Rüyalar ve bağlar

30 Nisan 2026 - 09:00

-Rüyamda seni gördüm. Kocaman bir heykelin başıydın, kırılmıştın. Her yer senin kırıntılarınla doluydu. Küçük küçük heykel başları, ayağımı bastığım her yerde… Üstünde yürüdüm kırıntılarının. Bir enkazın üstünde yürümek gibiydi. Yürüdükçe geçmişin sesine benzeyen tıkırtılar geliyordu, karda yürümeye de benziyordu, bastığım yere gömülüyordum. Yokuş aşağı iniyordum kırık heykellerin üzerinden. İnerken bir manzara görüyordum. Şimdi çoğu hayatımda olmayan bir sürü insanın sıklıkla gidip geldiği o eski evimin manzarasıydı. O manzaraya baka baka, kırıntılarının üstünden yürüyüp de yeryüzüne vardığımda uzadıkça uzayan bağlarla karşılaştım.-

Uyandım. 

Bağlar beni geçmişe götürüyordu. Geçmişin canlı kanlı gövdeleri şimdi bir heykel gibi katı, parçalanmış, donup kalmış… Rüyada bile bir heykele dönüşmüş olan geçmişimin insanları, zihnimin kuytularında kendilerine bir mekan edinmişler de orada öylece -ölüce- yaşamaya devam ediyorlarmış gibi. Ölüce yaşamak... Yaşıyorlar ama cansızlar. Varlar ama varlıkları bir anlam uyandırmıyor artık, bir sıcaklık yaratmıyor. “Benim için” öldüklerini katılıklarından anlıyorum. Onlara kadar uzanan bağlarsa bana zaman zaman yeni bir şeyler söylemeye devam ediyor. Çünkü insanlar ölse de bağlar ölmüyor. 

Bir rüya sadece bir rüya olarak kalmayı başarabilir mi? Sanmıyorum. Birine “rüyamda seni gördüm” demek farkında olsam da olmasam da senle bir bağım var demek. Bağlar; kırılan, kopan, esneyen, gevşeyen, sımsıkı tutan, birbirine dolanan, bazen karman çorman olan ve kopmayınca kopmayan… Bağlar olmasaydı rüyalar da olmazdı belki. 

Rüyadan çıkıp üzüm bağlarının arasına dalıyorum. Salkım salkım üzümün canla başla büyüyüp serpildiği bir bağın çorak bir tarla değil de “bağ” olması, meyveye durması, dışardan bakıldığında yan yana, iç içe duran bu bitkilerin aynı kökten çıkmasa da birbirlerine bağlanarak ayakta kalabilmesi ve büyümesi ne çok şey anlatıyor. Asmanın yaşayabilmesi için direklere bağlanması, bir ağ gibi kendi dallarıyla sarılması gerekir. Tutunduğu çardaklara sıkıca sarılan asma bitkisi bazen bir düğüm gibi tüm kollarını birbirine geçirir. Büyümek için hem bir çardağa yani ‘öteki’ne hem de tutunmaya yani bağlanmaya ihtiyacı vardır. 

Üzüm bağlarını izlerken bitkilerin istemsizce birbirlerine bağlanmalarının bir ürüne dönüşmesine hayran oluyorum. Buradan baktığımda hayatım da bana tıpkı bu üzüm bağları gibi görünüyor. Yaş ilerledikçe geride kalanların sayısı çoğalıyor ama buna rağmen etrafımda örülü eprimiş bağlar benle birlikte yola devam ediyor.  Çünkü ne kadar aşınmış olsalar da tutulan bağlar kopmuyor. Onları tutan bazen bilinçli bazense bilinçdışı bir tercih oluyor. Ve bu bağlar bir meyve verene kadar meşakkatli yollardan geçiyor. 

Bazı bitkilerin verimliliğini düşüren, köklerine tutunup besinlerini tüketen, yanında bitmesini istemediğimiz yabani otlar vardır ya, zamanı geldiğinde onların koparılması, toprağın havalandırılması gerekir. İşte tam da bunun için mevsimi geldiğinde hayatımızdan bazı ilişkiler, büyümemizi engelleyen bazı cılız kökler temizleniyor. Onlar koparıldığında daha yalnız ama galiba daha güçlü oluyoruz. 

Kopan bir bağın ucunu zoraki tutmaya çalışmak, onun ardından sürüklenmek ve yasını tutmamak için harcanan çaba koptuğunu kabul etmekten daha kolay geliyor. Çünkü bağ dediğimiz şey insanı hayatta tutan bir ana damar gibi. “Koparsa öleceğim!” hissiyatına bürünüyoruz. Günün sonunda ölmüyoruz, bir süre -acı dağılana kadar- ölmüş gibi oluyoruz sadece. Daha yalnız olduğumuz için dışardan gelen rüzgara, soğuğa, bize temas eden her etkiye daha açık oluyoruz.

