlerini dört dörtlük tamamlarken aile ekonomisine de katkıda bulunmak… bu liste uzayıp gidiyor. Ama böyle anlatınca siz de tanıdınız değil mi Suzy’yi? 

Biz Suzy Storck ile bizzat Magali Mougel’in Reyhan Özdilek çevirisi, Kemal Aydoğan rejisiyle Aybanu Aykut, Reyhan Özdilek, Çağlar Yalçınkaya ve Mert Şişmanlar’ın oyunculuklarıyla Moda Sahnesi’nin bu sezon prömiyerini yapan yeni oyunu Suzy Storck sayesinde tanıştık. Bu oyun bir kadının hayatında hayal ettikleri ile başına gelenler arasında gidip gelirken vardığı o büyük trajediyi anlatıyor bize. “Umutsuz bir ev kadını”ndan bahsetmiyoruz burada ki böyle bir tanımın talihsiz olduğunu düşünürüm hep. Hayallerinin ve isteklerinin, mecbur olduğu rollerinin arasından tutulup bir kenara fırlatıldığı bir kadın Suzy. Ama dışarıdan içeriye baktığımızda kocası ve üç çocuğuyla küçük “tatlı” bir evde yaşıyor Suzy. Bu evde ve bu eve gelene kadarki yaşamında Suzy’nin hayatı ve bedeni sürekli müdahalelere uğruyor. Yeri geliyor kocası, yeri geliyor annesi, yeri geliyor çocukları tarafından. Kocasının “tüm fedakarlıklarına” rağmen, annesinin doğduğuna pişman edecek olmasına rağmen, bir noktada Suzy’nin sıkışmış varlığı çaresiz bir ses olup çıkıyor: “Bana rağmen örgütlenen şeyin ağırlığı altında eziliyorum.”

Oyun cinsiyet rolleri üzerinden klişeye kaçmayan bir damardan sunuyor bize meseleyi. Kendi varlığını terk edip, onu ailesine adaması gereken bir kadının zaman içinde nasıl tükendiğini, kendinden geçecek kadar nasıl kaybolduğunu tüm çatışmalarla, çevresinde gelişen baskılarla adım adım gösteriyor. Olaylar sona varırken aslında o sona kadar “toplum tarafından belirlenen” erkeğin rolleri bunlar, kadının rolleri bunlar diyor ve bu rollerin o sona nasıl şekil verdiğini de elinde bir ölçekle yavaş yavaş karıştıra karıştıra anlatıyor. Kapıyı kırarcasına çalan annenin bağırışları, sonun başlangıcına götürüyor bizi. Bu sona ise bizi Suzy’nin bu hayattaki en büyük suçu olan çamaşırları asarken bahçede güneşin altında unuttuğu puset içindeki bebeği taşıyor. Bu unutuş tüm vazgeçişlerin de sonucunu temsil ediyor. Saatler, günler doğrusal akışı delip geçerken biz sonunu başta duyduğumuz hikâyenin kanlı canlı kuruluşunu antik dönem kıyafetlerini anımsatan kostümüyle zamanın akışını bildiren karakterin yönlendirmesi eşliğinde, dijital bir sayaçla izliyoruz. Suzy’nin sebep olduğu trajik olayın ilk anda verilmesi olayın kendisinin keskinliği hatta yakıcılığıyla oyunu yüksek başlatıyor. Akış daha sonra temposunu ilk adıma çekerek yavaş yavaş yükselten ritmiyle ilgiyi kendinde tutup izlenebilir kılıyor. Oyunculukların, sahne tasarımının uyumlu ve bütünlüklü oluşu, özellikle Suzy Storck’a hayat veren Reyhan Özdilek’in (aynı zamanda oyunun çevirmeni de) karakterini pürüzsüz bir performans akışıyla sahneye taşıyor oluşu, oyunu sezonda izleyeceğimiz diğerleri arasında yukarılara çekiyor. 

Başlı başına bir birey olmanın çok görüldüğü Suzy’nin “rağmen” hayatına tanık olmak ve onunla tanışmak isterseniz 2 ve 3 Ekim’de Suzy Storck’u Moda Sahnesi’nde izleyebilirsiniz. 

