Oraya vardığımda yürüyen merdivenlerin ve otobüs durağının kalabalığından önce, kurbanlık koyun ilanları gözüme çarpıyor. İkisi de bu hattın gerçeği. Köprü altına doğru tamirhanelerin ötesinde kimsenin uğramadığı, suyu akan Saraçlar Çeşmesi var. Eski gelenekler şehrin yeni yüzünde son demlerini yaşıyor. Durağa adını veren tarihi Ayrılık Çeşmesi ise biraz ötede duruyor. Hızla geçen birkaç kişinin dikkatini çekmeden, parmaklıkların gerisinde susuz ve yalnız kalmış. Ayrılık Çeşmesi Sokağı’yla arasına giren demir yoluna sırtını vermiş, yanı başındaki beyaz, sert, demir köprülerden zıplayan trenlere bakıyor.
Ayrılık Çeşmesi turnikelerine yaklaştıkça istasyonun çabuk olmayı, öne geçmeyi, koşmayı sevdiğini görüyorum. Kim yavaşlayıp insanların yüzlerindeki ifadeye, gözlerindeki yansımaya bakarsa, akışın dışına itiliyor. Bu mekân durmayı neredeyse ayıp sayıyor. Yavaş hareket eden yaşlılara çarparak geçiliyor; çocuklar, büyüklerinden kopmama kaygısıyla sürüklenir gibi hareketleniyor. Aksayan, duraksayan hemen kenara kaçışıyor. Oysa burası yıllar boyunca beklemenin, vedalaşmanın, durup nefes almanın mekânıydı. Bugünkü düzenlemede mekân akışı seviyor, insanı ise yalnızca tolere ediyor. Turnikeler, yön levhaları, alt ve üst geçitler, hepsi geçmeyi hızlandırmak için var. Duraksamak bu sistemde bir ihtiyaç değil, bir arıza gibi görülüyor.
Koşuyolu Caddesi’nde yaşıyorum. Evden çıktığımda önce çınarın sonra atkestanesinin gövdelerine bakıyorum. Biri kabuklarını dökmüş, taze teniyle ortada, diğeri hâlâ zırhlı. Marmaray’a doğru yürürken hep aynı çizginin üzerinde olduğumu hissediyorum. Bu yol yalnızca bugünün Koşuyolu değil, Süheyl Ünver’in defterlerinden bildiğim, çocukluğumun bostan kokularıyla doğruladığım o eski hattın devamı. 1960’larda Saraçlar Kahvesi moloz altında kaybolurken, Miskinler Tekkesi sökülüp yok edilirken, mezarlığın bağrından geçirilen yolun altındaki Roma kaldırımlarını görüp kahrolan Süheyl Ünver, yanımda yürüyor sanki. Onun feveranını artık daha iyi anlıyorum. Modern şehrin aceleciliği, sabırla biriktirilmiş her izi söküp atıyor. Oysa yetmişli yıllarda buraya geldiğimde, o izlerin bir kısmı hâlâ nefes alıyordu.
Ayrılık Çeşmesi, bugün bize sıradan bir Marmaray, metro ya da otobüs durağı ismi gibi gelebilir. Oysa asıl manası geçmişin derinliklerinde saklıdır. Şehrin bittiği, fiziksel ayrılığın başladığı bu nokta, Osmanlı ordusunun doğu seferlerine, özellikle IV. Murad’ın Bağdat Seferi’ne çıkarken toplandığı, hacı kafilelerinin uğurlandığı, İstanbul’dan ayrılanların "son suyu" içtiği yerdir. “Gidip de gelmemek var, gelip de görmemek var” denilen zamanların ağırlığı burada vedayı keskinleştirir, sözün bittiği yerde suskunluk başlardı. Uğurlama merasimleri, ayrılığı tek başına yaşanan bir hüzün olmaktan çıkarır, kalabalığın içinde paylaşılan ortak bir kedere dönüştürürdü.
Şimdiki mekânın dili insana şunu fısıldıyor: geç, oyalanma, etrafına bakma. Oysa bir yer bakmayı cezalandırıyorsa, orası yalnız geçiş alanı değil orada yalnızca bir koridor vardır. Ayrılık Çeşmesi’nin bugün yaşadığı tam olarak budur. Anlamı hızın içinde çözülmüş, hafızası yerinden sökülmüştür.
Çeşme mermer kitabesiyle suskun, suyu akıtacak musluğu yok, iki yanındaki nişler ve maşrapa yerleri boş. Taş bloklardan oluşan gövdesiyle karşı duvardaki grafitilere bakıyor, arkasında kediler dolaşıyor, yanında mezarlık başlıyor. Yerinde duruyor ama insana değmiyor.
Hâlbuki bu hat başka türlü kurulabilirdi. Aktarma, yutulmak anlamına gelmek zorunda değildi. Geçiş bir deneyim, aktarma bir karşılaşma ihtimali olarak da düşünülebilirdi. İnsanların durabileceği, bakabileceği, birbirini fark edebileceği bir alan vardı. Burada işleyiş, insanın hızına ve aceleciliğine teslim olmadan, insanın temposunu gözetebilirdi. Ayrılık Çeşmesi’nin tarihsel anlamını taşıyan, gün boyu binlerce kişinin nereden geçtiğinin farkına vardığı bir karşılaşma mekânı kurulabilirdi.
Dönüşte o iki ağaca sarılıyorum. Biri soyulmuş gövdesiyle zamanın karşısında çırılçıplak, diğeri tüm ağırlığıyla gölgesine sığınmış. Ağaçlar yaşını söylemez ama hikâyeyi tutar. Ayrılık Çeşmesi’nin yerini bilmeyenler Marmaray ve metro tabelalarına bakarak yönünü ararken, ben ağaçların hışırtısında o eski uğurlama sözlerini duyuyordum.
Bu sesler beni ister istemez Süheyl Ünver’e götürdü. Onun defterlerinde, tıp tarihçisi, müzehhip, ressam ve şair kimliklerini buluşturan o hezarfen meraktan çok daha fazlası görünür. Kaybolmakta olana duyulan şefkatli bir dikkatle hafızaya alma telaşı vardır. O, bir çeşmeyi, bir mezar taşını çizerken aslında onları zamanın yıkımından kaçırıp kâğıda sığdırıyordu. Bu bakış, bugünün aceleci, silip süpüren şehir düzenine köklü bir karşı duruştur. Zaten asıl ayrılık, gitmek değil unutmaktır.