“Odalarda kapanıp oturdunuz
İçinize evin serin sessizliği doldu.
Koruyucu duvarlara borçlusunuz
Çevrenizde dalgalanan dostluğu.”
(Necatigil, 2017).
Ev bir yuva ihtimali hep… Ama öyle bir yer ki yuva olmaya ramak kala betona dönüşebilir. Dört duvardan bir anda yuvaya dönüşebilir. Ev sabit bir şeyden çok sanki dönüşen, canlı bir organizma gibidir. Yıkıla yapıla, onarıla onarıla orada yaşayan insana benzemeye başlayabilir. Ve eğer yaşadığı ev insanı kapsamazsa, insan başka evlerin kapsayıcı gölgesine sığınabilir. Evin içinde ne çok şey var; aile, geçmiş, çocukluk, bugün ve gerçeklik… Dışardan içeriye, içerden dışarıya bir akış var. Akan şey hayat. Ve hayat akmanın bir yolunu bulamadığında evler de ölebilir.
Alberto Eiguer’in çok sevdiğim kitabı Evin Bilinçdışı’nda şöyle söyleniyor: Ev bizi kapsayabilmek için sağlam olmalıdır, yani, kendimizi rahat hissetmemizi sağlayan bir alanın sınırlarını çizmek yoluyla bize güven verebilmek için ‘sert’, ‘yalıtkan ve dışarıya kapalı’ olmalıdır. Ama dış dünya ile iletişimimiz temeldir ve ev de bizi dış dünyadan koparmadan, uygun bir şekilde etkinliklerimizi geliştirmemize olanak tanımak için aynı zamanda “esnek” ve “açık” olmalıdır (Eıguer, 2018).
Bu ‘sert’ ve ‘esnek’ evleri “salyangoz gibi içe sarmalanan” ve kelebek gibi dışa açılan evler gibi düşünüyorum. Eğer salyangoz gibi içe kapanan bir evde büyüdüyseniz korunaklı çatınız bir hapishaneye de dönüşebilir bir sığınağa da. Ve eğer kelebek gibi dışarı kanatlanan bir evse büyüdüğünüz içinde gezinirken evde değil de bir uçan halıda gibi hissedebilirsiniz; zemin kaygandır, dışarının rüzgarı geldikçe bazen eğlence artar ancak aynı zamanda ev ahalisi o kadar çok dışarısıyla ilgilidir ki içeride kime ne olup bittiği kimsenin umurunda olmaz. Evde olup olmamanız pek bir şey fark ettirmez yani. Odak içerisi değil dışarısıdır çünkü.
Her iki evi de düşündüğümde aklıma ilk olarak bu evlerin çocukları geliyor. Bir de bu evlerin gerçek bir yuva olup olmadığı... Eşyaların üzerimizdeki yoğun etkisine inansam da bir evi yuva yapanın orada yaşayanlar olduğunu düşünüyorum. Ferah, güvenli, belki bahçeli, güneş gören bir evin bile içinde yaşayanlar orayı yuva bellemediyse yuva olmayı başarabilmesi pek mümkün değil. Aynı şeyi yoksul evler için maalesef aynı rahatlıkla söyleyemiyoruz doğrusu. Apartman boşluğuna bakan, çatısı hep damlayan, değil güneşi bir sokağın asfaltını bile göremeyen evler bu koşullarda yuva olabilir mi? Dış gerçeklik, ekonomi, zorlayıcı koşullar arasında ev “yuva” olma özelliğini korumaya çalışsa da ısınmayan bir ev ne kadar yuva olabilirse, o kadar olur. Orada yaşayanlar kendini evde, yuvada, güvende hissedebilir mi, bu da ayrı bir soru.
Yuvadan bahsediyorsak en başta güvenden bahsediyoruz. Tabii dışarda, yanı başınızda birileri birilerini öldürüyorsa dışarısı içeriyi işgal etmiş oluyor. Öyleyse o yuvanın bulunduğu sokaklar tekinsizse eve kolayca aşınmayan duvarlar gerekiyor. İşte bu duvarlar yoksul mahallelerde bazen öyle katı olmak zorunda kalıyor ki dışarısı içeriye sızmasın. Salyangoz gibi içe içe bükülen bu evler, içinde yaşayan çocukları nasıl büyütüyor?