Gelecek program…

Şehirdeki kültür sanat faaliyetlerinin yoğunluğunun, “yeni” anonslarının sıklığını siz de fark etmişsinizdir eminim. Tiyatroseverleri heyecanlandıran her yıl programının açıklanmasını beklediğimiz, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından Koç Holding Enerji Grubu Şirketleri Aygaz, Opet ve Tüpraş sponsorluğunda bu yıl 25’inci kez gerçekleşecek İstanbul Tiyatro Festivali programı açıklandı. “Bu Zamanda Tiyatro” sloganıyla hazırlanan festivalde 25 yerli ve yabancı yapım 22 Ekim – 20 Kasım tarihleri arasında hem fiziki hem de çevrim içi olarak izleyiciyle buluşacak. Seçim yapmak çok zor ama yapımlar arasında Toz, Oedipus, Birazdan Gideriz Şimdi Yağmur Yağıyor, Medea, Beni Sakın Yumruklardan, Paris Operası’ndan: Bugün Yaratmak, Boris ve Güneşin Çocukları benim en çok dikkatimi çekenler arasında. İKSV’nin internet sitesi ve sosyal medya hesaplarından programı inceleyebilir, izlemek istediğiniz oyunlara bilet satın alabilirsiniz. 

Diğer güzel haberler de DasDas’tan geliyor. Metin Akpınar’ın süpervizörlüğünü üstlendiği, yönetmen koltuğunda Mert Fırat’ın oturduğu Alper Baytekin, Ayşegül Cengiz, Büşra Alnıtemiz, Cansu Boz, Didem Balçın, Erdi Güçlü, Hande Özkurt, Kadir Burak Baydar, Mert Fırat, Nila Fırat, Özgün Aydın, Tunahan Çilingir ve Volkan Yosunlu bir araya geldiği yeni oyun Deli Bayramı 1 Ekim’de başlayarak 2, 3, 18 ve 25 Ekim itibariyle sezon boyunca izleyiciyle buluşacak. Bir diğer yeni oyun ise William Shakespeare’in en ünlü eserlerinden Romeo ve Juliet olacak. Mert Fırat ile Nagihan Gürkan tarafından sahneye konulan oyunda Deniz Can Aktaş, Naz Çağla Irmak, Ayberk Aladar, Barış Gönenen, Başak Kıvılcım Ertanoğlu, Can Avcı, Ceren Boz, Erdem Akakçe, Ertuğrul Gümrükçüoğlu, Hülya Gülşen, Sinan Gülşen, Onur Tanyeri ve Ümit Erlim oynayacak. Oyun, 6, 17, 22, 23 Ekim ve sezon boyunca DasDas’ta sahnelenecek. 

Yazarın Diğer Yazıları

Hayata belli bir mesafeden bakmak

Uzatılan bayram tatili vesilesiyle İstanbul’dan ayrılanlarla azalan nüfus, geride kalanlara aynı cümleyi büyük bir zevkle kurdurdu: “İstanbul rahatladı, yollar bomboş”. Gitgide artan nüfus sokaklarda rahatça/özgürce yürümemizi engellediği, huzursuz ettiği için bu cümlenin geçici mutluluğunu tüm İstanbullularla paylaştığımı belirtmek isterim. -Aynıs ...

Kişisel tarihimiz bir hafıza oyunu

Geçtiğimiz yılın sonbaharına girerken açılmaların da belirsizliğiyle “Her şey nasıl olacak?” sorusu etrafında dolanıp duruyorduk. Uzun bir süre pandemiyle ilgili endişeler, neler olacaklar, öngörüler, gelecek kaygıları ile başlayan cümleler kurduk, bir de baktık ki olanlar oldu, adına “normal” dediğimiz durumun içinde bulduk yine kendimizi. Bulduğu ...

Dramadan geriye kalanlar

M.Ö. 5. yüzyıldan beri en tartışmalı, en karanlık ve hep karanlıktaki karakterlerden biri olan Medea’nın son yıllardaki güncel yorumları bu karaktere farklı perspektiflerden, kimi zaman güncel bir olaydan kimi zaman evrensel meselelerden yaklaşmamızı sağlıyor. İlk olarak Simon Stone tarafından gerçek bir olaydan yola çıkılarak güncel bir uyarlamayl ...

Hayatı savunma biçimleri

Tercih ettiğimiz en kısa ve bizi hedefe ulaştıracak, bildiğimiz yoldan gittiğimizde keşifle, tecrübeyle, deneyimle, yeni ile tanışmayla aramıza mesafe koyarız. Kendimizi konfor alanı içinde tutmaya çalışırken güvende hissettiğimiz bu alanda sıkışıp kalırız. Bu sıkışıklığın kendi döngüsünde yaşarken de mevcut sorunları görmek, başka bir yolun bize d ...

Bir an sonsuza kadar sürer mi?

