Bostancı Köprüsü değil, üç gözlü Bostancıbaşı Köprüsü’yüm. Adım tam ortamdaki kitabe köşkünde yazılıydı, biri söktü götürdü, geride bir parmak derinliğinde izi kaldı. Yandaki çeşmenin kitabesi yerinde duruyormuş, kim söktü benimkini? Söken adamın elleri ne renkti, sabah mıydı akşam mıydı, taşı nereye götürdüler? Düşünürsem ortaya çıkacak, sözcük sözcük bana dönecek. Buldum, söylüyorum. Cisr-i Derbend. Cisr köprü demek, derbend geçit, geçit kapısı. Kapıyım diyorum, kimse dönüp bakmıyor.
Sefere çıkılacağı zaman önce yükü gelirdi. Çevreme un yığarlardı ve arpa yığarlardı ve çadır ve kazan ve halat yığarlardı, günlerce yığarlardı, kendi taşımı göremez olurdum. Sonra ordu gelirdi. Üsküdar’da toplanırlardı, Karacaahmet’ten geçer, Ayrılık Çeşmesi’nde vedalaşırlar bana gelirlerdi. Bende son kez sayılırlardı. Benden ötesi Eskişehir, Konya, Halep, sonraki menzil ya Bağdat ya Hicaz’dı.
Bağdat’a giden Osmanlı ordusu üstümden geçerken bir bir sayıldı, sayan adam elini kaldırıp indirdi ve ben her indirişte sayılan kadar ağırlaştım. Ordu köprüden büyüktür, aldırmadılar, üstüme doluştular, otuz binden fazla kafa sayıldı. Ben kimseyi uğurlamadım desem de geçen herkes kendini bende bıraktı gitti. Hiç kaybolmadılar, üst üste dururlar hâlâ üç gözümün içinde.
Bir defasında Doğu tarafından gelenler oldu. “Asi” demişler onlara, yenilmişler, eli kolu bağlı getirilmişlerdi. Tam önüme vardıklarında “hepsi öldürülecek” emri geldi. Kırk kadar kişi yanımda infaz edildi, başlarını şehre götürdüler, gövdelerini başucuma gömdüler. Çarşı yapılırken mezar taşları alındı. Şimdi Kasaplar Çarşısı da gitti, lokanta kafe doldu, artık orada pasta yiyorlar. Mezarlara ne olduğunu soranlar oldu, yanıt veren olmadı.
Köprü geçiş kâğıdı vardı, sonra hem çoğaldı hem sıkılaştı. Adamın boyunu, yaşını, gözünün rengini, sakalının şeklini, mesleğini, memleketini ve silahı var mı yok mu, hepsini kâğıda sığdırdılar. Adam kendi kâğıdıyla aynı olmayınca geçirmezlerdi. Kâğıtlara bakan gözler vardı. Benim gözlerim Bostancı deresiyle doluydu, okumuyordum kâğıdı. Okuyanlar benim Bostancılarımdı. Onların işi çoktu. Padişahın hasbahçelerinde gülleri budamak, deniz kıyılarını hizaya sokmak, saltanat kayığının dümenini tutmak, gerekirse hünkârın bir sözüyle rütbelinin ipini çekmek. Hepsinin altından kalkan aynı Bostancı eliydi. Bende de aynı el görevdeydi. Giren benden girer, giremeyen benden dönerdi.
Kadim köprü olduğumu söylemeleri hoşuma gider. Frenkler beni Roma yapısı sanmış. Mimar Sinan yapmış diyenler de var. İmparatorlar şehre girmeden burada soluklanırmış, bir donanma fırtınadan buraya sığınmış derler. Duydum diyorum, gördüm demiyorum. Yaşlandıkça anılarım azaldı, rivayetim çoğaldı.
Bir kere öldüm. Su geldi, önce ayaklarımı yokladı, sonra omuzlarıma çıktı, üç gözümü birden aldı götürdü. Taşlarım dere boyunca dağıldı. Bir süre burada köprü yoktu, karşıya çamurdan geçtiler. Bir Bostancı ağası beni yeniden yaptırdı ve çok geçmeden sadrazam oldu.
