Altın Palmiye ödüllü Anatomy of a Fall filminin senaristi Arthur Harari’nin, bu yılın Cannes seçkisinde de yer alan yeni filmi “İçimdeki Yabancı” 11 Eylül’de Türkiye’de gösterime girdi.
Film, David Zimmerman adlı genç ve içe dönük bir fotoğrafçının iş için gittiği partide gördüğü Eva adlı kadını takıntı haline getirmesi etrafındaki hikayeyi merkezine alıyor.
O günden sonra David’in hayatında bir fotoğraf negatifi olarak varlığını sürdüren Eva’nın hayaletimsi imgesi, Paris’in çeperlerinde gün boyu dolanan fotoğrafçıya sanrıyla gerçek arasında musallat oluyor diyebiliriz.
Tam tersi de mümkün elbette; sanrılar bize musallat olan şeyler midir yoksa biz onlara musallat olduğumuz için mi sanrıya dönüşürler sorusu da filmin üzerine açık açık düşmediği ancak anlatının içine gömülü art anlamlardan biri. İzleyici tam bunları düşünmeye hazırlanırken, David ise aradığını filmin henüz başlarında buluyor. Bir partide, yine sanrı mı gerçek mi olduğunu anlamadığımız şekilde sahneye gökten düşen Eva ile karşılaşıyor ve barın alt katında bir odada başlayan grotesk seks sahnesinin ardından David’in bedeni Eva ile yer değiştiriyor.
Halden düşmüş drama
Hikaye o anda, sinopsisi okumadan izleyenler için ilk dakikalarda kurduğu muhtelif senaryo beklentilerini yıkıyor. Bir anda yön değiştiriyor. Artık hikayede bir aşk ya da takıntı fazı değil, ruh-beden ikiliği üzerine kurulmuş, “halden düşmüş” bir drama izliyoruz.
“Halden düşmüş” diyorum çünkü anlatı hızla, bedenini arayan bir adamın, onu bulduğunda çoktan başkasına ait olduğunu fark ettiği bir yöne sapıyor. Eva’nın bedenindeki David, David’in bedenindeki Malia’yı buluyor. Ancak bu muazzam “karşılaşma” fikriyle bir türlü başa çıkamıyor yönetmen.
Harari bazen de bilim kurgunun klişelerini yardıma çağırıyor; film önce cinsel ilişkiyle başlayan bir beden değiştirme salgını izlenimi veriyor, sonra bununla da ilgilenmekten vazgeçiyor.
Ana karakterimiz, Eva’nın bedenindeki yeni durumuna adaptasyon sağlamaya çalışırken onun (David) bedeninde yaşayan genç kadın Malia ise bu yabancılaşmayı daha psikotik bir krizle karşılıyor. Fakat bu karşılaşma ne yabancılaşmanın ne vadettiği varoluşsal soruların ne de bilim kurgu kalıplarına yerleşiyor. Yerleşmemesi tek başına bir problem değil elbette, fakat buralara tutunup ayakları üzerine kaldırmayı başarabildiği özgün bir senaryodan bahsetmek de çok zor.
Ruhun kaybettikleri… Beden ve mekan
Filmin açılış sekansı da konuşulmayı hak eden bir başka senaryo çapağı bana kalırsa.
İlk sahnede David’in, Paris’in çeperlerinde inşa edilen yeni yüksek binalar ile inşaatların olduğu bir bölgeyi fotoğraflaması, sonra aynı yerleri babasının belki 30-40 yıl önce çektiği fotoğraflarla ve 1800’deki arşiv materyalleriyle karşılaştırması, “peşine düşme” meselesini beden ve mekanla harmanlayacağı hissi yarattığı için başlangıçta epey vaatkar görünüyor. Aynı mekanların farklı dönemlerde çekilmiş görüntülerini neden topladığı ve neden güncel olarak buraları fotoğrafladığı sorulduğunda “nelerin kaybolduğunu gösteriyorum” diye yanıt veriyor.
David’in kentte kaybolan şeylerin peşine düştüğü fotoğraflarla, peşine düştüğü kendi bedeni bir türlü diyaloğa geçemiyor. Bu beden ve mekan meselesi bir yerde anlamlı bir buluşma yaşayacak diye bekledikçe hayal kırıklığına uğruyoruz. Beden değiştirmiş ruhlar, kentin çeperlerinde bir şeyler arayarak zaman öldürüyor ama bu arayış ne bedenle ne de kent ile yeniden ilişki kurma meselesine dönüşüyor.
Beden, cinsiyet deneyiminden ayıklanırsa…
Bir erkeğin bir kadın bedeninde yaşamayı deneyimlemesi; cinsiyet rollerinin kentteki karşılaşmalar sırasında bu hapis ruhlara yaşatacağı kısa devre anları vs. hiçbirine parantez açma gereği bile duymuyor Harari.
Sinemada böyle bir fikrin ya malzemesine yaslanıp ana akım beklentileri de doyurabilecek bir senaryo matematiği kurması ya da fikrin yaslandığı düşünsel kaynakları derinleştirecek katmanlar açması gerekiyor. Sanat sinemasının eski gramerine ve çok çiğnenmiş biçimsel kalıplarına yaslanmak eldeki hikayeyi kurtarmaya yetmiyor.
