Mahallenin arka ayağı aksayan yaşlı köpeği sokağın köşesindeki mazgalın tam ortasına kakasını yaptı. Sonra döndü, kokladı. Aksayan, sessiz adımlarıyla yoluna devam etti. Sokağın ortasına yaptığı kakaya bir anlam yüklemedi. Dönüp yüzüme baktı. “Salaksın mısın sen?” dedi galiba. Çünkü ben olsam bu doğa olayını düşünür, düşünür, düşünür, sokağa üstelik de suların gitmesi gereken yerin üstünü örtecek biçimde yaptığım tuvaletten suçluluk duyar, işin içinden çıkamaz, hızlıca hayata küserdim. Çünkü insan dediğimiz mahlûkatın önemli bir çoğunluğu, her şeyi en iyi bildiğini sanırken, doğal ihtiyaçlarını, içindeki kötünün gün yüzüne vurmasını, kakasını, kakasından çıkan pis kokuyu tolere edemez. Tolere edemeyip üstünü örtmeye çalıştıkça türlü mekanizmalar geliştirir. Asla kaka yapma özelliği yokmuş gibi davranabilir mesela. Her şeyiyle mükemmel, temiz bir canlıymış da o pis dışkı ondan çıkamazmış gibi pozlara girer. Ya da tam tersi, ortalığı kakayla batırır ve bunun üstünden açıklamalara girişir; aslında herkes kakadan ibarettir, sadece o böyle pis değildir vs. vs.
Kaka dediğimiz aslında nedir? İnsanın karanlık, tolere etmesi güç, “olmasa daha iyi olmaz mıydı?” dediğimiz, içindeki canlılığın sentezlenmiş ölü bir versiyonu… Köpeğin içindeki iyiyle de kötüyle de bir derdi yokken insan, bilinç lanetiyle kuşanmıştır. Ve bu sebeple fazlasıyla kırılgandır. Kırılganlığı bazen takılmasından gelir; iyiye kötüye, doğruya yanlışa takılırken hareket edemez hale gelmesinden, çok düşünmesinden, düşündüğü şeyleri gerçeklik kılmasından, gerçekliğine tapınmasından… Ve günün sonunda kendi içinden çıkan “kötü”ye de tapınır hale gelmesinden. Kendini hep çok önemseyip hep merkezde tutmasından ve dolayısıyla dünyaya gerçekten açılamamasından. Dünyaya açılamayınca yalnızlığında kaybolmasından.
Psikolojide buna benzer durumların çok bilinen bir karşılığı var; anal dönemde fiksasyon. Bu dönemde yer alan tuvalet eğitimi sırasında, dışkıyı tutma ya da boşaltım konusunda anne ile ortaya çıkan çatışmalar sonucu çocuk, bir yandan bağımlılık duyguları, öte yandan ayrılma, bireyleşme ve bağımsızlaşma isteklerini içeren karşıt duyguları birlikte yaşar (Geçtan, 2002). Yani çocuğun psikoseksüel gelişiminde 1-3 yaş arasındaki anal dönemde yaşanan çatışmaların çözülememesi, psikolojik açıdan bu dönemin özelliklerine takılı kalmasına sebep olur. Anal dönemde tuvalet eğitiminin barışçı yollardan tamamlanamaması durumunda çeşitli uyumsuz karakter özellikleri geliştirilir. Annenin anlayışsızlığının yarattığı yalnızlık duygusunu, dışkısını içeride tutmanın verdiği dolgunluk duyusuyla gidermeye çalışan ya da denetimi yitirdiği zamanlarda aşırı cezalandırılma sonucu dışkı boşaltmaya karşı korku geliştiren çocuklarda yaşam boyu izlerini sürdüren aşırı düzenlilik, katı görüşlülük, inatçılık, dik kafalılık, para harcamaktan çekinme ve cimrilik eğilimi gözlemlenir (Geçtan, 2002). 3 yaşına kadar olan bu dönem daha uyumlu ve sakin geçtiğindeyse bağımsız kararlar alıp özgürce seçim yapabilen, suçluluk duymaksızın girişimde bulunabilen, eyleme geçip bunun sorumluluğunu alabilen insanlar yetişiyor.