Bir de dışarının içeriyi yok ettiği evler var. Mahallenin ve baskısının olduğu gibi içeriye aktığı, babaların hep dışarda, annelerin hep pencerede olduğu evler, bu evlerin görünmez çocukları. Ve yaşadığımız toplum tüm bu evlerin de iç içe geçtiği bir yer.
Gelelim günümüz modern ailesine. Kollayacağım derken çocuğun çok önemli bir uzvunu, kendini koruma sezgisini yaralayan, çocuk yerine her şeyi çözerken çocuğu yoklaştıran aileler büyütebilir mi bu çocukları?
Tüm bu çeşit çeşit ailenin ortak noktası ise ‘evde olmayan’ çocuklar... İçeri kapatılan, dışarı salınan, korumaktan helak edilen, sıkılmaktan canı çıkarılan, bir türlü evde olamayan, yani kendisi gibi olamayan, bir nesneymişçesine odaklaştırılan ya da bir hiçmişçesine yok sayılan...
Çocuğun büyüdüğü ev onu takip eder. Taa ki çocuk kendisi için güvenli bir ev kurana kadar. Bu bazen bir ömür sürse de, anlamlı bir yolculuk olduğu aşikar. Büyümek de evde kendini bulmakla, bulduğun kendinle ne yaptığınla çok ilgili.
Eiguer’i bu noktada tekrar analım; aile evi kalınan bir yer değil geçilen bir yerdir, bunu unutmamalıyız. Büyümek şükür ki biraz da aileden bağımsız, kendimizle ilgili bir şey. Aile büyütemiyorsa da hayatın büyütme kapasitesi oldukça gelişmiş. Hayat, erken olgunlaşan çocukları da hiç olgunlaşamayan çocukları da günü geldiğinde ele alıp büyütüyor kanımca. Aile dediğimiz “kutsal” yapı da eğer dengeli olmayı başarabilirse evi yuva yaparken çocuğa da hayat eşlikçisi olabiliyor. Örneğini pek az gördüğümüz bu ideal yuvalarda kökleşen bir yapı oluyor. Ve o kökler birbirine bağlanırken birbirini sıkmak yerine tutuyor. Tutulabilmek bir insan için en kıymetli hislerden biridir. Çünkü tutulduğunda insan kendi olma cesaretini gösterebilmeye daha yakın olur. Evrenle daha kolay ilişkilenir. Dünyadan alacaklı hissetmek yerine ona bir şey katmaya meyledebilir. Kendi içine de, eve de daha az sancıyla yerleşir.
Eiguer, A. (2018). Evin bilinçdışı (Çev. Perge Akgün). İstanbul: Bağlam Yayınları.
Necatigil, B. (2017). Sevgilerde. İstanbul: Can Yayınları.
Gün ışırken plajın kimsesiz kıyısında sakin yürüyorum, kulağımda bir şarkı; “geçmiyor zaman, gelmiyor o an, senden bana kalan, güzel her şeyi yakan, alev sönsün artık”* Sahilin yaşlı köpeği benle birlikte yürüyor. Hemen bir isim veriyorum ona: “Fufu”. Sokakta, orada burada tanıştığım hayvanlara hemen o anda anlamsız bir isim ver ...
Her şey iyi bir öğrenci olmanla başladı. Ödevlerini aksatmayan iyi bir öğrenci, ailesinin sözünden çıkmayan iyi çocuk, işini doğru yapmaya çalışan beyaz yakalı, kafasını kitaptan kaldırmayan iyi okur, sevgisini esirgemeyen iyi partner, her ihtiyaç duyulduğunda orada olan iyi arkadaş... Çizgiyi hiç aşmadın. Her şeyin en doğrusu, düzgünü. Hep aklı ba ...
“Sabah 08:30, evden çıktım. Adeta gök yere iniyor, öyle bir yağmur var. Kendimi ilk bulduğum taksiye attım. Taksici soruları ve konuşmalarıyla bu 10 dakikalık yolu bana zehir etti. Önce uzaktan görünce fark edilecek kadar dikkat çekici olduğumla başladı, İstanbul’da hayatın ne kadar zor olduğuyla, tek başıma kalmamam gerektiğiyle devam etti, eğer y ...