“Keder zalim bir eğitim. Yas tutmanın ne kadar kaba, ne kadar öfke dolu olabileceğini öğreniyorsunuz kederliyken.” diyor Chimamanda Ngozi Adichie, babasının ani kaybının ardından kaleme aldığı Keder Üzerine* adlı kitabında. Çağdaş dünya edebiyatının öne çıkan isimlerinden biri olan Chimamanda Ngozi Adichie, bu kitapta babasına hayran küçük bir kız ...

Etkileşime açık bir monolog

[email protected] Hayattaki ilk ve en şansa dâhil olduğumuz sosyal grup, içine doğduğumuz ailelerimizdir. O kadar şansadır ki doğal yollarla atandığımız bu grupta mutlu bir aile fotoğrafı için poz verirken de aynı objektife bakamayacak mutsuzluktaki kişilerden biriyken de bulabiliriz kendimizi. Bu yapıyla kurduğumuz kontrolümüz dışı organik b ...

Bitişik nizam yaşamlar

Apartmanın sahne olduğu her hikâye memleketin bir kopyasını çıkartır bizde. Görevlisinden daire sakinlerine, yönetiminden düzen arayışına küçük bir model oluşturur. Her apartman kendi içinde heterojen sosyal bir grup barındırır. Bu grubun uyumluluğunda ciddi sorunlar yaşanabileceği için kimi söylenen kimi söylenmeden bilinen kurallarla uyumda ve sü ...

Bu yokuş koşmakla aşılmıyor…

[email protected] Yılın son günlerinde tatlı tatlı yüklenen yeni yıl heyecanıydı, beklentisiydi, dileğiydi bu yıl rutinden düştü. Her şeyin çok hızlı değiştiği ama değişimin bizim lehimize -ya da büyük bir çoğunluğun lehine diyelim- olmadığı bir anlar birliğiyle vardığımız yıl sonu maalesef yeni yıla dair hiçbir iyi beklentimizin kalmamasıyla ...

Varım diyebilmek ve sakındığımız yumruklar

[email protected] Yaşamaya, yaşıyorum demeye, yaşamın anlamına dair sayısız metin dökülür önümüze. “Kişinin yaşamının anlamı zayıftır, kırılgandır; dökülüp gitmeye hazırdır: kişi onu, sürekli beslemezse, korumazsa, bütünlüklü tutmazsa, kayıp gidiverir parmaklarının arasından.” der Oruç Aruoba,olmayalı(Metis Yayınları, 6. Basım, 2020) kitabınd ...

Dünyanın bir yerinde…

[email protected] Kendisinden bir miktar umutlu olduğumuz 2021’i tüketmemize yaklaşık iki ay kaldı. Bitmeyen pandemisiyle, üzerimize çöken ekonomisiyle,yüksek frekanstaki değişiminden ötürü her an yeni bir haber bildirimi düşüren gündemiyleher birimizin çetin birer mücadeleci olduğu şu yılı da bitirsek bir şekilde… Ancak her şeye rağmen üretm ...

Bir hikâyeyi anlatılmaya değer kılmak

Değişen mevsimin önümüze düşen yapraklarla kendini belli etmeye başladığı, görüntüye ince bir kahverengi ton çekilerek romantik sözler sarf edildiği, omuzlara ince bir ceket attırarak yazın uçarılığını artık geride bırakmamız gerektiğini sezdiren, “yeni” ya da “yeniden” bir şeylere başlandığı hissini veren, övmelere doyamadığımız güzide ayımız eylü ...

Ve bir orman gibi…

Yayın akışımız yine tek bir an bile iyi hissetmeye imkân vermiyor. Ülkemizin her noktasından takibi ve idraki güç felaket haberleri birbiri üstüne biniyor. Yaşananlar karşısında yapılan açıklamalar ve reva görülen uygulamalarla da her günü ayrı güçlükte bir sabır testiyle geçiyoruz. Açık, berrak bir zihinle düşünmek mümkün değil, anlam vermek mümkü ...

Biz ve bir araya gelme ihtimallerimiz…

Yazın gelişiyle bünyeye yüklenen, mevsimsel ve dürtüsel açıdan hafifleyip rahatlama hâli; kısıtlamalardaki çözülmelerle birlikte, açık hava imkânlarımızı arttırdı. Bu imkânlar dâhilinde sosyal hayatımızı da bir nebze olsun doyurmaya başlayacağımız günlerin yakınlığını hissettiren gelişmeler yaşanıyor. Geçtiğimiz pazartesi akşamı Kadıköy Emek Tiyatr ...

