Biri bize gülüyor

24 Şubat 2022 - 14:55

Loş ışıkta yüzü asla görünmeyen, fakat dev bir cüsseye sahip olduğu anlaşılan adam sürekli kahkahalar atıyor. Sol elinde yalnızca kadim sırları bilenlerin tanıyacağı armalı bir yüzük var. Yüzüklü elinde tuttuğu purodan dış mihraklara özgü yoğun dumanlar yükseliyor. Sağ elinin altındaysa sürekli okşadığı bir kedi yatıyor. Kedinin adı Opus. Yıllardır hiç durmadan okşandığından sabit bir kibir ifadesi oturmuş suratına. Belki de adamın yüzünü görmediğimizden kötülüğün bilinmezliği bu hayvanın suratına yükleniyor. Adamın ismi bilinmesine rağmen bir laneti çağırmak sayıldığı için asla telaffuz edilmiyor. Görüntü çok bilindik, ama bir yandan hâlâ merak uyandırıcı. Gidip yakından bakmamak için hiç bir sebep yok. Yola çıkıyorum.

Dış mihrak görmeye gitmek kolay değil. Epey uzun ve yorucu bir yolculuk oldu. İngiltere’nin güney doğusundaki Buckinghamshire’da bulunan Waddeston Malikânesi’nin önündeyim. Hayatımda hiç malikâne görmememe rağmen, “Bu gördüğüm en büyük malikâne!” demekten kendimi alamıyorum. Bahçenin içindeki yoldan yaklaşık beş dakikalık bir yürüyüşle malikânenin kapısına ulaşıyorum. Çapraz kemikler, sütun başları, yılan figürleri arasında zar zor bulduğum zili çaldığımda görkemli bir gong sesi İngiltere semalarına yükseliyor. Güzel bir başlangıç. Kapıyı, filmlerden fırlamış aristokrat bir uşak figürü açıyor. Selam bile vermeden, “Beni takip edin” diyerek arkasını dönüp yürümeye başlıyor. Ortalıkta kimseler yok. Koca malikânede tek bir uşak olması, belli ki gizeme destek vermek için planlanmış bir tür gerilim unsuru. Kendimi yedirmem, bu durumdan etkileneceğimi sanıyorlarsa yanılıyorlar. Test etmek için, “Hizmetçiler nerede?” diye soruyorum aristokrat uşağa. Aniden durup dönüyor. Parmaklarıyla yaptığı üçgen işaretini sağ gözünün önüne getirip bir süre bana baktıktan sonra, “Bu sizi ilgilendirmez,” diyor. “İndir o ellerini, devam et!” diye uyarıyorum. Büyük bir holü geçip uzun bir koridora giriyoruz. Duvarlarda bir takım suratsız adamların resimleri asılı. Adeta retrospektif bir dış mihrak sergisinin içinden geçiyor ya da geçiriliyorum. Bütün dünya tarihini özetleyen yaklaşık iki dakikalık bu yolcuğun ardından varaklı eşyalarla dolu büyük bir salona ulaşıyoruz. Uşak, “Burada bekleyeceksiniz” diyerek ortadan kayboluyor. Bekleyenlere nerede olduğunu ve kiminle dans ettiğini hatırlatmak üzere ince ince planlanmış bir salon bu. Nereye baksam eşyalara gizlenmiş çeşitli semboller görüyorum. Subliminal mesajlardan etkilenecek değilim. Fakat pencereye gidip perdeyi araladığımda, içinde dolanılsa peyzajına hayran olunacak ön bahçenin, kuşbakışı tek bir sembol olarak dizayn edildiğini görüyorum. Dünyayı yönetenlerin sembol tutkusu beni bir kere daha hayrete düşürüyor. Adamın hiçbir şeyi gizlediği falan yok, her şey açık seçik ortada. Neyin ne olduğunu anlamak için benim gibi perdeyi aralamak yeterli. Salonun kuzey cephesindeki büyük kapı açılıyor. Üç genç adam, jöleli saçları, üzerlerine tam kesim oturan takım elbiseleri, güldükçe florasan etkisi yaratan dişleriyle bütün salonu dolduruyor. Hareketlerinden buraya sık sık geldikleri rahatlıkla anlaşılıyor. Koltuklara yayılarak kendi aralarında alçak sesle konuşmaya başlıyorlar. Bu bakımlı insanları imrenerek izlerken, bizim leblebi kafalı TV komplocularımızı düşünerek hayıflanıyorum. Kısa bir süre sonra, uşak elinde viski tepsisiyle içeri girip servis yapıyor. Bana viski verilmiyor. Çıkmak üzere olan uşağı kolundan yakalayıp, “Bana niye viski yok?” diye soruyorum. “Onlar görüşmeden çıktı, görüşmeden önce alkol veremiyoruz” diyor. Jölelileri burnumla işaret ederek, “Kim bunlar?” diye soruyorum. Cevap vermeden gitmeye kalkınca kolunu biraz daha sıkarak, “Sana bunların kim olduğunu sordum” diye ısrar ediyorum. Kulağıma eğilip, “Faiz lobisi” diye fısıldıyor. “Görüşmeden sonra viskim hazır olsun, armasız bardakta ve tek buz” deyip uşağı serbest bıraktıktan sonra derhal gruba yanaşıyorum. Fazla vaktim yok, selam faslının ardından direkt konuya dalıyorum. “Nasıl geçti görüşme, ne dedi size?” Bu kadar hızlı davranmam kafalarında yüksek mevkiden biri olduğum imajını oluşturuyor. Kısa bir an birbirlerine baktıktan sonra içlerinden biri, “Bir şey demedi, sadece kahkaha attı” diyor. “Ne dediniz de kahkaha attı?” diyerek konuyu açmaya çalışıyorum. “Pek bir şey demedik, o kahkaha attıkça biz de kahkaha attık, genelde böyle olur” diyor. “Bu kadar mı yani?” diyerek hayal kırıklığımı belirtince, içlerinde en sinsi suratlı olanı, “Ben gülerken biraz da ellerimi ovuşturdum,” diye ilave ediyor. O ana kadar hiç konuşmadan şüpheyle beni süzen üçüncü adam, “Siz kimsiniz?” diye soruyor. Konuyu değiştirmek için aniden, “Toplantılarınızda neden beyaz eldiven takıyorsunuz?” diye soruyorum. “O da nerden çıktı, yok öyle bir şey” diyor şüpheci. Tam o sırada uşak içeri girip, “Sizi bekliyorlar, buyrun” diyerek beni kurtarıyor.

