Her şey iyi bir öğrenci olmanla başladı. Ödevlerini aksatmayan iyi bir öğrenci, ailesinin sözünden çıkmayan iyi çocuk, işini doğru yapmaya çalışan beyaz yakalı, kafasını kitaptan kaldırmayan iyi okur, sevgisini esirgemeyen iyi partner, her ihtiyaç duyulduğunda orada olan iyi arkadaş... Çizgiyi hiç aşmadın. Her şeyin en doğrusu, düzgünü. Hep aklı başında, olgun, sağduyulu, affedici, kucaklayıcı... Bu tablo gerçek olabilir mi Allah aşkına? Böylesi köşeli bir düzgünlüğün sıkıcılığını, iç bunaltıcılığını hayal edebiliyor musun? Ediyorsun, yaşadın çünkü.
Kendini hep tuttun. Ancak tutarsan düşmezdin, düşmezsen yaralanmazdın. Ama yaralar beklemediğin yerden gelmeye başladı: içinden. İç organların sana karşı ayaklanmaya başladı. O kadar sıktın ki “Bırakmazsan seni öldürürüz!” dediler. Ağrıdılar, içinde tepinmeye başladılar, “Biz genel greve gidiyoruz, çalışmaya ara verdik” diye içerden bir sözcü bile yolladılar, derinden çıkıp kızarıklıklarla görüntünü bozmaya başladılar. Dertleri neydi? Birtakım iddiaları vardı. Onlara göre kendin gibi davranamıyordun. İyi ya da doğru olmak uğruna kendinden bir şeyleri –hayati bir şeyleri- feda ediyordun. Kontrolde kalırken kendini kaybediyordun. Kendini bu iyilerin, doğruların, düzgünlerin toplamı olduğuna inandırıyordun. Gerçeklikten kopuyordun. Kaygın çok yüksekti. Kaygılandıkça artan kontrol etme arzusu, kontrol edemedikçe artan kaygı...

Bir yanda çağın sürekli “kendine odaklan, kendini koru, kendinden taviz verme” şiarıyla pompalanan bencillik vizyonları, bir yanda toplumun “kendin için değil başkaları için iyi ol” tezgahı. İyi misin yoksa iyiliğin katılaşmış, kendisinden çıkıp başkalaşmış, kurallarla kuşanmış, korkuya bulanmış, hayattan uzaklaşmış hali misin?
Bu soruların cevapları için Gabor Mate’ye kulak verelim. “Vücudunuz Hayır Diyorsa-Duygusal Stresin Bedelleri” kitabında romatoid artrit, ülseratif kolit, Alzheimer gibi birçok otoimmün hastalığın ortak özelliğinin kişinin kendi bağışıklık sisteminin vücuda saldırarak, eklemlere, bağ dokularına veya göz, sinir, deri, bağırsaklar, karaciğer veya beyin gibi hemen her türlü organa hasar vermesi olduğunu açıklıyor. Ve araştırma literatürünün evrensel olarak strese yol açan üç faktör tespit ettiğini, bunların da ‘belirsizlik, bilgi eksikliği ve kontrol kaybı’ olduğunu ifade ediyor. Kronik hastalığı bulunan insanların hayatında bu üçünün de var olduğunu söylüyor (Mate, 2022). Öyleyse kendi bağışıklık sistemimizin kendimize saldırmasında başkalarına gösterdiğimiz iyinin kendimize pek işlemediği gerçekliği ile karşılaşıyoruz. İnsan dediğimiz mahlukat iyinin ve kötünün, doğrunun ve yanlışın tamamından ibaretken sadece “iyi” olanı sergileme çabası “kötü”yü kendi içine hapsetmesine ve içerden çürümesine yol açıyor. Demek insan düz bir doğru gibi ilerlemeye çabaladığında ayağı sıklıkla kendine takılıp düşüyor.
Kontrol dediğimiz biraz da hayata, dünyaya kendini kapatmak demek. Ruhsal iyi oluşun en önemli göstergelerinden biri hayata karışabilmektir. Kişi yeni bir şeyi keşfetmeye, kendini dönüştürebilmeye, kısacası yaşamaya iştahlıdır. Bu iştahı ketleyenlerden biri de sürekli kontrol etme çabasıdır. Risk almamak, duygulanmaya müsaade etmemek, hep korunmuş bir bölgede kalma ve belirsizliklerden kurtulma uğraşı. Yaşamın getirdiklerini alamama, aldıklarını tekrar yaşama katamama, katı bir varoluş hali. Ve bu katılığın içinde yiten arzu.. Başka bir deyişle; kendini bırakamamanın nelere mal olduğunu insan ancak bırakabildiğinde anlıyor.
Duyguları regüle edebilmek yetişkinliğin en önemli nimetlerinden biri. Ancak duyguları regüle etmekle kontrol etmek arasında önemli farklar var. İnsanın duygularını regüle edebilmesi onlarla hemhal olup onları işleyebilmesi, anlamlandırabilmesi, duyguların yarattığı basıncı paniklemeden karşılayabilmesi, kendini yatıştırabilmesi anlamına geliyor; duygularla gelen “eyleme dökme” baskısına karşı koyabilmesi. Duyguları kontrol etmekse onlara müsaade etmemek üzere kurgulanmış bir hayat yaşamak demek. Her türlü yoğun duyguyu ortaya çıkmadan bastırmak, bir duygulanımın oluşmasını engellemek. Yani kendinizi sıklıkla “Böyle hissetmemeliyim.” derken buluyorsanız, tıpkı çocuk düşmesin diye elini hiç bırakmamak, kendi başına yürümesine izin vermemek, evin başka odalarını görmesini engellemek gibi kendi kendinizi engelliyorsanız, hayatı bir kavanozun içinden izliyor ama ona ilişemiyorsanız baskın bir kontrol altındasınız demektir. İlişmeden yaşamakla içine dalmak arasında hakiki bir deneyim ve doyum farkı var.
Aşırı kontrol arzusu günün sonunda tadımızı kaçırıyor. Yaşamdan alınan tat yerini katılığa bırakıyor. İlişmediğimizde bize de kimse ilişemiyor. Bağ kuramıyoruz. Aman başımız ağrımasın derken başımızı hissetmez oluyoruz. İnsanın her şeyi kontrol edemeyeceğini hatırlaması tam da insan olduğunu, kendisinin dışında koca bir dünya olduğunu, bu dünyaya etkisinin sınırlı olduğunu hatırlamasıyla ilgili. Ölüm var, çaresizlik var, acı, hayal kırıklığı ve pek çok nahoş duygu... Bunlarla birlikte beklenmedik anda filizlenebilen mutluluk... Ne kadar kontrol etmeye çalışırsanız çalışın, olacaklar.
Ergenlerin çok sevdiğim bir sözü var: “Beni bi salın yaa!”. Bazen kontrol düşkünü yetişkinlerin de kendine söylemesi gerek: Kendimizi bi salalım yaaa.
Mate, G. (2022). Vücudunuz Hayır Diyorsa Duygusal Stresin Bedelleri (D. Orhun, Çev.). İletişim Yayınları.
“Sabah 08:30, evden çıktım. Adeta gök yere iniyor, öyle bir yağmur var. Kendimi ilk bulduğum taksiye attım. Taksici soruları ve konuşmalarıyla bu 10 dakikalık yolu bana zehir etti. Önce uzaktan görünce fark edilecek kadar dikkat çekici olduğumla başladı, İstanbul’da hayatın ne kadar zor olduğuyla, tek başıma kalmamam gerektiğiyle devam etti, eğer y ...