Önce tren geldi. Benden geçmedi, tam dibimden geçti, dereyi kendi köprüsünden aştı. Sanki daha geriden geçebilirdi, galiba mühendisi müdürü beni hesaba katmadı. Sonra tramvay geldi. Bana kadar gelir, dönmek için karakolun çevresinden dolanırdı. O dolanma namazgâhın sofasını kesti, çeşmeyi de yerinden etti. Zaman geçti tramvay gitti, yerdeki demirini söktüler.
Üzerime asfalt döktüler, korkuluğumun önüne beton yaya kaldırımı yaptılar. Araba yolunu kıyıya döşemek için denizi doldurdular. Karakolun önündeki deniz uzaklaştı. Altımda liman varmış diyorlardı, o da dolgunun altında kaldı. En sonunda karakolu da yıktılar.
Tuttular deremi yanımdaki beton oluğa aldılar, orada duruyor, yeşil oldu, yerinden kımıldamıyor. Yatağıma beton döktüler, beton çatladı, ottan başka bir şey akmıyor. Ayaklarımın burnu hâlâ suyu yarmak için duruyor da varacak su yok. Aşağıdaki denizde, dolgu kayalarının arasında kefaller dolaşıyor ve dere oraya benden geçmeden varıyor.
Babalarımdan ikisini önce kaybettiler, sonra buldular. Birinin serpuşunu yonttular, gövdesine boya sürdüler. Birinin sırtına kırmızı boyayla iki yazdılar. Kitabe köşkü aynalığının bir yanına on üç, öteki yanına on iki yazdılar.
Son yıllarda başka türlü bir kalabalık geldi. Dibime iki tekerlekli şeyler dizdiler, biri binip götürüyor, başkası getirip bırakıyor. Adlarını bilmiyorum, durmuyorlar ki öğreneyim. Sırtında kırmızı kutu taşıyan adamlar geçiyor, çok acele ediyorlar. Yukarıda kuleler çıktı, camlı, geceleri ışıkları yanıyor, kim oturuyor bilmiyorum. Ben ağırım, kimse bana çarpmıyor.
Altımdan geçen dereye Çamaşırcı dediler. Çamaşırcıbaşının mülkü, sadrazamın köprüsünden daha çok akılda kalmış. Semtin adındaki bostana bakıp sebze arayanlar oldu. Bahçe değildi ki bostan, sınır demekti.
Kitabe köşkümün dibinde durup tarih, tarih diyorlar. Biri uzaktaki şehri anlatıyor. Benim gibi yüzyıllarca nehrin üstünde tek geçit olan bir köprü varmış, karadan geçmek isteyen herkes oradan geçermiş. Şehir kurulurken ona göre kurulmuş. Bir ucunda ticaret toplanmış, öteki ucunda bir mahalle kurulmuş, adını köprüye göre almış. Yollar oraya akmış, hanlar orada kümelenmiş. Dışarı bakan ucundaki kapıya asi başları dizerlermiş. Duyunca kulak kabarttım, bu kısmını ben de görmüştüm.
Küçük bir dereydi benimki, taşkın olmasa kimse bakmazdı. Beni önemli yapan su değildi, sınırdı. Sınır kalkınca ben fark edilmez oldum.
Şehir kurulurken beni gören olmadı. Yolu ölçtüler, rayı geçirdiler, betonu döktüler, ben ölçünün içinde yoktum. Şehir bana göre kurulsaydı yayılmazdı, yeni yer gerekince yolun ucuna eklenirdi, yanlarına değil. Yolda gölge olur, yol gider önünde çeşme, yol uzar yanında oturulacak taş, kapıdan geçip yol devam eder. Şehrin sonu olmazdı, son menzili olurdu. Kimsenin adresi olmaz, herkesin güzergâhı olurdu, birine nerede oturuyorsun diye sorulmaz, nereden geçiyorsun diye sorulurdu.
Duvarlarıma ad yazıyorlar. Taş üstüne oyulmuyor artık, sıkılıyor, harfler tombul, çevresi tahrirli, uzaktan okunsun diye. Arkamdaki demiryolu duvarına boydan boya yazmışlar. Gece yazıyorlar, sabah bakıyorum bir başkası üstüne yazmış. Benim adım bir taşa oyulmuştu, o taşı aldılar. Bunlarınki hiç yerinde kalmıyor, her gece yeniden yazıyorlar. Onlarla derdimiz aynı, yazdığın şey yerinde durmuyor.
Ben Cisr-i Derbend, beş yüz yıldan beri şehrin kapıyım diyorum, kimse dönüp bakmıyor.
