Maksim, Bebek Maksim, Lunapark, Çakıl, Gar, Bebek Belediye… Yağmurlu günlerde, Arnavut kaldırımların üzerine ıslak mavi düşerdi. O ıslak maviye basılarak girilirdi gazinoya. Mavi florasanla bezenmişti. Taksim-Beyazıt arası 25 kuruştu. Taksilerin taksimetresi arabaların içinde değil, dışındaydı. Gazinoların “belle époque”u 1955-1975 arasında yaşanmıştı. O yıllarda birtakım kurallara istisnasız herkes uyardı: Zeki denmez, o hep Zeki Bey’dir. Türkan denmez, o hep Türkan Hanım’dır! Hamiyet Hanım’a “güngörmüş, umur görmüş” kadın derler, Hasan Karakaya’nın Tahta Saray’ında sahneye çıkan Müzeyyen Senar’ın sadece şarkılarını değil, şovlarını da severlerdi. Hanımefendinin bir elmayı eliyle ikiye bölmesini, unutamazlardı.
Her gazinonun kendi assolisti vardı. Bebek Belediye Gazinosu’nun yıldızı Perihan Altındağ’dı. Bir akşam genç Sadri Alışık ve genç Safa Önal, Perihan Hanım’ı dinlemeye giderler. Perihan hanım içeri girince, salonda alkış kopar. Perihan Hanım’ın gözlerinde yaşlar vardır. “Beni çok duygulandırdınız. Uzun zamandır makyaj bile yapmıyordum. Bu gece sizin için yaptım” der. Salondaki herkes duygulanır. Bir süre sonra anlaşılır ki, meğer bu olay programın bir parçasıymış. Perihan Hanım her gece aynı şeyleri söylüyormuş. Safa Önal, fark eder! Safa Bey, gazinolara aşinadır. Vesikali Yarim’in senaryosunu da Parmakkapıda’daki Çağlayan Saz’da yazar. Şef Garson Satılmış, o günlerin en yakın tanıdığıdır. Behiye Aksoy, Maksim’in yıldızıdır. Garsonun kristal kadehte servis yaptığı viskisinden içmeden sahneye çıkmaz. Sonrası orkestra ile ayrı sohbet, seyirciyle ayrı bir sohbet… Gazinolar dönemidir. Bazı assolistlerin az sonra uçacak kadar güzelliği vardır. Bazılarının doruklarda dolaşan, hiç şaşmayan güzelliği… Böylelerinin “makyaj”ı yoktur, sürmesi rastığı vardır. Onların güzellikleri dünyaya kuş bakışı bakmaktan, çıkmaz sokakları, otelleri, sur diplerini, hanende ve sazendeleri çok iyi bilmekten gelir. Gönül Akkor bunlardandır. Sahnede Behiye Aksoy’un tam tersidir. Kimseyle muhatap olmaz. Yukarılara bakarak şarkı söyler. Hep böyle, yukarı yukarı… Bir gün gazinonun patronu Fahrettin Aslan’a rest çekip, Maksim’i terk eder. Bir daha da dönmez. Yenikapı Çakıl Gazinosu’nun assolisti olur. Yeni patronları Behzat ve Nevzat Kardeşler tarafından el üstünde tutulur. Eminim ki bir yerlerde “aşkın kanunu” nu yeniden yazıyordur. O günlerde, Gönül Akkor’u hayranlıkla, gizliden açıktan takip eden bir genç kız vardır. Bu kız örgü saçlarıyla sahneye çıkan, on beş yaşındaki Nükhet Duru’dan başkası değildir. Gazinolarda sahne açarak başlayıp, sonunda da assolist olmuş tek kişidir. Gönül Akkor sevgisini, “Ah! dediği zaman insanın ciğerini dağlardı” diye açıklar. İşine erken gelmeyi, disiplini ve “gazino âdâbı”nı ise Müzeyyen Senar’dan öğrenir. Bir gün Müzeyyen Hanım sahnedeyken, müşteriler arasında kavga çıkar. Biri, diğerine silah çeker. Müzeyyen Senar, sahneden seslenir, “Koy ulan onu cebine!” Olay kapanır! Nükhet Duru, Müzeyyen Senar’a “Buna nasıl cesaret ettin abla?” diye sorar. Müzeyyen Hanım’dan, “Evladım, mikrofon benim elimde. İnsanlar mikrofondan korkar” cevabını alır. Nükhet Duru, çok değil bir yıl sonra benzer bir olay yaşar. O gün, Müzeyyen Hanım’dan öğrendiği gibi davranır. Durumu idare etmesini bilir. Müzeyyen Senar’la dostlukları uzun yıllar sürer. 70’lerde sinemacılar da gazinoda sahneye çıkmaya başlar. Lunapark Gazinosu’nun sahibi Osman Kavran, Öztürk Serengil aracılığıyla sinemacılara haber yollar. Bu isimlerden biri de İzzet Günay’dır. Sahne teklifini kabul eden İzzet Günay’ın ilk işi Beyoğlu’nun meşhur terzisi Yusuf Kenan’a elbise diktirmek olur. Ayakkabıları Hayko’dan alınır. Saz heyetinin başı Selahattin Erköse’dir. Birlikte bir repertuar oluştururlar. İzzet Günay’ın gazino macerası sekiz yıl sürer. Gazinoda en çok çalışan “Yeşilçamcı” olur.
