Kadıköy'e giderken rüzgâr vardı. Bunu not etmiştim, Mart sonu rüzgârlarının insanı nasıl hazırlıksız yakaladığını. Ayakkabımın topuğundaki beyaz şerit haftalardır her giyişimde gözüme çarpıyordu. Siyaha boyatmamalıydım, böyle şeyleri hep erteliyorum.
Dükkânı bulmak zor olmadı. Küçük, derli topluydu. Adam tezgâhın arkasında çalışıyordu. Tam üstünde duvarda asılı duran siyah beyaz fotoğrafa gözüm takıldı, aynı dükkânın önünde çekilmiş gibiydi. Adam sandalyede oturmuş, çok rahat pozda. Kim olduğunu sormadım. O an bilmek istemedim.
Ayakkabıyı aldı, bana terlik verdi, oturdum. Ayakkabıya beze döktüğü sıvıyı sürdü, sonra çakmağı çaktı. Ansızın otuz santime kadar yükselen, hırçın ama kontrollü alevler sardı ayakkabıyı. Boyanın işlemesi, orada kalıcı yuvayı kurması için ateşten geçmesi gerektiğini söyledi. Aynı işlemi üç dört kez, dikkati çeken titizlikle tekrarladı. Ustalık, tam olarak yükselen alevi nerede durduracağını bilmekti. Tek sefer üflemeyle sönüveriyordu o parıltı.

Ortalığı keskin, geniz yakan kimyasal koku sardı. Dükkânın camekânı hemen arkamdaydı, cam kapının yanındaydım, parlak alevlerin arasında hiç korku hissetmedim. Ayağımda terliklerle, dükkânın güvenli loşluğuna hapsolmuşken, topuğumdaki ihmal edilmiş beyaz şeridin önce kızıllaştığını, ateşin rengini aldığını gördüm. “Bunu yapmazsak olmaz,” dedi usta, gerçeği mühürler gibi. Kızıllaşma, siyahın derinliğine giden mecburi yoldu. Ancak yangından sonra topuğu arzulanan rengine, siyaha, boyayabildi. Etrafımdaki şeylerin yerleşmesi için önce parlayıp yanması gerekiyormuş.
Sonra ustalıktan açıldı söz. Lostra salonlarında sohbetler hep böyle açılır. Elin becerisiyle hafıza hep aynı yerden yürür. Babasından bahsetti. Gedikpaşa'da atölyesi varmış, ayakkabı üretirmiş. Semtin adı geçer geçmez tak tak sesleri geldi aklıma. Sadece ayakkabı üretilen yer değildi. Sesiyle de tanınırdı. Eski taş döşeli sokaklarda bir dükkândan ötekine geçen çekiç vuruşları olurdu. Hava sıcakken deri ve tutkal kokuları yayılırdı etrafa. Şimdi geriye semtin adı kalmış. Ötekiler çoktan kaybolmuş. Kadıköy'deki küçük dükkânda otururken Gedikpaşa’nın kendi başına baştan sona atölye gibi açıldığını duyumsadım. “Kırk yıldır Kadıköy'deyiz,” dedi.
Bizim ailenin, annemin deyişiyle İstanbul'dan Kadıköy’e gelişi elli yılı geçmişti. Saraçhane’den, tarihî yarımadanın kalbinden deniz ötesinin yeşiline doğru göçümüz, 1973’te Boğaz’a ilk köprünün yapılmasıyla başladı. Anadolu yakası değişti, Kadıköy değişti. Üniversite yıllarında karşıya geçişlerim sürdü. Deniz artık günlük hayatın parçasıydı, her gün geçilen ama her defasında başka türlü hissedilen mutlak yoldu. Beyazıt'tan Yenikapı'nın öğrenci çay bahçelerine inerken Gedikpaşa'nın sesleri değişiyordu, tezgâhların yerini yavaş yavaş satış yapan dükkânlar alıyordu.
Çiftin ikinci teki üzerinde çalışırken orta yaşlı müşteri usulca girdi, solmuş spor ayakkabısıyla. "Boyayabilir misin?" diye sordu. Adam uzun uzun baktı. "Bırakman lazım," dedi. "Detay istiyor." Müşteri bayramdan sonra getireceğini söyledi, ayakkabı ayağındaydı, bugün bırakamazdı. Sahneyi izlerken dükkânın içindeki zamanın birbirine eklenişine tanıklık etmiştim, geçişlerin tam olarak nasıl olduğunu tarif etmek güç.
Bin liraya aldığım ayakkabıdan söz ettim. Markayı söyledim. Başını salladı. “Asla,” dedi. “Onların hepsi plastik.” Sonra eski tabanlardan, köseleden, hakiki deriden konuşmaya başladık. En sonunda şunu söyledi: “Nerede o eski ayakkabılar.” Uzun süre sessiz kaldım. O cümle lostra dükkânının içinde dolaştı, raf boyunca dizilmiş çizmelere, botlara, çantalara çarpıp durdu.
