Kadınlar, travmalar, ejderhalar

30 Ocak 2026 - 09:00

Critic’s Choice ve Altın Küre ile açılan ödül sezonu, Oscar adaylarının da açıklanmasıyla birlikte sinema meraklılarının yıl boyunca takip edeceği gündemin haritasını aşağı yukarı belirledi. Fakat Hollywood’un ana akım tartışmaları büyük ölçüde yönlendirdiği bir atmosferde, geçen yıl prömiyerleri sırasında bağımsız film seyircisinin radarına giren ve festivallerde izleyiciyle buluşan örneklerin gözden kaçma ihtimali sinemanın evrensel arayışlarına dair pek çok ortak işareti de ıskalamaya neden olabilir. Bu filmlerin bazıları bu yıl Oscar’da yok, fakat geçtiğimiz yıl boyunca başka filmlerin ödül listelerinde sıkça rastladığımız yapımlar oldu.

Özellikle kadın, aile ve travma üçgenine yerleşen filmlerin sayısı ve gördüğü ilgi, sinemanın yeni bin yılın başlarında ilişmek istemediği bir meseleye karşı zamanın ruhuyla birlikte gardını indirdiğini gösteriyor. 2025’te dünyanın farklı festivallerinde prömiyerlerini yapan bu filmler, ortak bir dert etrafında neredeyse diyalog halindeler.

Eva Victor’un geçen yıl Sundance’ten senaryo ödülü alan ve bu yıl izleyiciyle buluşan ilk uzun metrajı “Üzgünüm, Bebeğim”, Joachim Trier’in Cannes’dan Grand Prix ile dönen filmi “Manevi Değer”, yine Cannes’da Jüri Ödülü’nü kazanan Mascha Schilinski imzalı “Düşüşün Tınısı”  ile bağımsız sinemanın kültlerine her filmiyle yenisini ekleyen Lynne Ramsay’in “Geber Aşkım”ı, sanki kadınların hayatındaki farklı travmatik tecrübeleri, yalnızca kadınlar arasında açık yüreklilikle bağrılan ya da sessizlikle fısıldanan tek bir anlatının fragmanlara ayrılmış halleri gibiler.

‘ÜZGÜNÜM, BEBEĞİM’

Victor’un filmi “Üzgünüm, Bebeğim”, sinemada temsil edilmesi zor bir mesele olan cinsel istismardan hayatta kalma hikayesini gündelik akışın zorunlu uyum anları ve onların ürettiği organik tepkilerle o kadar iyi harmanlıyor ki, ne bu baş etme biçimlerindeki sarkastik ton ne de travmanın en ağır taraflarının rastgele bir anda ima edilmesi huzursuzluk yaratıyor. Aksine, gücünü tastamam hayatın absürtlüğünden alan sahneler, sinemada minimal gramerin de çok güçlü olabileceğini gösteriyor. Ayrıca Victor’un bu yıl Altın Küre’de “Manevi Değer”in başrol oyuncusu Renate Reinsve ve “Geber Aşkım”ın yıldızı Jennifer Lawrence ile oyunculuk dalında yarıştığını ve ödülü Reinsve’nin aldığını da not düşelim.

‘GEBER AŞKIM’

Lynne Ramsay’in şu sıralar hem vizyonda hem de platformlarda izleyiciyi karşılayan filmi “Geber Aşkım” da hamilelikte aile içindeki rollerden ve partnerinin ilgisizliğiyle beslenen bir sınır durumundan muzdarip Grace adlı genç bir senaristin geçirdiği post-partum sürecini kendi biçimsel üslubunu koruyarak izleyiciyle buluşturuyor. Ramsay, Ariana Harwicz’in romanından uyarladığı senaryosunu kara-komedi türüyle perdeye taşıyor. Ancak Victor’un aksine Ramsay, karakterini film boyunca travmasının farklı evrelerini izlediğimiz fakat hissiyle tam olarak diyalog kuramadığımız, yüzeyde kalmış bir “klinik vaka” olmaktan ileri götüremiyor. İnsanın en karanlık hallerini, auteur dehasıyla sinemada başarıyla temsil eden Ramsay, “Sıçan Avcısı”, “Kevin Hakkında Konuşmalıyız”, “Asla Burada Değildin”gibi kült yapımlarında inşa ettiği derinliği bu filmde izleyiciye taşıyamıyor. Yine de yılın perdede görülmeye değer yapımlarından biri.

‘DÜŞÜŞÜN TINISI’

Yönetmen Schilinski’nin, bir ilk film için oldukça iddialı olan işi “Düşüşün Tınısı”  ise sadece klasik anlatıda değil, bağımsız sinema için bile oldukça cesur görsel, işitsel ve anlatısal denemelere başvuran bir yapım. Tıpkı “Geber Aşkım” ve “Üzgünüm, Bebeğim” gibi travma ve kadınlık tecrübesine bakan film, bu kez iki tecrübeyi daha geniş bir bağlama yerleştirerek Almanya’nın bir şehrinde, aynı evde yaşamış dört neslin kadın karakterlerinin hayatına sızıyor. Savaş, ölüm, istismar durumlarını kadınların tarihsel varlığının cezalandırıldığı en güçlü unsurlar olarak aktaran film, hikâyesinin karanlığını ve travmanın doğasını temsil etme biçimiyle başarılı ancak kadınların travma deneyimlerini, onların yazgılarına sirayet etmiş bir keder olarak sabitlemek sinema için yeni bir dil mi emin değilim. Film bu yıl Almanya’nın Oscar adayıydı fakat Akademi’nin açıkladığı kısa listeye girmeyi başaramadı.

‘MANEVİ DEĞER’

Birbiriyle diyalog kuran dört filmden bu yıl en çok konuşulanı ise “Manevi Değer” oldu. Film, tıpkı diğerlerinde olduğu gibi, mekânın da anıların ve dönüşümün taşıyıcısı olarak kişileştiği bir evde geçiyor. Manevi Değer, genç oyuncu Nora’nın, kız kardeşi Agnes ile birlikte geçmişle yüzleşerek çocuklukta evi terk eden ve şu an ünlü bir yönetmen olan babalarıyla travmatik ilişkilerinde yeni bir fazı atlatma gayretini anlatıyor. Trier bu fazı, aileyi eleştirirken dağıtmayı değil, finalde onararak toparlamayı seçmiş. Film bu yönüyle “Geber Aşkım” ve “Düşüşün Tınısı”ndaki  aile ve travma anlatılarının seyrinden uzaklaşıyor. Ancak Nora’nın kardeşiyle arasındaki güçlü bağ, sadece kan bağı değil, tıpkı “Üzgünüm, Bebeğim”de olduğu gibi daha çok kadınlar arasında kurulabilen güçlü bir mahrem iletişim biçimine ediyor. Film, bu ödül sezonunda “Yabancı Dilde En İyi Film” dalında Oscar yarışına da dahil olacak.

ARŞİV