Kişisel Kadıköy Notları: Akmar Pasajı

23 Ocak 2026 - 09:00

Sigara dumanı, acı bir arabesk ve beşik gibi sallayan yırtık koltuklarıyla Topkapı Otogarı’na girerdi 302’ler… Firmalar yeni otobüsleri uzun yolculuklar için kullanır, Trakya’nın şehir ve kasabalarına ise gözden düşmüş araçlar gidip gelirdi. O sebeple de her zaman biraz zahmetliydi İstanbul’a ulaşmak. Ama yine de çocukluk hayallerimde büyük bir yer tutuyordu bu yolculuklar. İstanbul annemler için akraba ziyareti, alışveriş ve bolca yeni kıyafet demekken benim için sınırsız bir keşif alanıydı çünkü. 

İlk gençlik yıllarımda İstanbul bir keşif alanı olmaktan çıktı gözümde, öyle her tarafını öğrenmiş filan da değildim, İstanbul’a yeni bir sınır çizmiştik zihnimizde, bizim için o kadarcıktı. Bu sınır Kadıköy’den ibaretti. Eminönü’den binilen vapur iskeleye vardığında binbir dil dökmeyle alınan özgürlüktü… 

Kasabalı bir çocuğun gözünde Kadıköy’ü cazibeli kılan bir tek şey vardı aslında. O da Akmar Pasajı… Malum, doksanlı yılların ilk yarısında Kadıköy pek albenili bir yer değildi. Birkaç sokak dışında hayatın daha yavaş aktığı, akşamın erken indiği, insanların gece yarısına kalmadan yattığı ve her sabaha ayık uyanan bir semtti. Kısaca büyük bir Trakya şehrinden farksızdı.  

Fakat uzak kasabalarda yaşayan metalciler için Kadıköy sadece bir semt değil, heavy metalin başkentiydi. Sabahın ilk ışıklarıyla binilen otobüsler yeni açılan Esenler Otogar’ına gelir ve oradan başlardı asıl yolculuk, vapur iskeleye yanaştıktan sonra; üzerimizde metal tişörtlerimiz, siyah kotlarımız, postallarımız, takılarımız ve sırt çantalarımızla rıhtımın kalabalığına karışır, PTT’nin köşesinden döndükten sonra ise kendi türümüzle birlikte görünmez olurduk. Bu görünmezliğe çok ihtiyacımız vardı. Kadıköy yaşadığı şehirde ayıplanan gençlerin soluklanma yeriydi… 

Akmar Pasajı’na eli boş gelinmezdi elbette. Haftalarca hazırladığımız, fotokopi makinesi olan bir kırtasiyede, kırtasiyecinin itirazlarını görmezden gelerek çoğalttığımız fanzinlerimizle gelirdik. Önce onları bırakır, eski sayının ödemelerini alır ve yeni sayıyı hazırlamak için gereken motivasyonu sağlamış olurduk. 

Yeni uyanmış pasaja adımımızı atar atmaz, bütün bir günü burada sıkılmadan geçireceğimizi biliyorduk. Lüleburgaz’da yüzüne bile bakmadığımız bilardo bile Akmar Pasajı’nda başka bir tat veriyordu sanki. Evinden uzak bir aidiyet, kimseyi tanımasan bile herkesi kendine yakın hissetmek ve bir ritim, bir rif, bir video klip vesilesiyle başlayan, saatlerce süren bir müzik sohbeti… Tüm bu açlığın doyurucu bir karşılığıydı pasaj. Villa Kafe’de saatlerce oturmak, camdan dışarıdaki müzik müptelalarını izlemek ve günün sonunda pasajdaki tüm dükkanları dolaşıp alının korsan kayıtlar, kolyeler, tişörtler, uzun sürecek bir gülümsemeye çıkılan dönüş yolu… 

Büyük bir heyecanla başlayan yolculuk sessizlik içinde sona ererdi. Bu sessizliğin sebebi çöken bir hüzünden ziyade, walkman’lere takılan yeni kasetlerdi. Birbirimizle konuşmak yerine yol boyunca yeni aldığımız kasetleri dinlemek daha cazip gelirdi.

İlk gençlik yıllarımızın distortion’lı anlarıydı Akmar Pasajı…

Liseyi bitirip üniversite hayalleri kurmaya başladığımızda, tercih yaparken okul ve bölüm değil, Kadıköy’ü seçtik. Birkaç arkadaş, bir iki sene içinde Kadıköylü öğrenciler olmuştuk. Lakin biz geldiğimizde Akmar Pasajı eski cazibesini yitirmeye başlamış, “Heavy Metal Öldü” sloganları ortalığı inletir olmuştu. Müzik değişiyor, korsan kasetler kayboluyor, kitap tezgâhları sokağı boydan boya ele geçirirken pasajın ziyaretçileri azalıyordu. Başlayan bu değişimin üzerine televizyon kanalları Akmar Pasajı’ndan alışveriş yapan herkesi satanist olarak damgalamaya başladı. 1999 yılıydı ve pasajdaki heavy metalciler gözaltına alınıp korkutuluyordu. Böyle bir dönemde müzik marketlerin yerini sahaflar almaya başladı. Malum pasajın bir katı zaten sahaftı… 

Bugün ağırlıklı olarak test kitabı satan dükkanlar arasında hala derinden gelen bir distortion sesi gibi duruyor bir iki dükkân; biraz yorgun ve yaşlı… 

Kadıköy’ün simgelerinden biri haline gelen pasaj, aslında Kadıköy’ün köklü ailelerinden birinin günümüze bıraktığı ve rol değiştirerek varlığını sürdüren bir miras. Akdik Ailesi’nin mülkü olan ve Marmara Koleji olarak hizmet verdikten sonra 1982 yılında bugünkü halini alan pasajın mirasçıları arasında sanat tarihimizin önemli iki ismi de yer alıyor. Hat sanatının son büyük ustası Kâmil Akdik ve Modalı ressam Şeref Akdik… 

Ailenin en önemli figürlerinden biri olan Kâmil Bey, Osmanlı döneminde kıdemli hattatlara verilen “Reisülhattâtîn” unvanının son sahibi olarak bilinir. Oğlu Şeref Akdik ise 1930 kuşağının izlenimcileri arasında yer alır. İbrahim Çallı'yla da birlikte çalışan sanatçı Kadıköy Erkek Lisesi ve Haydarpaşa Lisesi'nde resim öğretmenliği de yapmıştır.

Akmar Pasajı dükkanları, ziyaretçileri ve müdavimleriyle müzik tarihinde kimsenin görmezden gelemeyeceği bir yer edindi. O koridorda birçok grup kuruldu, demo yaptı, albüm çıkardı, dağıldı; birçok hevesli genç hazırladıkları fanzinleri orada sattı, yenileri için fikir üretti… Kısacası hiçbir zaman sadece bir pasaj olmadı. 

Benim kişisel tarihimde bir semt ile kurduğum ilişkinin yanı sıra ilk okurlarımı bulduğum yerdi. Yazdığım ilk yazıyı Akmar Pasajı’ndan Rock Reaction isimli fanzini alan biri okudu, ilk öykümü de öyle…  

Şimdi her şey silinip gidiyor. 

Akmar da bir anı artık… 

 

ARŞİV