Dışarı çıktığımda sokak her zamankine göre sakindi. Etrafta sadece gençler vardı, yirmili yaşlarında, belki daha küçük. Konuşmalarında sürekli aynı kelime dönüyordu. "Kanki" her cümlenin başına da sonuna da yerleşmişti, dil son zamanlarda yeni alışkanlık edinmişti. Kanki, ismin yerini almış, olağan sesleniş gibi ortalıkta dolaşıyordu. Gençlerden biri yeni aldığım ayakkabının kahverengisini giyiyordu. Birden tezgâhın üstündeki fotoğrafı düşündüm. Kimin olduğunu hâlâ bilmiyorum. Zaten sormamalıydım. Bilmenin ötesinde, soruların gerisinden kadim bir ayakkabı ustası musallat oluyor zihnime, elindeki çiviyle ve çekiçle.
Ayakkabı Kitabı derlemesinde destana rastlamıştım. Erdal Şahin'in tanıttığı Kaybolan Ayakkabı Destanı’ydı. Üstte Tatarca, altta Türkçe beyitler ilerliyordu. Okudukça anlatılanın sevilen nesnenin kaybından çok yaşananları kabullenişin itirafı olduğunu anladım. "Dünyanın hali böyle" diyordu satırlar. Herkesin taşıdığı yük vardı. Kiminin çocuğu hayal kırıklığı yaratmış, kiminin düşmanı gülmüş, kiminin cebi boşalmıştı. Ardından hikâye kaybolan ayakkabıya şefkatle odaklanıyordu.
Ihlamur ağacının kabuğundan, yüke’den örülmüş bir çift ayakkabı. Destan, ayakkabıyı öyle tasvir ediyordu ki ağacın gövdesinden ayrılıp ustaca işlenmesi sonucunda insanın ayağına eşlik etmesi adeta kutsal sözleşmeydi. Ayakkabı öyle sıkı örülmüştü ki her düğümde, her çivinin yerinde çakılmasında, ökçenin yüksekliğinde yapan ustanın nefesi vardı.
Ayakkabının ucunun sivri oluşundan, karlı yolları geminin suyu yarması gibi yarıp geçmesinden bahseden destan, “biçare ayakkabı...” diyordu, canlı varlığa acır gibi. Kırları gezerken yorulmazmış, sahibini asla yarı yolda bırakmazmış. İçini öyle ustalıkla oymuşlar, belini öyle inceltmişler ki sanki toprakla temas etmiyor da iyi atlar misali üzerinde süzülüyormuş. İnsan bu satırları okurken, ayakkabının içinde sadece ayak değil, geçen koca ömrün zahmetiyle ona karşı duran görkemli hafifliğin taşındığını anlıyor.
Hikâyenin asıl kederli kısmına gelince, sahibi ayakkabıyı sandığa koymuş. Demir kilitler vurmuş, anahtarını yanına asmış. Kıymetli olanı dünyadan saklama isteği, aslında onu kaybetmenin ilk adımıymış gibi. Nafile işte. Kilidi kırmışlar, sandığı boşaltmışlar. Değerli olan her zaman afetleri, hırsızları üzerine çeker. Geriye yalnızca nakaratın sükûneti kalmış: “Kayboldu işte, dayanmaktan başka ne çare?”
İki el arasında tutulan mektup, çiçekler, uçuşan kuşlar ve kalp desenlerle yola çıkmış bir selam duyurulur. Kartın yüzü, sözcükle resmin aynı anda konuştuğu incelikli bir düzene dönüşür. Bayram, eve varmadan önce yola çıkan nezaket gibidir. Sol üstte yoğunlaşan çiçekler, sağ üstte uçan kırlangıç, ortadaki bayrak ilk bakışta kutlama duygusunu taş ...
Pandemi günlerinde, 1930’larda hazırlanmış Pervititch haritalarına bakarak Mühürdar Caddesi’nde yaşamış Almanya’dan Türkiye’ye gelen üniversite hocalarının evlerini işaretledik. Sokağa çıkma yasağının olmadığı soğuk bir günde, o işaretlerin şimdiki karşılıklarını görmek için yürüdük. Seza Apartmanı’nda hukukçu Ernst E. Hirsch, Nazlı Hanım Apartmanı ...
Oraya vardığımda yürüyen merdivenlerin ve otobüs durağının kalabalığından önce, kurbanlık koyun ilanları gözüme çarpıyor. İkisi de bu hattın gerçeği. Köprü altına doğru tamirhanelerin ötesinde kimsenin uğramadığı, suyu akan Saraçlar Çeşmesi var. Eski gelenekler şehrin yeni yüzünde son demlerini yaşıyor. Durağa adını veren tarihi Ayrılık Çeşmesi ise ...