90’lara gelindiğinde gazinoların hemen hepsi kapanır. Bir devir sona erer. Gazetede sol başta çıkan fotoğraflar solar, neonlar söner, fiks menü-a la carte ve duhuliye birbirine karıştırılır, solistler yaşlanır… Her şey bir hatıraya dönüşür.
Tatavla… Başlangıçta küçük bir Rum köyü; Kasımpaşa, Yenişehir, Dolapdere, Sinemköy, Feriköy, Pangaltı ve Cinderesi semtleriyle çevrili. Uzun yıllar Tatavla’da yaşayan erkeklere Rumca olarak Tatavlianos, kadınlar ise Tatavliani denilmiş. Kuyuları, bostanları, kunduracıları, tulumbacıları, kabadayıları, meyhaneleri, karnavalı, sporcuları ve genç kız ...
Sabiha Sertel, ülkemizde gazeteciliği meslek olarak benimseyen ilk kadın gazeteciydi. Eşi Zekeriya Sertel ile birlikte aydınlanma sürecimizde önemli yeri olan gazete ve dergiler yayınladılar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş dayanaklarını oluşturan reformları desteklediler. Hatta Sabiha Sertel bununla da yetinmeyip daha gelişmiş bir toplum projesi ...
Barsegh Kanachyan, Tekirdağlı (Rodosto) bir kunduracının oğluydu. Gedikpaşa’daki Mesropyan Okulu’nda eğitim gördü. 1910’da Gomidas ile karşılaştı. Gomidas’ın üç yüz öğrencisinden biri oldu. Gomidas Vartabed, zamanla bu sayıyı on altıya indirdi. Sonra beşe… O beş kişinin en yeteneklisi Kanachyan’dı. Ermenistan millî marşı Mer Hayrenik (Մեր Հայրենիք/ ...
Baylan Pastanesi’nin sahibi Bay Harry Lenas’ı tanıma fırsatı bulmuştum. Bu nedenle yitip gitmiş bir duyarlılığı, yaşama biçimini ucundan kıyısından yakalamayı başarmış şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum. Bay Harry, hemen hemen her gün Kadıköy Baylan’a gelirdi. İlerlemiş yaşına rağmen, son güne kadar işinin başındaydı. Her zaman şıktı, özenliydi ...
Yemek kültürü ve şarap uzmanı Levon Bağış’ın Agos Gazetesi’ndeki “Obur” başlıklı köşesinde 2013-2020 yılları arasında kaleme aldığı yazılardan oluşan bir seçki “Obur Yazılar” adıyla geçtiğimiz haftalarda Aras Yayıncılık tarafından yayınlandı. Bu kitap sadece Türkiye’nin yeme-içme kültüründeki dönüşümü değil, aynı zamanda bu kültürün ardındaki insan ...