Şimdiki zamanı tüketiyoruz…

Yazın gelişiyle beraber yayınlarda İstanbul’un eski plajlarının nostaljisi yapılır. Hepimiz İstanbul’un eski yaz günlerine, artık olmayan bu yerlere hüzünle bakarız. Bizden birkaç on yıl önce doğmuş kişilerin, yaşadığımız bu semtin plajlarında denize girdiği günlere dair anıları vardır, ah’lar eşliğinde anlatırlar. O günlerden bugünlere, içinde ter ...

Dünyayı dışarıda bırakabiliyor muyuz?

Sıkıştık! Her yanı sorunlu bir çarkın içinde sıkıştık! Çıkamıyoruz, çıkabilecek miyiz bilmiyoruz. Her gün birbirinin aynı, sabit kaygılara ansızın bir yenisi ekleniyor, “yaşa göre tahminen aşı sırası bize ne zaman gelir?” hesaplamaları tutmuyor, sıkça güncellenen kapa-aç uygulamalarına akıl sır erdirilemiyor, her an bir yakınımız daha virüs tarafın ...

Dağınık bir senfoni

Geçtiğimiz hafta umudun yüzünün karardığı, oldukça buruk bir 27 Mart Dünya Tiyatro Günü kutlandı bu ülkede. Tiyatrolar, tam bir yıldır kapalı. Tiyatro emekçileri işsiz. Tiyatrolar, salonlarını tıklım tıklım dolduramıyor, kapıları tamamen kapanmasın diye direniyor; dişe dokunmayan desteklerle değil türlü çareler arayarak devam etmeye çalışıyor, zor ...

Mesafeyi koruyoruz, yakın duruyoruz

Haberlerini korku dolu gözlerle takip ederek başladığımız ve bu uzun misafirliğiyle bizleri fazlasıyla usandıran pandemimiz ülkemizde görülüp, manen ve maddeten bir buhrana sürükleyişinin birinci yılını tamamlamak üzere. Yaşanmış günlerin kıymetini iyice bildiğimiz şu süreç, tüm yaşanmamışlığına rağmen bir zahmet geçip gitse, yenisiyle, revizesiyle ...

Hayat nasıl devam ediyor-du?

Wilhelm Schmid, “mutluluk diktatörlüğü” altındaki insanın, mutsuzluğu da kucaklamasından yana tavır alır “Mutsuz Olmak”* kitabında. Sistem tarafından bize zorunlu kılınan ve hatta pazarlanan mutluluğa fazlaca anlam yüklendiğini söyler. Mutluluk önemlidir ama insan hayatında başarısızlık ve mutsuzluk da vardır. Mesela aynı günün şartlarında hayata t ...

Biz bu filmi dublörsüz çektik

Kış ortasında bitmeyen bir bahar havası eşliğinde bize kapısını açan 2021 ile ilgili umutlarımız hâlâ mevcutken, “gelenin gideni aratmadığı” bir yıl dileklerinin üzerinde dumanı tüterken, olayın yıllarla değil bizlerle alakalı olduğu gerçeği güpegündüz ortadayken, kaldığımız yerden herkese merhaba! Geçen yılın muhasebesini yaptık; yeni yıl dilek ...

“Terk Edilmiş Kıyılar”da “Olağan-İçi Bir Gezi”nti İhtimali

Yılın kapsamlı raporlarının çıkarıldığı, “bu yılın en”lerinin konuşulduğu, doya doya yaşayamadığımız günlerin hatrının kaldığı, “ay koca sene nasıl da geçti” “bit artık 2020” seslerinin yükseldiği yılın son günleri de geldi nihayet. Ama ne seneydi değil mi? Oldukça zorluydu. “Bize göre normal”in çoğu parçasını kaybettik, geri dönsünler istedik, onl ...

İyi olma gayretindeyiz

“Nasılsın?” sorusuna uzunca bir zamandır gerçeği yansıtmayan “iyiyim” cevabını vermek yerine “iyi diyelim, iyi olsun” ya da “iyi değilim ama iyi olma gayretindeyim” cevabını vermeyi tercih ediyorum ki karşımdakinden de aynı minvalde cevaplar alıyorum. Çünkü ağzımızın tadı bozulalı sahiden çok zaman oldu ve yerine de getirecek pek bir şey başımıza g ...

Bizim kronik mahrumiyetlerimiz

Hayatı çok bölümlü bir oyun gibi düşünürsek şu an geçmekte epey bizi zorlayan bir bölüme denk geldik. Bu bölüm bizim tratejilerimizden ve deneyimlerimizden daha kuvvetli. Nihayetinde oyunun kurallarına da boyun eğdik. Öyle ki rutinlerimizden mahrum kalmayı kanıksadık, normalimize yeni şekiller verdik. Özgürce yollarda yürümeyi, seyahat etmeyi, en s ...

