"Ben hiçbir zaman kendim için gerçekten yaşayamadım;
sadece onun hayata daha çok tutunmasını,
onun canlılığını besliyordum." (Baumbach, 2019)
“Eş” olmak anlamı gereği eşitlik içeren bir kavram. Ancak eşliğe birtakım duygular hücum ettiğinde anlamını aşan bir şey haline geliyor. Hayatın ortasında durup her yeri kaplayan, varlığını üstünüzde genişletip basıncıyla sıkıştıran biri eşlik etmeyi başarabilir mi örneğin? Sanmıyorum. Kıskançlığın gölgesi altındaki eşlik ister istemez itaat ya da çatışmaya teslim oluyor. Yaşamın çeşitli evrelerinde insanların birbirine eşlik etme biçimi de değişebiliyor. 20li yaşlardaki bir partner ilişkisi ile 40lı yaşlardaki birbirinden çok başka dinamiklere sahip olup aynı partnerle yaşamınızın çeşitli dönemlerinde aynı ilişkiyi bambaşka biçimde de yaşayabiliyorsunuz.
Bir ilişkinin gerçekten canlı kalabilmesi için, romantizm alevinin her daim tüm gücüyle parlaması gerekmez. Bazen alevin gücü azalır. Kimi zaman da titreşir. Sağlam çiftlerde bu hallerin ikisi de ciddi bir tehdit olarak algılanmaz. Aslında sevgi ve hayat dolu ilişkilerde, çiftler kıvılcımı pek de dert etmez (Pines, 2017). Çiftlerde Tükenmişlik Sebepleri ve Çözümü kitabında Pines çift ilişkilerinde tükenmişliğin nasıl geliştiğini derinlemesine inceliyor. Bu incelemenin en başında da beklentilere odaklanıyor. Bir evlilikten beklentinin daimi bir aşk olması en baştan tükenmişliğin garantisi gibi görünüyor. Çünkü aşk ve evlilik ilişkisi birbirlerinin garantörü olamıyor. Heyecan, tutku gibi kuvvetli duygular ötekiyle duygusal bir bağı sağlayabiliyor ancak evliliğin gündelik beklentileri, birlikte yaşama deneyimi bambaşka bir konu. Sürekli alevli bir duygusallığın içinde olmayı beklemek, iyiden iyiye tanıdığınız biriyle heyecan dalgasına kapılma arzusu, ilişki için gerçekçi olmaktan uzak beklentiler. Çünkü ilişkide canlılık kişilerin bireysel canlılıklarıyla da doğrudan ilintilidir. Zor hayat koşulları, ötekinin yükünü taşıma, varsa çocukların sorumluluğu kişileri yorup zaman içinde artan bir yıpranmaya sebep olabilir. Hal böyleyken “İlişkimiz hala canlı mı?” diye sormadan önce canlılığı yeniden tanımlamamız gerekir.
Bir ilişkiyi sürdüren şey aşk mıdır? Aşk, ilişkinin başlangıcında olmasını istediğimiz bazdır. Ancak aşk duygusu bir ilişkiyi devam ettirecek güce sahip değil. Aşk bizim ebeveynimiz de değil. Sıklıkla ilişkilerde partnerlerin birbirinden ebeveynlik beklediğini gözlemliyoruz. Fakat esasında insanlar en temelde ‘aşk’tan ebeveynlik bekliyor. Aşk tüm sorunlarını çözsün, hayatlarını anlam ve mutlulukla doldursun, sonsuza dek sıkıntısız bir ömür vadetsin, kısacası her derde deva olsun. Tıpkı bir bebek gibi biz bekleyelim ve aşk bizi doyursun. Uzun süreli bir ilişkide aşk yoğunluğunu zaten kaybetmeye mahkum bir duygu. İlişkiyi sürdürense geriye kalan bağın ne kadar işlevsel olduğudur. Hayat yaşanırken birbirine eşlik edebilen ve bunu tüm zor duygulara rağmen yapabilen çiftler aşklarının gücünden ziyade sevgi, sadakat ve sürdürme arzularının gücü dolayısıyla ilişkilerini devam ettiriyorlar. Öte yandan ilişkiyi sürdüren şey elbette her zaman bu sağlıklı duygular olmuyor. Bazı ilişkiler sadece bağımlılık dolayısıyla uzuyor. Buna sürmek denemez belki de.
Pines’in kitabında tükenmişliğin gerçekçi olmayan beklentiler dolayısıyla oluştuğu ve çiftlerin birbirini değiştirmeye çalışmak yerine baskı oluşturan durumları, evliliğin toplumsal beklentilerine cevap verme alışkanlıklarını değiştirmeye çalışmasının daha anlamlı ve çözüme daha yakın olduğundan bahsediliyor. Tükenmişliğe sebep olan birçok konu var. Bunların bazıları; fazla sorumluluk yüklenme, birbiriyle çatışan istekler ve ailevi yükümlülükler. Tükenmeyi önleyen ise çeşitlilik, takdir görme ve kendini gerçekleştirme imkanları. Burada kastedilen çeşitlilik ilişkiden ilişkiye farklılık gösteriyor. Bazıları için seyahat etmek, birlikte yeni yerler keşfetmekken bazıları için yeni insanlarla tanışıp onları hayatlarına dahil etmek olabiliyor. Ne olduğundan bağımsız olarak bu heyecan çiftleri canlı kılıp ilişkiyi sürdürmede olumlu etki edebiliyor.
