Susadın mı Emre?

23 Haziran 2022 - 17:39

       “Suluğun nerde? Suluğunu kayıp mı ettin? Nerde suluk?” Çocuktan cevap gelmiyor ama anne hızla sormaya devam ediyor: “Okulda mı unuttun suluğu? Oğlum cevap versene, okulda mı unuttun yeni aldığımız kırmızı suluğu?” Hayatımda hiç bu kadar art arda “suluk” dendiğini duymadım. Çocuk bu hastalıklı sorguyla ilgilenmeyince, anne bu defa yanındaki yetişkine açıyor konuyu: “Yeni aldığımız suluğunu kaybetmiş. Daha altına etiket bile yapıştırmamıştık. İsim olmayınca kimin suluğu belli değil tabi. Kim bilir nerde suluk?” Bu bilgilendirmenin ardından tekrar çocuğa dönüyor anne: “Oğlum nerde suluğun? Suluğun olmazsa nasıl su içeceksin okulda? Ben karışmam, o suluğu bulmazsan susuz kalırsın... Emre sana soruyorum, nerde suluğun çocuğum?” Annenin bu inanılmaz hızı gerçekten baş döndürücü. Bazı kelimeler tekrar edildikçe yabancılaşarak algıda bulanıklık yaratır. Belki suluk yerine matara kelimesi kullanılsa bu kadar hastalıklı bir görüntü sergilemezdi bu ana oğul ilişkisi. Anneyle göz göze geliyorum. Yakalanmanın telaşıyla, “Benim suluğum burada, bana hiç bakma” der gibi önümdeki su şişesini kafama dikiyorum. Bir alışveriş merkezinin yemek katındayız. Emre’nin histerik annesi, altı yaş civarındaki Emre ve annenin bir arkadaşı hemen karşımdaki masada oturuyorlar. Emre onca baskıya rağmen kayıp sulukla ilgili bir türlü çözülmediğine göre sorgu bir süre daha devam edebilir. Anne, sanki suluğu ben almışım gibi bir bakış daha atıyor. Kafamı çevirip etrafı seyreder gibi yapıyorum, ama aklımda sadece suluk var. Sahi nerede bu suluk Emre?  

         Nihayet, “Okulda” diyor Emre. “Okulda nerde?” diyor anne. Emre düşünür gibi havaya bakarak, “Okulda işte” diyor. Anne oğlunun kayıtsızlığına iyice sinirleniyor. Belli ki anne böyle bir Emre değil, hatalarıyla bile yıldızlaşan başka bir Emre istiyor: “Anneciğim, nasıl da unuttum suluğumu, bir anlık dalgınlık işte... Çantamı toplarken suluğumu dolabın yanına koymuştum oysa, koyarken de, ‘Aman ha Emre, şu suluğu sakın unutayım deme’ diye kendi kendime tembihlemiştim. Sonrası malum anneciğim... Ama merak etme sen, yarın hemen gidip suluğumu bulacak ve bir daha asla unutmayacağım. Her şeyi unutan sorumsuz babama benzemeyi ben de hiç istemem, sen sakın üzülme, o suluk yarın ellerinde anneciğim.” Emre masaya tuz ekmeye başlıyor. Tuzu ekerken “Vuuuu!” diye ses çıkardığına göre, ektiği tuz değil bütün alışveriş merkezini hatta dünyayı yok edecek bir tür “süper toz” olmalı. Fakat annenin bu kötü emellere göz yummaya niyeti yok, tuzluğu Emre’nin elinden alıp, “Kim bilir kim aldı suluğu? Gitti o suluk, artık sana suluk muluk yok” diyor. Bu suluk sorgusu daha ne kadar sürecek? Emre’den tam olarak ne istiyor bu anne? Kafasında, suluğu olmadığı için çatlak dudaklarıyla okul koridorlarında sürünen bir evlat hayali mi var? Bir koşu gidip suluk alarak anneye vermek ve bu hastalıklı ilişkiyi sonlandırmak istiyorum: “Al sana suluk! Rahatla artık, ama çocuğu senden alıyorum, zira çok su kaybetmiş, biraz bende kalacak. Yoo telaşlanma, kendine gelir gelmez altına etiket yapıştırıp geri vereceğim.”

           “Ay düştü!” diye bağırıyor anne. “Ah ah ah!” diye karşılık veriyor arkadaşı. Birlikte fırlayıp ay’lamaya devam ederek bir ambulans görkemiyle yaklaşıyorlar Emre’ye. Emre’nin etrafındaki stereo telaş bitecek gibi değil. Zemini pırıl pırıl bir alışveriş merkezinde olduğumuza göre, anne dizlerdeki tozu silkelerken aslında dövüyor Emre’yi. Annenin arkadaşı, “Neren acıyor?” diye soruyor. Bağırarak ağlayan Emre’den anlaşılır bir hasar raporu gelmediğinden tahmin oyununa başlıyorlar. “Nereni çarptın?”, “Dizini mi çarptın?”, “Çeneni mi çarptın yoksa?” diye uzayıp giden vücut taraması, “Aç bakayım ağzını”ya kadar ilerliyor. Emre açıyor ağzını. Oturduğum yerden ben bile görüyorum, içi kırılmış bu çocuğun. Taramadan fiziksel sonuç çıkmayınca, böyle davranmaya devam etmesi halinde yaşanabilecek kazalar hakkında bilgilendiriyorlar Emre’yi. Gittikçe dozu artan tehditler inanılmaz bir finalle sonlanıyor: “ Hastaneye mi gitmek istiyorsun? İlla bir yerlerine dikiş mi atılsın istiyorsun?” Kanasın bu çocuk, yemin ederim kanasın, hiç olmazsa pis kanı atsın.  