“Büyük”lük hakkında ne biliyorsunuz?

Bir araya gelmek artık içinde birtakım tedirginlikler barındırıyor. Oysa ki yalnızlıklarımız bile ne kadar kalabalıkmış düşünsenize. Sistemin yok saydığı, işgal ettiği özel alanlarımız bize kalınca onunla ne yapacağımızı şaşırdık. Birbirimize ne kadar yakın olduğumuzu bundan mahrum kalınca gördük. Kalabalığın bir parçası olmanın normal zamanlarda d ...

Özgürlüğü tartışmaya açalım

[email protected] Hayata kaldığı yerden, endişe, şüphe, ekstra hijyen ve maske ekleyerek devam etmeye çalışıyoruz. Her şeye rağmen 2020’yi geri kalan birkaç ayının paçasından tutarak da hayata döndürme gayretimiz var, bu yılı eksik ve kırık göndermeyeceğimize inancımız tam görünüyor. Şöyle ki karantina günlerinin sona ermesiyle “kademeli kade ...

“Sanat bizim coşkulu protestomuz”*

[email protected] Bir düşünelim! Kültür sanat kurumlarının birbirine komşu olduğu caddeleri, bir tiyatronun açıldığı mahalleye kattığı değeri, insanları bir araya getirme gücünü... Bugün İstanbul’da kaç tane alışveriş merkezleri içine hapsolmayan, kapısı sokağa açılan bağımsız sinemamız kaldı, kaç tane tiyatro sahnemiz var böyle, peki ya kons ...

Artık eskisi kadar yakın olamayız…

[email protected] Geçirdiğimiz günleri, hangi duygularla ifade edersiniz? Endişe, çaresizlik, can sıkıntısı, bekleyiş, belirsizlik benim ilk aklıma gelenler. Hele ki belirsizlik bugün “yeni normal” adı verilen hayata hızlı dönüş harekâtı ile daha da perçinlenmiş vaziyette. Vaka sayılarının ilk günlerden daha çok olduğu bugün, hayat –zaman zam ...

Eve dönmek istiyorum!

[email protected] Kaybedilen zaman algısı, sıkışılan mekân içindeki sancılar, normale dönme isteği, belirsiz bir gelecek… Kaygılar, başladığı ve bittiği yer belli olmayan günler geçerken, baharı yavaştan uğurlayıp yaza tedirgin bir giriş yaptığımız bu süreçte varoluşsal kıvranmaların sebebi. İki ay önceye kadar belli amaçlarla parçalara bölün ...

Sıradan eylemlerin kıymeti

Günlük yaşamımıza övgüler düzdüğümüz günlerden geçiyoruz. Dünya tarihinde defalarca karşı karşıya kalınan salgınlardan sonra, 2020 yılında böylesi bir salgının da bize denk geleceğini tahmin edemezdik - her ne kadar sayısız badireye şahit olmuş olsak da-. Şimdilerimiz endişeli bir bekleyiş içinde akıp giderken, evde kalmak ve virüsten korunmaya ...

Duygusuzlukla nasıl savaşılır?

Hayatınızda çok önemli bir yere sahip olan, çok sevdiğiniz biri, özellikle de hayatı paylaştığınız kişi artık yaşamak istemediğini söylese ne hissederdiniz, nasıl karşılardınız bunu? Eminim sağduyuyu, metaneti bir kenara bırakır çılgına dönerdiniz. Çünkü bu karar her ne kadar kişisel bir karar olsa da etkileyeceği başka hayatlar da vardır. Sevdiğin ...

“Bir daha karşılaşır mıyız bu zindanı efsunda?”

Begüm Kakı [email protected] İstanbul; imparatorlukların gelip geçerken zenginlikleriyle süslediği, büyüsüne sayfalarca metinlerin yazıldığı, yolu geçenlerin aklını ve gönlünü bıraktığı, her sokağında farklı bir hikâye saklayan efsunlu şehrimiz. Tabii ki şöyle de diyebiliriz: İstanbul; üzerinde yaşayanların kıymetini bilmediği, her gün dah ...

Metnin dışında kalanlar, yıkıp yeniden kuranlar

[email protected] Anda kalmak, anı yaşamak günümüz dünyasında artık ne kadar emek isteyen bir eylem değil mi? Zaman hızla akıp geçiyor, durup biraz dinlenmeye bile fırsat kalmıyor. Günler, haftalar, aylar göz açıp kapayana kadar geçmiş oluyor. 2010’ları geride bıraktığımız 2020’lerin içine doğru adımladığımız günlerdeyiz; geriye dönüp baktığı ...

ARŞİV