Orijinal adı L’inconnue yani “kimliği belirsiz kadın” anlamına gelen film, bu isimden çok Türkçeye uyarlanan adıyla, yani “İçimdeki Yabancı” olarak anılmaya uygun görünüyor. Zira bedenin kadınlık deneyimiyle karşılaşmasına, erkeklik ve kadınlığın toplumsal ve varoluşsal çelişkilerine uzaktan bile bakmıyor film.
Sokaklarda bedenini arayan fakat bulursa onunla da ne yapacağını pek anlayamadığımız bir adamın rastlantısal hikayesini izliyoruz o kadar.
Filmde peşine düşülmüş gibi yapılan o yabancılaşma hissine, eğretilik duygusuna hakkını veren tek unsur Lea Seydoux’nun büyüleyen oyunculuğu olmuş.
Umarım Arthur Harari’nin kariyer çıtası Anatomy of A Fall’un başarısında çakılı kalmaz.
Ana akım sinema, Batı merkezli siyasetin güncel itibar krizi söz konusu olduğunda geçmişin zaferlerini tekrar tekrar onurlandırmayı seviyor. İkinci Dünya Savaşı dramaları bunun beyaz perdedeki en kullanışlı araçları oldu her zaman. 14 Ağustos’ta vizyona giren “Fırtınadan Önce” (Pressure) de artık neredeyse kendi başına bir türü temsil eden bu filml ...
Kısa filmler neredeyse seyir deneyiminin dışına atılmış, onu tutkuyla sahiplenen küçük grupların “gurme zevkleri” kabilinden kendilerine biçilen role razı edilmiş gibiler. Oysa sinemanın bir sanat disiplini olarak ifade gücüne dair uzun metraj hikayelerin ıskaladığı pek çok keşfe kısa filmler alan açıyor son yıllarda. Ana akım platformların pek ...
Özne yer değiştirdiğinde tarihin vuku bulduğu topografyanın anlamı da bakışla beraber yer değiştirebilir mi? Klasik tarih yazımının, sömürgeciliğin ya da “temsilin” hegemonik imajları etrafında örülen anlatılar mekânın başka türden hakikatlerini örtmenin araçlarına dönüşmüşse, o mekânların hikâyesi gerçekten kime aittir ? Bu soruların etrafında ses ...
Kendi deyimiyle fırçayı eline ilk kez aldığı 1930’dan itibaren artistik büyüme hikayesini, döneminin figüratif sanat normlarını reddederek kendi yolunu çizmeye adamış bir “otodidakt” olarak inşa eden İhsan Cemal Karaburçak’ın 1970’e kadar verdiği eserlerini bir araya getiren “Bir Renk Ressamı” sergisi, Beyoğlu’nda bulunan Casa Botter’de ziyarete aç ...
Romantik drama türünün sinemadaki geleneksel temsilinin son 10-15 yılda tamamen yön değiştirdiği yeni bir anlatı biçimi giderek yerleşiyor. Aşkın ve sevginin koşulsuz olduğu fakat araya engellerin girdiği; çatışmanın dışarda kurulup iki kişinin arasına sızdığı, o çatışma çözüldüğü anda bir ömür sürecek bir mutluluk idealinin ya da yarım kalmış gerç ...
Küratörlüğünü Derya Yücel’in üstlendiği, Türkiye ve İsveç’ten 11 sanatçının eserlerini bir araya getiren “Dünyanın Sarsak Muğlaklığı” sergisi, çağdaş sanatın farklı disiplinlerine ev sahipliği yapan önemli mekanlardan KASA Galeri’de ziyaretçilerini ağırlıyor. “Dünyanın Sarsak Muğlaklığı”, göç ve yerinden edilme deneyimi etrafında insan bedeni ve ...
İstanbul’un en önemli tarihi yapılarından biri olan, geçtiğimiz yıllarda İBB Miras’ın restorasyon ve işlevlendirme çalışmasıyla bir sergi ve etkinlik mekânı olarak şehrin kültür sanat hayatına kazandırılan İstiklal Caddesi üzerindeki Casa Botter Apartmanı’nda ressam ve şair Bedri Rahmi Eyüboğlu anısına açılan özel bir sergi 29 Ocak’ta ziyaretçileri ...
Critic’s Choice ve Altın Küre ile açılan ödül sezonu, Oscar adaylarının da açıklanmasıyla birlikte sinema meraklılarının yıl boyunca takip edeceği gündemin haritasını aşağı yukarı belirledi. Fakat Hollywood’un ana akım tartışmaları büyük ölçüde yönlendirdiği bir atmosferde, geçen yıl prömiyerleri sırasında bağımsız film seyircisinin radarına giren ...
Geride bıraktığımız yılın son günlerinde demir alan ve yeni yılın ilk günlerinde açık sulardaki seyrini sürdüren “Öylesine Bir Sevgili”, Aslı Tohumcu’nun İletişim Yayınları etiketiyle okurla buluşan yeni romanı. Roman, kadınlık tecrübesine ait sözü, bir güçlenme deneyimi olarak masal karakterlerinin tanıklığına bırakıyor. Türkçe’nin sözlü gelene ...