Dışarıdaki dolaptan aldığım kutu kahvenin parasını öderken bakkalın sakin sesi duyuldu. “Kentsel dönüşüm değil rantsal dönüşüm. Çocukların okul işi olmasa hemen gideceğim memlekete, neyse ki zamanında her şey bu kadar ateş pahası olmadan köyüme ev yaptırmışım. Nefes alacak yer kalmadı burada.”
Yarım saat önce indiğim Göztepe’de tarihi istasyonun hangi tarafta olduğunu göremedim, gözüm aranıp durdu bulamadı. Sezgisel yönlendirmeler çoğu zaman doğruya uzak olsa da Marmaray’la geldiğim yönün tersine yürüdüm. Kuşluk vaktinin temiz yüzlü orta yaşlılarından biri Atatürk resimli tişört giyinmişti, baskısını beğendim. Gülümsedim, o da. Kadıköy’deydik.
Sağda yüksek gerilim uyarılarıyla dolu ray hattını izliyordum, solda yeni yapılmış binalar, üstlerinde vinçler diziliydi, hepsi aynı moda mimariyle ilerliyordu. Ben duruyorum, onlar yanımdan geçiyor gibiydi, sonunda gri yüzlü ahşap binayı gördüm. Kara ördek yavrumu bulmuştum. Yolu yoktu. Tuhaf olan, yeni binalardan birinin bahçesinde kalmasıydı. Bekçi kulübesini boş görünce sonradan gelecek her türlü azarı göze alıp içeri daldım, ona kavuştum. Sevimli seyirlik ahşabım kadim ağaçlarına yaslanmıştı. Arka tarafına ilerleyince raylara bakan demir parmaklık arasından köprünün üstünde, taşına Göztepe yazılmış kâgir binayı gördüm. Oval taşlı pencereler, çatı feneri denilen cam çatısıyla diğer istasyonlardan farklıydı. Yanındaki dev kuleden yeşile sığınan ahşabımla vedalaşıp yola düştüm, mesafesi çok kısa yolu hayli uzun Göztepe istasyonuna ulaştım.
TCDD Kültür Sanat Müzesi olan binadan gri ahşap köşkün masalsı ön yüzünü, güvenlik görevlisinin odasından gördüm. En eski istasyon binası oymuş, hatta adı Erenköy’müş, demiryolu bazı havalarda trenin çıkamadığı yokuş nedeniyle alçaltılınca tepede kalmış, köprü üstündeki bu bina Göztepe adıyla istasyon görevini üstlenmiş, öncekiyse lojman olarak kullanılıyormuş. Yıl hesaplarını yaptığımda roman 1897’de tefrika edildiğine göre Refet, Göztepe’de kaldığı köşke şimendifer hattıyla gelmiş olabilirdi. Romanda Cazibe Hanım bir gün köy arabası getirtiyor, Şahap, Refet ve Şule’yle Fener’e doğru çekiyorlar. Ayrıca köşkün setinden bakınca vapurların ve treni sürükleyen lokomotifin düdüğünün geçtiği anlatılıyor.
Rıdvan Paşa Sokağının on-on beş katlı apartmanları arasında başım yukarıda göğü arar vaziyette adımlarımı taşırken Göztepe’nin bu kadar yeni ve yüksek olduğunu biri söylese inanmazdım. Fatma Aliye’nin Refet’i çağırmasa Göztepe’yi yutan sesleri, görüntüleri göremeyecektim. Refet, babasının mirasından üvey kardeşlerince mahrum bırakılmış, annesiyle İstanbul’da tutunmaya çalışan zayıfça ve güzel olmayan bir kızcağız. Önünde tek yol var. Okumak. Sınıfını birincilikle bitirdiği yaz, tebdil-i hava diye okul arkadaşının Göztepe’deki yazlık köşküne davet ediliyor. Yazarın tarifinde köşk denizden birçok metre yüksekte, önündeki geniş yeşil arazi mesafeler boyunca hafif meyille indiğinden kır gibi görünüyor. Yeşilin denizle birleştiği yerde zemin rengi yeşilden maviye dönüyor.