Dışarıdaki dolaptan aldığım kutu kahvenin parasını öderken bakkalın sakin sesi duyuldu. “Kentsel dönüşüm değil rantsal dönüşüm. Çocukların okul işi olmasa hemen gideceğim memlekete, neyse ki zamanında her şey bu kadar ateş pahası olmadan köyüme ev yaptırmışım. Nefes alacak yer kalmadı burada.” Yarım saat önce indiğim Göztepe’de tarihi istasyonun ...
Fikirtepe, bir semt adından evvel kadim kültürlerden birinin adıdır. Neolitik dönemde burada yaşayan insanların, dünyanın başka yerlerinde görülmeyen kapları vardır. Dikdörtgen biçimli dört ayağıyla yerden yükselen, üstüne ince çizgiler kazınmış kaplar, sekiz bin yıl önce Fikirtepe’ye gelip yerleşenlerin imzasıdır. Bu kültür bugün sana ne söyler ...
Yokuşun sonunda beliren yelkenli, solda yükselen binanın arkasında bir anda gözden kayboldu. Kıyıya doğru koşmak işe yaramazdı, hafif bir rüzgâr bile onu çoktan Kalamış Koyu’na taşımış olurdu. Burada bakışlar, denizin üstündeki karabatak, vapur, sandal, yelken, ne olursa olsun gözden kaybolana kadar peşinden giderdi. Yelkenci, Fenerbahçe’deki ku ...
Köprünün karşı tarafındaki dev binaları sevmedi. Yükseklik şehrin tepelerinde olmalıydı, kuşların gözünde, çınarın yaprağında. Yönünü hemen derenin öte yanına çevirdi. Su, tam köprüye varınca kayboluyordu, yerin altına gönderilmişti. İki yanı duvarlı ve tel örgülü Kurbağalıdere buradaydı. Soldaki sokağa girdi: Ahmet Rasim Sokağı. Buradaki evl ...
Boston uçağında Dante notlarına baktım. Son iki yıldır uçak yolculuklarında yalnızca iki film izleyip biraz Orhan Veli dinledikten sonra uyuyordum. Bu kez önümdeki mavi ekranda İlahi Komedya'dan bir kanto, yanımda yorgunluktan gözleri çökmüş yolcu vardı. Otuz beş yıldır Boston'da yaşıyormuş. Dubai üzerinden planladığı dönüş olmayınca bu uzun yo ...
Kadıköy'e giderken rüzgâr vardı. Bunu not etmiştim, Mart sonu rüzgârlarının insanı nasıl hazırlıksız yakaladığını. Ayakkabımın topuğundaki beyaz şerit haftalardır her giyişimde gözüme çarpıyordu. Siyaha boyatmamalıydım, böyle şeyleri hep erteliyorum. Dükkânı bulmak zor olmadı. Küçük, derli topluydu. Adam tezgâhın arkasında çalışıyordu. Tam üstün ...
İki el arasında tutulan mektup, çiçekler, uçuşan kuşlar ve kalp desenlerle yola çıkmış bir selam duyurulur. Kartın yüzü, sözcükle resmin aynı anda konuştuğu incelikli bir düzene dönüşür. Bayram, eve varmadan önce yola çıkan nezaket gibidir. Sol üstte yoğunlaşan çiçekler, sağ üstte uçan kırlangıç, ortadaki bayrak ilk bakışta kutlama duygusunu taş ...
Pandemi günlerinde, 1930’larda hazırlanmış Pervititch haritalarına bakarak Mühürdar Caddesi’nde yaşamış Almanya’dan Türkiye’ye gelen üniversite hocalarının evlerini işaretledik. Sokağa çıkma yasağının olmadığı soğuk bir günde, o işaretlerin şimdiki karşılıklarını görmek için yürüdük. Seza Apartmanı’nda hukukçu Ernst E. Hirsch, Nazlı Hanım Apartmanı ...
Oraya vardığımda yürüyen merdivenlerin ve otobüs durağının kalabalığından önce, kurbanlık koyun ilanları gözüme çarpıyor. İkisi de bu hattın gerçeği. Köprü altına doğru tamirhanelerin ötesinde kimsenin uğramadığı, suyu akan Saraçlar Çeşmesi var. Eski gelenekler şehrin yeni yüzünde son demlerini yaşıyor. Durağa adını veren tarihi Ayrılık Çeşmesi ise ...