Buket Uzuner… Kuzey Sahra Afrikası, Kuzey Amerika ve Avrupa’da uzun tren yolculukları yapan “uyumsuz” bir kadın. Kitapları on dile çevrilmiş bir roman, öykü ve gezi yazarı. Elli yıldır yazmakta ısrar ve inat ediyor! Kendisi için farklı anlamlar içerse de, okuru olarak söyleyebilirim ki, elli yıldır bazı soruların karşılığını aramak, belki de sadece ...
Hagop Baronyan, “İstanbul Mahallerinde Bir Gezinti” adlı kitabında “Samatyalılar kırmızıyı yalnız Paskalya yumurtasında görmek isterler” diyerek bizi uyarsa da fazla dikkate almayın. Kaldırımları, caddeleri, sokakları allar kuşanıp gezseniz bile, kendi hâlinde olmayı sanat haline getirmeyi başarabilmiş Samatyalılar size dönüp bakmayacaktır. İstanbu ...
Bu vakitlerde değil de sonbaharın ilk günleri, Eylül ikindileri, palamutların yeni yeni çıktığı, manav tezgahlarının yemyeşil taze otlarla donandığı zaman Ada mevsimi başlar. İyot, çivit ve tuzdan ibaret Ada evlerinin beklenmeyen konuğuysanız, o tuzdan bir parça yakanıza siner, bir daha da çıkmaz. Yazdan kalma son sıcaklarda kurumuş otlar, bir dal ...
Kent mekânı toplumsal/politik aidiyetlere, farklı yaşamlara, kültürel çoğulculuğa cevap verir. Kentlilik duygusu, kimi zaman duygusal bir bağlılık üzerinden yükselir. Bu evde olma hissinin yaratılmasında, o kentte yaşayan insanların geçmişini bilmek önemli rol oynar. Öznenin yaşadığı mekânla ilişki kurması, mekâna anlamlar yükler, yeni kimlikler ol ...
İki bayram arası likörden söz açmanın tam sırası. Kristal kadehler ve havanlar elden geçirilsin, tozları alınsın, yaşamın diyalektiği kabul edilerek yan yana konsun. Baharat havanı nereden çıktı demeyelim, ihtiyacımız olacak. Kavalyesiz de bırakmayalım, kahve havanını hazırlayalım. Öyle ya, eski bir tariften söz açmak bunu gerektirir. Üç kuşaklık t ...
Liz Behmoaras’lı anıları çok yakın şeyler gibi hatırlıyorum, çok uzak şeyler gibi bazen… Senede iki, en fazla üç kere Moda’ya gelir, muhakkak arar, “eğer uygunsam” Moda Caddesi’nde buluşurduk. O vakitler Moda İskelesi’nin büyük, beyaz ferforje kapısından geçip, artık kullanılmayan, bu boş iskeleyi ziyaret etmeyi âdet edinmiştik. Buraya varmadan bir ...
Refik Halid Karay, dünyayı İstanbul’dan adımlamaya başladı. O, İstanbul’u, yaşayan, olağanüstü bir varlık gibi hayal ederdi. Soluk alan, sürekli korunup gözetilmesi, özenilmesi gereken kutsal bir varlık. Boğaziçi’nde kendi halinde, ağaçların arasında dinlenen evler, tepelere doğru birer anı gibi ilerleyen sessiz sokaklar, hayattan sarsıcı insanlık ...
Sayısız sanatçıya ilham veren İstanbul, geçmişinin çok eskilere dayanması ve çok kültürlü bir kent olması açısından ilginç özellikler taşır. Her ne kadar çok kültürlülük özelliğinin gittikçe aşındığı gözlemlense de en azından anı kitaplarında canlılığını koruyan bir dinamiktir. Bu özellik en çok yeme-içme kültürüne yansır. Gün görmüş, eyyam sürmüş ...
İstanbul’u hiçbir zaman insanlığın evrensel serüveninden ayrı düşünmedim. Kentimizi hep o büyük serüvendeki insanlık hâllerine benzetirim. Tıpkı onun gibi yıkık, korkak, cesur, bocalayan, yalpalayan… Diğer yandan mağrur ve görkemli. Bana her zaman yeryüzü oradan adımlanmaya başlanır gibi geldi. Mekân olmanın ötesinde, toplumsal/politik aidiyetlere, ...