Kapıdan içeri girdiğimde karşılaştığım manzara tam olarak yazının başında sizlere anlattığım gibiydi. Tam karşımda, büyük bir masanın arkasında oturuyordu. “Selamlar, nasılsınız?” deyince kahkaha attı. Bu sinir bozucu kahkahaya rağmen, “Beni kabul ettiğiniz için teşekkür ederim,” diye devam ettim. Yine kahkahayla karşılık verdi. Kahkaha dışında bir karşılık alamayınca ne diyeceğimi bilemedim. Gerçekten tek numarası bu olabilir miydi? Dünyayı yönettiği söylenen bu güç sadece kahkaha mı atıyordu? Belki konuşmaya o başlar ümidiyle bir süre susmaya karar verdim. Yaklaşık iki dakikalık bir suskunluğun ardından durup dururken kahkaha attı. Sanırım otomatiğe bağlamıştı. Sanki konuşulanları dinlemiyor da, herhangi bir insan sesi duyunca kahkahayla tepki veriyor gibiydi. Test etmek için aniden, “Kedinin aşısı var mı?” diye sordum. Yine kahkahayla karşılık verince yanılmadığımı anladım. Ülkemin yaşadığı durumla ilgili çok sağlam sorularım olmasına rağmen, bu saçma sapan durum karşısında öfkelenerek direkt daldım: “Ben buraya büyük oyunu bozmaya geldim!” 