Birdenbire hayli yayılmış tek katlı kebapçının arkasında heybetli ağacı ve tahta evi gördüm. Fatma Aliye’nin tebdil-i hava için bir süre kaldığı Göztepe’deki kiralık bağ evi burası olabilirdi. Tebdil-i hava o devrin reçetesiydi. Kebapçıdan girip arka bahçeden eve varmaya heveslendim, yan sokağı gösterdiler. Uzaktan beni çağıran ağaç aslında kurumuştu, yanındaki başka ağaçlarla evin bahçesi yeşil doluydu, kendi haline bırakılmış ağaçlar evin yüzünün yarısını kapatıyordu. Yıkılmaya yüz tutmuştu, taştan zemin katın önünde iki cihetten çıkılan taş merdivenler birleşip ahşap kata ulaşıyordu. Girişi camekân, tadilat görmüş gibi görünüyordu. İlk katta ve üst katta ahşap pencereler, girişin üstünde cumba ve üç giyotin pencere vardı. Arka tarafında briket müştemilat binasının çıkmaz alana bakan tarafı set gibi iki kat yüksekliğinde duvardı. Evin diğer yanı apartmanın otoparkı olduğundan görünmüyordu.
“Köşkün ortasındaki salon binanın bütün tûlünce [uzunluğunca] olup bir tarafı Akdeniz’e nazır, diğer tarafın nezareti [görüş alanı] de Çamlıca Tepesi’ne kadar vâsiydi [genişti]. O Çamlıca Tepesi’ne varıncaya kadar ise çayırlar, çimenler, muntazam bağlar, bahçeler, zarif köşkler bir harita gibi enzara maruz [bakışlara açık] bulunuyordu. Köşklerin boyalarının envai [çeşitleri], bahçelerdeki çiçeklerin nizam ve elvanı [düzeni ve renkleri] o haritayı ne surete koymuş olduğunu düşünmeli. Bu sanat ile tabiatın birleşmiş olduğu harita-i tabiiye, öyle Refet’in her gün mektepte gördüğü memalikin [ülkelerin] hududunu ayrı ayrı renklerde ayıran haritaya benzemiyordu.”
Elimdeki kitabı kapattım. Önünde durduğum terk edilmiş evin etrafında dört yön hâlâ var: batıda Moda Burnu, güneyde Marmara ve Adalar, doğuda Bostancı’ya inen yol, kuzeyde Çamlıca. Sadece manzaram yok, manzara on beş katlı apartmanların üst katlarında. Gördüğüm satılık dairelerden birini aradım. Seksen üç metrekare net, üç artı bir, yirmi iki milyon dokuz yüz bin lira, ruhsat alındıktan sonra ikinci tuvalet yapılacakmış. Refet’in gittiği köşk kırk iki dönümdü, hesabı yapı önlerinde sürekli gördüğüm inşaat şirketlerine bırakıyorum.
Kırk iki dönüm arazinin tam ortasına inşa edilmiş lafı zihnimde yürürken Tütüncü Mehmet Efendi Camii’nin önüne geldim. Yol yapımından ve çevredeki inşaatlardan tek şeride düşmüş trafik, vinçler, demir sesleri, sıcak ve tozun içinden geçerken tütün fabrikasını satan Efendi’nin buradan bin dönüm yer alıp yüzden fazla paşaya sattığını hatırladım. Yüz kırk yıl önce semtin kuruluşu adını bugün koyduğumuz rantsal temele dayalıymış. Sıcaktan, tozdan, gürültüden gelen sıkıntımı uzaklaştıran yeşillik Göztepe İlkokulu’nun bahçesiydi. Ağaçların arasında geç Osmanlı, erken Cumhuriyet yapısı diye düşündüğüm yerin önünden geçerken serinledim.
Tevfik Efendi Köşkü, Buket Huzurevi ve Yaşlı Bakım Merkezi olmuştu. Nural Köşkü’nün kendisi Kadıköy Belediyesi Alzheimer Merkezi’ydi. Hemen yanı Nural blokları, yüksek devlerden biri. Öteki yanındaki beyaz ahşap ev, İlhan–Vreni Nural Eğitim, Kültür ve Sanat Vakfı. Dar gelirli ailelerin başarılı çocuklarına burs veriyormuş. Rıdvan Paşa Sokağında içine girdiğim Atlı Muazzez Hanım Köşkü Amerikan inşaat şirketinin ofisiydi, duvarları proje ilanlarıyla doluydu.