İlişki dediğimiz yıkıcı duyguların da sahnesidir. Mesele sonraki sahnede ne yaptığımız. Hayat akarken dostlukların, kişiliklerin, ilişkilerin dönüşüp değiştiğini, bazen bitip bazen tekrar yeşerdiğini çok kez gördüm. Bazı ilişkiler tamamen biterken bazıları da form değiştiriyor. İlişkiler sabit kalmıyor, onlara hep bir şey oluyor. Çünkü insan sabit kalamıyor. Sabit kalmak için kendini zorladığında da çoğunlukla semptom geliştiriyor. 

Biz dönüşüp başka bir şey haline gelirken sabit kalan ne var? Neyi kaybetmiyoruz? Bunu son zamanlarda sıklıkla düşünüyorum. Düşünürken hep aynı yerde duraklıyorum: salt sevgi ve ona olan ihtiyacımız… Yaşımız da ilerlese, kendi başımıza her şeyi hallettiğimiz bir hayat da inşa etmiş olsak sevgi almak ve vermek temel bir ihtiyaç olarak ortada duruyor. Bu ihtiyaç zaman zaman artıp zaman zaman azalıyor. Ama kabul etmek gerekir ki varlığı ortadan kaybolmuyor. Ve eğer sevgiyi bulamazsak kayboluyoruz. Bağın sadece sevgiden beslendiğini söyleyemeyiz. Örneğin bir şehri sevmesek de oraya bağlı olabiliriz. Ancak sevgiyle bağlı olmak bizi savrulmaya dirençli kılar. Birbirine sarılarak ayakta duran asmalar gibi, ayakta kalmamız kolaylaşır.  Bağı reddetmekse onu ortadan kaldırmaz. Onunla ne yapacağımızı idrak edebilirsek ona şekil verebilir, belki dilediğimiz yöne kıvrılmasını sağlayabiliriz. 

Tıpkı rüyalar gibi bağlar da istemsizce var oluyor, reddederek yok olmuyor; kolaylıkla bulunmasa da kolaylıkla kaybedilebiliyor. Onları anlamak hayatı da daha anlamlı kılıyor.

 
Yazarın Diğer Yazıları

Salyangozlar ve kelebekler: Evin yuva olma ihtimali

“Odalarda kapanıp oturdunuz İçinize evin serin sessizliği doldu. Koruyucu duvarlara borçlusunuz Çevrenizde dalgalanan dostluğu.” (Necatigil, 2017). Ev bir yuva ihtimali hep… Ama öyle bir yer ki yuva olmaya ramak kala betona dönüşebilir. Dört duvardan bir anda yuvaya dönüşebilir. Ev sabit bir şeyden çok sanki dönüşen, canlı bir organi ...

İçime çöken taşları boyarken

Gün ışırken plajın kimsesiz kıyısında sakin yürüyorum, kulağımda bir şarkı;  “geçmiyor zaman,   gelmiyor o an,  senden bana kalan, güzel her şeyi yakan,  alev sönsün artık”* Sahilin yaşlı köpeği benle birlikte yürüyor. Hemen bir isim veriyorum ona: “Fufu”. Sokakta, orada burada tanıştığım hayvanlara hemen o anda anlamsız bir isim ver ...

Kontrol arzusu kontrolden çıktığında

Her şey iyi bir öğrenci olmanla başladı. Ödevlerini aksatmayan iyi bir öğrenci, ailesinin sözünden çıkmayan iyi çocuk, işini doğru yapmaya çalışan beyaz yakalı, kafasını kitaptan kaldırmayan iyi okur, sevgisini esirgemeyen iyi partner, her ihtiyaç duyulduğunda orada olan iyi arkadaş... Çizgiyi hiç aşmadın. Her şeyin en doğrusu, düzgünü. Hep aklı ba ...

Şehirde kadınlık imtihanları: Temkinlilikten çıkan kamburumuz

“Sabah 08:30, evden çıktım. Adeta gök yere iniyor, öyle bir yağmur var. Kendimi ilk bulduğum taksiye attım. Taksici soruları ve konuşmalarıyla bu 10 dakikalık yolu bana zehir etti. Önce uzaktan görünce fark edilecek kadar dikkat çekici olduğumla başladı, İstanbul’da hayatın ne kadar zor olduğuyla, tek başıma kalmamam gerektiğiyle devam etti, eğer y ...

ARŞİV