       Sandalyeye oturttuğu Emre’ye hiç kıpırdamamasını söylüyor annesi. Başlarda fena gitmiyor, ama yaşı hareketsizliğe müsait olmadığından ayaklardan başlayan kıpırtılar çok geçmeden tüm bedenini sarıyor. Kıpırtılar tehditlerle donan beynini çözmeye başlıyor. Belli ki koşacak bu çocuk, koşacak ve dikilmek üzere hastanelere kaldırılacak. Koşuyor. Anne patlayan sesiyle koşu alanını daraltıyor, cesaretinin bittiği noktadan (Pilav Dünyası’nın önü) geri dönüp koşmaya devam ediyor. Bana doğru koşuyor. Aslında çelme takıp bütün suçu üzerime alarak bu çocuğu kurtarabilirim. Gelip tam önümde duruyor. Masamdaki suya uzanarak, “Su istiyorum!” diyor. “Hayır Emre!” diyor annesi, “başkasının suyu içilmez.” Olay büyümesin diye şişeyi elime alıyorum. Suluğunu buluncaya kadar sana su yok Emre. Başkasının suyundan içersen ağzını dikerler. Emre’ye dönüp en medeni sesimle, “Annen doğru söylüyor, başkasının suyundan içilmez” diyorum. “Su istiyorum” diye bağırmaya devam eden Emre’nin koluna yapışıyor anne: “Kaybetmeseydin o zaman suluğunu, yürü eve gidiyoruz.” Sürükleye sürükleye götürüyorlar Emre’yi. Elimdeki şişeyi masanın altında eğip Emre’nin arkasından su döküyorum. Yolun açık olsun Emre. 

 

 
Yazarın Diğer Yazıları

İnsan lekesi

       Akşamüstü Philip Roth’un “İnsan Lekesi” isimli romanını okuduğum terasımda, gece yarısından sonra “Hap Koydum” şarkısıyla kalça tokuşturacağımı tahmin etmiyordum. “Tüm apartmanın sahibi” mertebesinden, yıllar içinde daireleri sata sata “apartman yöneticiliği” sıfatına kadar düşmüş İsmail Tapan tarafından “yüksek ses” ve “münasebetsizlik” suç ...

İçime ata ata

Terk ettiğim zamanı yeniden kazanmak ve kişisel evrenime büyülü nağmeler katmak için kulaklık kullanmaya karar verdim. Kırk yaşımı çoktan devirmeme rağmen, hayata yeniden başlamanın kendim için yeni bir şeyler satın almaktan geçtiğini sanabiliyorum. Hayatım, kendi dizaynımı yaratmak yerine başkalarınınkini taklit etmekle geçtiğinden orijinal bir ka ...

Yazınımızda konak edebiyatı

Ürgüp-Göreme-Safranbolu gibi yerler için henüz yaşımızın erken olduğunu, fazla yöreselliğin ve aşırı doz bakraçta ayranın bize ağır geleceğini anlatmaya çalıştıysam da dinletemedim. Yapacağı geziler öncesi yörenin ümüğünü internetten sıkan bir arkadaş, “Abi Safranbolu Unesco tarafından ‘Dünya Miras Listesi’ne alındı,” diyerek planlanan otantik gezi ...

Neyim var benim?

Nice insan, ağrılar ve öleceğine dair kaygılar içinde acile gitmiş, gerekli tetkiklerin ardından o gün ölmeyeceği ima edilerek eve geri gönderilmiştir. Gerçekten de eve gönderilen insanların büyük bir çoğunluğunun ölmediği ve üstelik ertesi sabah işe gittiği görülmüştür. Tıp bazen bir ima bilimidir, insana olan saygısı dolayısıyla, kalkıp gece yarı ...

Biri bize gülüyor

Loş ışıkta yüzü asla görünmeyen, fakat dev bir cüsseye sahip olduğu anlaşılan adam sürekli kahkahalar atıyor. Sol elinde yalnızca kadim sırları bilenlerin tanıyacağı armalı bir yüzük var. Yüzüklü elinde tuttuğu purodan dış mihraklara özgü yoğun dumanlar yükseliyor. Sağ elinin altındaysa sürekli okşadığı bir kedi yatıyor. Kedinin adı Opus. Yıllardır ...

Bütün dünya ayılmamı bekliyor

“Tünel’deyim kahvemi içip ayılmayı bekliyorum,” dedi telefondakine. Artık duymaya alıştığımız standart bir başlangıç bu. Son yıllarda kahvesini içmeden kendine gelemeyen insan popülasyonuna her gün yenileri ekleniyor. Sanki kahvelerini içmezlerse o gün ayılamayarak ertesi güne devredeceklermiş gibi davranıyorlar. Çağdaş dünya için kahvenin tılsımı ...

ARŞİV