Bir bağımlılığa dönüşen, uzadıkça uzayan ilişkilerin yapısına baktığımızda açık bir iletişimin olmadığını görebiliyoruz. İlişkileri kurtaracak olan -kurtarmak her zaman sürdürmek anlamına gelmez- kendini, duygularını tanıyan ve bunları açıklıkla ifade etme cesaretine sahip olan kişilerdir. Kendi duygusunu ötekinin üstüne boca etmeden anlatabilmek, ne istediğini fark edip dile dökebilmek ilişkileri sağlıklı sürdürmede ya da bitirebilmede oldukça işlevsel görünüyor.
Hayat koşulları ve içinde yaşadığımız gündemler dolayısıyla hepimizin yorgun insanlar olduğunu hatırlamakta fayda var. Bu yorgunlukla beraber onarma kapasitemiz her geçen gün azalıyor, duygusal emek gözümüzde büyüyor. Dolayısıyla çift olmak, çift olarak kalabilmek sanki eskisinden daha zor. Bunca bireyselleşmiş bir çağda ötekine yapılan her yatırım boşaymış gibi davranılıyor. İnsanın sadece kendini kollamasıyla ilgileniliyor. Ancak çift olabilmek için en başta kişinin kendinden biraz olsun çıkabilip ötekini de duyabilmesi gerekiyor. Kendi travmalarını, geçmişini sırtlanıp yola devam edemeyen, oralarda boğulan biri bir diğerinin dertleriyle uğraşmayı göze alamıyor. Buradan bakıldığında birine “eşlik etmek” için kendimizi bir parça regüle edebilmiş olmalıyız. Bu da elbette yetişkinliğin sorumluluğunu alabilmekle ilişkili. “Dünya benim hizmetimde, değil benimle birlikte dönüyor.” düşüncesinden geçmemiş birinin yetişkin olduğundan söz edemeyiz. Ve yetişkin olamayan birinden çift olmasını beklemek belki de gerçekçi değildir.
Kaynaklar
Baumbach, N. (Yönetmen). (2019). Evlilik Hikayesi (Marriage Story) [Film]. Netflix.
Pines, A. M. (2017). Çiftlerde tükenmişlik: Sebepleri ve çözümleri (M. Güneş, Çev.). İletişim Yayınları.
Nezaketi kurtarmak “-Varoluşa inanıyor musunuz? -Nezakete inanıyorum.” Serseri Aşıklar, Godard, 1960) İnsan varoluşunun önemli bir parçası olan nezaketin hayatı güzelleştirmedeki rolünü görmezden gelemeyiz. Nezaket bir ...
Taylan 9 yaşındaydı, çok umutsuz, depresif olduğum zamanlardan birinde bana çocukluk oyuncağımı hediye edip şöyle bir not yazmıştı: “Canın daraldığında kullanman için.” Hayatımda aldığım en güzel hediye o küçük oyuncak oldu. Bana hayatla baş etmenin biraz da onunla oynayabilmekten geçtiğini hatırlattı galiba. Şimdi ne zaman bir “darlığa” düşsem Tay ...
-Rüyamda seni gördüm. Kocaman bir heykelin başıydın, kırılmıştın. Her yer senin kırıntılarınla doluydu. Küçük küçük heykel başları, ayağımı bastığım her yerde… Üstünde yürüdüm kırıntılarının. Bir enkazın üstünde yürümek gibiydi. Yürüdükçe geçmişin sesine benzeyen tıkırtılar geliyordu, karda yürümeye de benziyordu, bastığım yere gömülüyordum. Yokuş ...
“Odalarda kapanıp oturdunuz İçinize evin serin sessizliği doldu. Koruyucu duvarlara borçlusunuz Çevrenizde dalgalanan dostluğu.” (Necatigil, 2017). Ev bir yuva ihtimali hep… Ama öyle bir yer ki yuva olmaya ramak kala betona dönüşebilir. Dört duvardan bir anda yuvaya dönüşebilir. Ev sabit bir şeyden çok sanki dönüşen, canlı bir organi ...
Gün ışırken plajın kimsesiz kıyısında sakin yürüyorum, kulağımda bir şarkı; “geçmiyor zaman, gelmiyor o an, senden bana kalan, güzel her şeyi yakan, alev sönsün artık”* Sahilin yaşlı köpeği benle birlikte yürüyor. Hemen bir isim veriyorum ona: “Fufu”. Sokakta, orada burada tanıştığım hayvanlara hemen o anda anlamsız bir isim ver ...
Her şey iyi bir öğrenci olmanla başladı. Ödevlerini aksatmayan iyi bir öğrenci, ailesinin sözünden çıkmayan iyi çocuk, işini doğru yapmaya çalışan beyaz yakalı, kafasını kitaptan kaldırmayan iyi okur, sevgisini esirgemeyen iyi partner, her ihtiyaç duyulduğunda orada olan iyi arkadaş... Çizgiyi hiç aşmadın. Her şeyin en doğrusu, düzgünü. Hep aklı ba ...
“Sabah 08:30, evden çıktım. Adeta gök yere iniyor, öyle bir yağmur var. Kendimi ilk bulduğum taksiye attım. Taksici soruları ve konuşmalarıyla bu 10 dakikalık yolu bana zehir etti. Önce uzaktan görünce fark edilecek kadar dikkat çekici olduğumla başladı, İstanbul’da hayatın ne kadar zor olduğuyla, tek başıma kalmamam gerektiğiyle devam etti, eğer y ...