Kahkahası iyice şiddetlenerek tüm odayı kapladı. “Hoparlör mü kullanıyorsun sen?” diye sordum. Cevap vermek yerine kahkahasına eko ekledi. Sonra etrafımda bir anda beliren aynalar yardımıyla kendini çoğaltmaya başladı. Oyun oynuyordu. “Ne yapıyorsunuz siz?” diye bağırarak üzerine yürüyünce, o ana kadar aralıksız okşadığı Opus’un kafasını avuçladı. Korkmuştu. Yanına gidip yakasına yapıştım. Dış Mihrak’ı ışığın altına doğru sürüklerken, kedisi Opus normal bir kedi gibi davranarak kaçtı. Dış Mihrak, yuvarlak suratlı, ince burunlu, ince dudaklı, çipil gözlü, yaşlı bir adam çıkmıştı. Dövmeyi düşünürken gördüğüm bu surat karşısında bir anda acıma duygusuna kapıldım. “Benden ne istiyorsun?” diye sordu. Sesinin inceliği karşısında çok şaşırdığımdan cevap veremedim. “Ben ne yapabilirim abi, elimden bir şey gelmez,” diye devam etti. “Nasıl yani, senin üstünde birileri daha mı var?” diye sordum. Bir anda, o zavallı ifadesi şeytani bir sırıtışa dönüştü. Gözlerini kısıp, “Olabilir” diyerek kahkaha atınca ensesine vurdum Dış Mihrak’ın. “Yürü gidiyoruz!” diyerek sürüklemeye başladım. Direnmeye çalışarak, “Nereye gidiyoruz, bırak beni!” diye bağırdı. “Banyoya” dedim, “güzelce yıkayıp yatırıcam seni.” Kapıyı açtığımda, içerdeki seslerden işkillenen faiz lobisiyle karşılaştım. İçlerinden birini itince hemen dağılarak yol verdiler. Uşak, viski tepsisiyle yanaşıp, “Buyrun tam istediğiniz gibi” dedi. Bardağı alıp kafama diktikten sonra banyonun yerini sordum. Parlayan gözlerle, “Beni takip edin” dedi. Koridora doğru ilerlerken Opus’u gördüm. Çok korkmuştu. Geriye dönüp faiz lobisine yeni görevlerini işaret ettim: “Bundan böyle kedi size emanet.”

Yazarın Diğer Yazıları

İnsan lekesi

       Akşamüstü Philip Roth’un “İnsan Lekesi” isimli romanını okuduğum terasımda, gece yarısından sonra “Hap Koydum” şarkısıyla kalça tokuşturacağımı tahmin etmiyordum. “Tüm apartmanın sahibi” mertebesinden, yıllar içinde daireleri sata sata “apartman yöneticiliği” sıfatına kadar düşmüş İsmail Tapan tarafından “yüksek ses” ve “münasebetsizlik” suç ...

Susadın mı Emre?

       “Suluğun nerde? Suluğunu kayıp mı ettin? Nerde suluk?” Çocuktan cevap gelmiyor ama anne hızla sormaya devam ediyor: “Okulda mı unuttun suluğu? Oğlum cevap versene, okulda mı unuttun yeni aldığımız kırmızı suluğu?” Hayatımda hiç bu kadar art arda “suluk” dendiğini duymadım. Çocuk bu hastalıklı sorguyla ilgilenmeyince, anne bu defa yanındaki y ...

İçime ata ata

Terk ettiğim zamanı yeniden kazanmak ve kişisel evrenime büyülü nağmeler katmak için kulaklık kullanmaya karar verdim. Kırk yaşımı çoktan devirmeme rağmen, hayata yeniden başlamanın kendim için yeni bir şeyler satın almaktan geçtiğini sanabiliyorum. Hayatım, kendi dizaynımı yaratmak yerine başkalarınınkini taklit etmekle geçtiğinden orijinal bir ka ...

Yazınımızda konak edebiyatı

Ürgüp-Göreme-Safranbolu gibi yerler için henüz yaşımızın erken olduğunu, fazla yöreselliğin ve aşırı doz bakraçta ayranın bize ağır geleceğini anlatmaya çalıştıysam da dinletemedim. Yapacağı geziler öncesi yörenin ümüğünü internetten sıkan bir arkadaş, “Abi Safranbolu Unesco tarafından ‘Dünya Miras Listesi’ne alındı,” diyerek planlanan otantik gezi ...

Neyim var benim?

Nice insan, ağrılar ve öleceğine dair kaygılar içinde acile gitmiş, gerekli tetkiklerin ardından o gün ölmeyeceği ima edilerek eve geri gönderilmiştir. Gerçekten de eve gönderilen insanların büyük bir çoğunluğunun ölmediği ve üstelik ertesi sabah işe gittiği görülmüştür. Tıp bazen bir ima bilimidir, insana olan saygısı dolayısıyla, kalkıp gece yarı ...

Bütün dünya ayılmamı bekliyor

“Tünel’deyim kahvemi içip ayılmayı bekliyorum,” dedi telefondakine. Artık duymaya alıştığımız standart bir başlangıç bu. Son yıllarda kahvesini içmeden kendine gelemeyen insan popülasyonuna her gün yenileri ekleniyor. Sanki kahvelerini içmezlerse o gün ayılamayarak ertesi güne devredeceklermiş gibi davranıyorlar. Çağdaş dünya için kahvenin tılsımı ...

ARŞİV