Yukarıda uzun uzun bahsettiğim kakasıyla derdi bitmeyen insan biraz da çocukluğuyla derdi bitmeyen insana karşılık geliyor. Çocukluğuna ve kendine gömüldükçe yalnızlaşan insanın elindeyse günün sonunda gerçekten de kakasından başka bir şeyi kalmıyor.
Kendi ellerimizle kurduğumuz modern dünya her şeyi tek başımıza yapıp bundan haz almamız gerektiği konusunda bazı katı kurallar getirdi ve bunları dayatıyor. Kendi başının çaresine bakamayan eleniyor; yeterince cool, güçlü, çağa uygun olamıyor. Hal böyle olunca da gerçeklikler paylaşılamaz hale geliyor. Kendi kafasının içinde kaybolan birine ötekinin müdahalesi mümkün olmuyor. Dağılan kafalarımızı birlikte toparlamak varken içimizde, kakamızda çürüyoruz.
Geçtiğimiz günlerde tam da bu meselenin handikapları üzerine harika bir yazı okudum: Mustafa Selçuk Beşli tarafından kaleme alınan yazıda (https://vesaire.press/mutluluk-buyuk-laf-kucuk-bir-hikaye/) hem terapi odalarında kendi içimize dönerkenki hareketsizliğimiz, anlamlandırma çabamızla beraber vardığımız yalnızlık, hem de bu yalnızlığın popülerleşmesiyle gelen ilişkisizlik, mutsuzluk hali epey detaylı ele alınmış: Zehirli olan, demek ki, mutluluk arzusu değil arzunun yalnız biçimidir. “Mutluluğun peşinde koşmak toplumsal bir iştir” cümlesi bir temenni değil, bu verinin en yalın özetidir. Peşinde koşulan şey bir iç ibre olduğu sürece koşu ters teper; peşinde koşulan şey bir karşılaşma düzeni olduğu anda koşu, koşan istese de istemese de, başkalarına doğru bükülür (Beşli, 2026). Buradaki “arzunun yalnız biçimi” hayatlarımızı galiba bir miktar yozlaştırıyor. Sadece mutluluğu değil anlamlandırmayı da daha çok karşılaşmada, yaşamın içinde aramamız gerektiği gerçekliğiyle bizi karşılaştırıyor.
Kakasını sokağın ortasına yapan köpek de yaptığı kakayla uğraşacağına hayata karışıyor mesela. Gidip bir adama kafasını sevdiriyor, gölgede uyukluyor, başka köpeklere pis pis bakıyor. Kendiyle değil daha çok dünyayla uğraşıyor. Hep yaptığı şeyleri yaparak, yaşama karışarak, mutluluğu ya da yalnızlığı çok da dert etmeyerek iyi kötü bağını sürdürüyor. Hayatın akışında kalabalığa karıştığımızda, ya da doğanın olağanüstü güzelliği ve umursamazlığıyla karşılaştığımız bir anda nasıl oluyorsa öyle işte.
Bazen hata yapabilir varlıklar olduğumuzu kabul etmek gerekiyor. Hata yapma cesareti insana kendini hatırlatabilir. Doğaya ve kendi aksayan doğamıza güvenmek gerekir. Çünkü aksamak insanidir, mükemmellikse fantezi. Ve günün sonunda aksayanı sevmek mükemmele tapınmaktan daha iyi gelir, çünkü gerçektir.
*Bu yazı ortalıktan kaybolan sokak köpeklerine ithaf edilmiştir.
Kaynaklar
Geçtan, E. (2002). Psikanaliz ve sonrası. Metis Yayınları.