Tepegöz Caddesinde eski ağaçlar tek tük sokağın kenarındaydı. Binalar yükselmiş, sokaklar aynı kalmıştı, bense ter içindeydim. Denize yakın olmasına rağmen en küçük bir esinti dahi yoktu, bina duvarları neredeyse güneş kadar ısı veriyordu. Yapış yapış bedenimde boğucu havada Fatma Aliye’yi ve Refet’i anımsadım, buraya hava değişimi için gelmişlerdi. Tren yolunu gördüğümde minicik lostra dükkânı beni karşıladı. Zafer Usta koca çınarın altına ayakkabıları, çantaları dizmiş, çizmeleri gövdeye geçirmişti. Hepsi tamir edilecekti. Onu gördüğüme çok sevindim.
Fikirtepe, bir semt adından evvel kadim kültürlerden birinin adıdır. Neolitik dönemde burada yaşayan insanların, dünyanın başka yerlerinde görülmeyen kapları vardır. Dikdörtgen biçimli dört ayağıyla yerden yükselen, üstüne ince çizgiler kazınmış kaplar, sekiz bin yıl önce Fikirtepe’ye gelip yerleşenlerin imzasıdır. Bu kültür bugün sana ne söyler ...
Yokuşun sonunda beliren yelkenli, solda yükselen binanın arkasında bir anda gözden kayboldu. Kıyıya doğru koşmak işe yaramazdı, hafif bir rüzgâr bile onu çoktan Kalamış Koyu’na taşımış olurdu. Burada bakışlar, denizin üstündeki karabatak, vapur, sandal, yelken, ne olursa olsun gözden kaybolana kadar peşinden giderdi. Yelkenci, Fenerbahçe’deki ku ...
Köprünün karşı tarafındaki dev binaları sevmedi. Yükseklik şehrin tepelerinde olmalıydı, kuşların gözünde, çınarın yaprağında. Yönünü hemen derenin öte yanına çevirdi. Su, tam köprüye varınca kayboluyordu, yerin altına gönderilmişti. İki yanı duvarlı ve tel örgülü Kurbağalıdere buradaydı. Soldaki sokağa girdi: Ahmet Rasim Sokağı. Buradaki evl ...
Boston uçağında Dante notlarına baktım. Son iki yıldır uçak yolculuklarında yalnızca iki film izleyip biraz Orhan Veli dinledikten sonra uyuyordum. Bu kez önümdeki mavi ekranda İlahi Komedya'dan bir kanto, yanımda yorgunluktan gözleri çökmüş yolcu vardı. Otuz beş yıldır Boston'da yaşıyormuş. Dubai üzerinden planladığı dönüş olmayınca bu uzun yo ...
Kadıköy'e giderken rüzgâr vardı. Bunu not etmiştim, Mart sonu rüzgârlarının insanı nasıl hazırlıksız yakaladığını. Ayakkabımın topuğundaki beyaz şerit haftalardır her giyişimde gözüme çarpıyordu. Siyaha boyatmamalıydım, böyle şeyleri hep erteliyorum. Dükkânı bulmak zor olmadı. Küçük, derli topluydu. Adam tezgâhın arkasında çalışıyordu. Tam üstün ...
İki el arasında tutulan mektup, çiçekler, uçuşan kuşlar ve kalp desenlerle yola çıkmış bir selam duyurulur. Kartın yüzü, sözcükle resmin aynı anda konuştuğu incelikli bir düzene dönüşür. Bayram, eve varmadan önce yola çıkan nezaket gibidir. Sol üstte yoğunlaşan çiçekler, sağ üstte uçan kırlangıç, ortadaki bayrak ilk bakışta kutlama duygusunu taş ...
Pandemi günlerinde, 1930’larda hazırlanmış Pervititch haritalarına bakarak Mühürdar Caddesi’nde yaşamış Almanya’dan Türkiye’ye gelen üniversite hocalarının evlerini işaretledik. Sokağa çıkma yasağının olmadığı soğuk bir günde, o işaretlerin şimdiki karşılıklarını görmek için yürüdük. Seza Apartmanı’nda hukukçu Ernst E. Hirsch, Nazlı Hanım Apartmanı ...
Oraya vardığımda yürüyen merdivenlerin ve otobüs durağının kalabalığından önce, kurbanlık koyun ilanları gözüme çarpıyor. İkisi de bu hattın gerçeği. Köprü altına doğru tamirhanelerin ötesinde kimsenin uğramadığı, suyu akan Saraçlar Çeşmesi var. Eski gelenekler şehrin yeni yüzünde son demlerini yaşıyor. Durağa adını veren tarihi Ayrılık Çeşmesi ise ...