Beşli, M. S. (2026, 2 Ağustos). Mutluluk büyük laf, küçük bir hikaye. Vesaire. https://vesaire.press/mutluluk-buyuk-laf-kucuk-bir-hikaye/
Mahallenin arka ayağı aksayan yaşlı köpeği sokağın köşesindeki mazgalın tam ortasına kakasını yaptı. Sonra döndü, kokladı. Aksayan, sessiz adımlarıyla yoluna devam etti. Sokağın ortasına yaptığı kakaya bir anlam yüklemedi. Dönüp yüzüme baktı. “Salaksın mısın sen?” dedi galiba. Çünkü ben olsam bu doğa olayını düşünür, düşünür, düşünür, sokağa üsteli ...
"Ben hiçbir zaman kendim için gerçekten yaşayamadım; sadece onun hayata daha çok tutunmasını, onun canlılığını besliyordum." (Baumbach, 2019) “Eş” olmak anlamı gereği eşitlik içeren bir kavram. Ancak eşliğe birtakım duygular hücum ettiğinde anlamını aşan bir şey haline geliyor. Hayatın ortasında durup her yeri kaplayan, varlığını üstünü ...
Nezaketi kurtarmak “-Varoluşa inanıyor musunuz? -Nezakete inanıyorum.” Serseri Aşıklar, Godard, 1960) İnsan varoluşunun önemli bir parçası olan nezaketin hayatı güzelleştirmedeki rolünü görmezden gelemeyiz. Nezaket bir ...
Taylan 9 yaşındaydı, çok umutsuz, depresif olduğum zamanlardan birinde bana çocukluk oyuncağımı hediye edip şöyle bir not yazmıştı: “Canın daraldığında kullanman için.” Hayatımda aldığım en güzel hediye o küçük oyuncak oldu. Bana hayatla baş etmenin biraz da onunla oynayabilmekten geçtiğini hatırlattı galiba. Şimdi ne zaman bir “darlığa” düşsem Tay ...
-Rüyamda seni gördüm. Kocaman bir heykelin başıydın, kırılmıştın. Her yer senin kırıntılarınla doluydu. Küçük küçük heykel başları, ayağımı bastığım her yerde… Üstünde yürüdüm kırıntılarının. Bir enkazın üstünde yürümek gibiydi. Yürüdükçe geçmişin sesine benzeyen tıkırtılar geliyordu, karda yürümeye de benziyordu, bastığım yere gömülüyordum. Yokuş ...
“Odalarda kapanıp oturdunuz İçinize evin serin sessizliği doldu. Koruyucu duvarlara borçlusunuz Çevrenizde dalgalanan dostluğu.” (Necatigil, 2017). Ev bir yuva ihtimali hep… Ama öyle bir yer ki yuva olmaya ramak kala betona dönüşebilir. Dört duvardan bir anda yuvaya dönüşebilir. Ev sabit bir şeyden çok sanki dönüşen, canlı bir organi ...
Gün ışırken plajın kimsesiz kıyısında sakin yürüyorum, kulağımda bir şarkı; “geçmiyor zaman, gelmiyor o an, senden bana kalan, güzel her şeyi yakan, alev sönsün artık”* Sahilin yaşlı köpeği benle birlikte yürüyor. Hemen bir isim veriyorum ona: “Fufu”. Sokakta, orada burada tanıştığım hayvanlara hemen o anda anlamsız bir isim ver ...
Her şey iyi bir öğrenci olmanla başladı. Ödevlerini aksatmayan iyi bir öğrenci, ailesinin sözünden çıkmayan iyi çocuk, işini doğru yapmaya çalışan beyaz yakalı, kafasını kitaptan kaldırmayan iyi okur, sevgisini esirgemeyen iyi partner, her ihtiyaç duyulduğunda orada olan iyi arkadaş... Çizgiyi hiç aşmadın. Her şeyin en doğrusu, düzgünü. Hep aklı ba ...
“Sabah 08:30, evden çıktım. Adeta gök yere iniyor, öyle bir yağmur var. Kendimi ilk bulduğum taksiye attım. Taksici soruları ve konuşmalarıyla bu 10 dakikalık yolu bana zehir etti. Önce uzaktan görünce fark edilecek kadar dikkat çekici olduğumla başladı, İstanbul’da hayatın ne kadar zor olduğuyla, tek başıma kalmamam gerektiğiyle devam etti, eğer y ...