Haftalık Bağımsız Gazete 24 Ekim 2020

Öz ile sözün bir olmaması: Cinsiyetçi ikiyüzlülük

Prof. Dr. Ayşegül Yaraman son kitabı Cinsiyetçi İkiyüzlülük ile özün söz ile çelişkisini deşifre ediyor

Öz ile sözün bir olmaması: Cinsiyetçi ikiyüzlülük
Leyla Alp

Bazı kitaplar vardır; ‘rahatsız’ eder. Yani okuyup geçemezsiniz. Bazen ayna görevi görürler bazen soru işareti. En zor yüzleşmelerden biri belki de insanın kendiyle olan yüzleşmesidir. ‘Rahatsız’ eden kitaplar çoğunlukla böyle bir yüzleşmeye kapı açar. Prof. Dr. Ayşegül Yaraman’ın son kitabı “Cinsiyetçi İkiyüzlülük” işte böyle bir kitap. Bağlam Yayıncılık’tan çıkan kitap ismiyle de literatüre yeni bir kavram kazandırıyor. Toplumsal cinsiyet eşitsizliği meselesini alışılagelenden farklı bir şekilde masaya yatıran kitap çok da üzerinde durulmayan özün söz ile bir olmaması, tutum- davranış çelişkisine odaklanıyor ve en önce, okuyana derin sorular sorduruyor. Yaşarken ve yaparken, söylerken ve eylerken, bilinçli ya da bilinçsiz cinsiyetçiliği nasıl pekiştirdiğimizi somut örneklerle anlatan kitap, Yaraman’ın önsözünde özellikle belirttiği gibi “bir suçlama değil tespit” niteliği taşıyor. Ve amacı birilerinin ikiyüzlülüğünü yüzlerine vurup, “suç”u ötekinde bularak “rahatlamak” değil; anlamak ve arınmaya çalışarak bilinç yükseltmek. Arınmak ise malum biraz ‘rahatsız’ olmakla başlıyor.

Prof. Dr. Ayşegül Yaraman ile kitabını, cinsiyetçi ikiyüzlülük kavramını ve kaş yapayım derken nasıl göz çıkardığımızı konuştuk.

  • Cinsiyetçi ikiyüzlülük kavramı ilk kez sizin kullandığınız bir kavram. Önce bu kavramın açıklaması ile başlayalım. “Cinsiyetçi ikiyüzlülük” ne demek? Nasıl bir iki yüzlülükten bahsediyoruz?

Sosyal psikolojide tutum-davranış arasında bir tutarlılık öngörülür. Tutarlı değilse bunun çeşitli nedenleri vardır. Ancak ahlaki olarak da tutum ile davranışın uyumlu olması beklenir. Özü sözü bir olmak erdemdir mesela. İlaveten tutum (düşünce, kanaat, fikir ve hatta inanç) açıkça görülemez. Kişi bunu genelde sözlü olarak ifade eder. Ama bu sözün ne kadar gerçek olduğu tartışmalıdır. Bu bağlamda tek somut gerçek davranıştır, eylemdir. Tam da bu nedenle “ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” benzeri birçok kalıp anlatım günlük hayatta geçerlidir. Tutum ve davranışın birbirini tutmaması benim anlatımımla ikiyüzlülüktür.

Cinsiyetçi ikiyüzlülük ise cinsiyetçiliğe karşı imiş gibi ahkâm kesen, düşünce ifade eden, hatta feminist olarak kendini etiketlendiren kişilerin eylemlerinde bu tutumlarının yansımasını bulamamaktadır. Hatta bu cinsiyetçiliğe karşı tutumların, tam tersine, cinsiyetçi davranışları örttüğü/örtmek için kullanıldığı iddiası, belgeleri, teorileri ve pratikleriyle kitapta yer almaktadır.

“CİNSİYETÇİSİNİZDİR DE FARKINDA DEĞİLSİNİZ”

  • Kitabınızda “Cinsiyetçi ikiyüzlülük bir suçlama değil, bir tespittir” diyorsunuz. Bu tespitin konuşulması ve tartışmaya açılmasıyla muradınız ne? Nereden ve nasıl başlayacağız?

Evet zira herkesin farkında olarak ya da olmayarak fikrinin tersine davranması her konuda yaygındır. Cezalandırılma veya mükafat görememe nedeniyle kişi tutumuna karşı bir davranışta bulunabilir. Bu bir mecburiyet olabilir: örneğin ateist biri, oruçluların yoğun olduğu bir toplantıda bir şey yiyip içmez. Bunun nedeni saygı olabileceği gibi, o gruptan dışlanmak korkusu olabilir. Bu neredeyse en zararsız ve en çok rastlanılan tutum-davranış tutarsızlığıdır. Bu yüzden çeşitli dozlarda herkes bunu deneyimler. Cinsiyetçi ikiyüzlülük de böyle. Bir kadın örgütünde üst düzey aktivistsinizdir; eşitlik, işbölümü vs konularında özellikle başkalarına ahkam keser, onları “bilinçlendirirsiniz” ama akşam yorgun argın eve geldiğinizde yemeği evdeki erkeğin yerine siz koyarsınız. Haydi bir sonraki aşamaya gideyim: Evdeki erkek yemeği hazırlamış sizi bekliyorsa bu “lütfu” ayrıcalık sanırsınız zira aslen kadının yapması gereken bir şeyi yapmıştır! Yani aslında cinsiyetçisinizdir de farkında değilsinizdir. Örnekler sinsi ve çok. Kitapta ve eğer kitap sonunda farkındalığımız yükselirse günlük yaşam pratiklerinin /pratiklerimizin bu cinsiyetçi ikiyüzlülüklerle dolu olduğunu görürüz. Bu pek tabii ki suçlama olamaz zira en aştığımızı sandığımız noktada dahi ataerkil hegemonya ile kuşatılmış durumdayız. Kitabın muradı da budur; cinsiyetçi ikiyüzlülüğümüzün farkına varmak ve bunu aşmak için cinsiyetçiliğe vaz ettiği karşı pratikleri, hiçbir bahane/ama üretmeden kadın-erkek, hayata geçirmeye çalışmak. Geçiremediklerimizle ise yüzleşmek.

  • Bunları konuşmak için henüz erken değil mi? (Siz de kitabınızda bir yerde ‘erken öten horoz’ tanımını kullanmışsınız)

1981’de kadın çalışmalarına başladığımda da erkenciydim; 1992’de Türkiye’de konusunun ilk kitabı olarak Elinin Hamuruyla Özgürlük/Resmi Tarihten Kadın Tarihine yayınlandığında da erkenciydim; 1990’ların başında Kadın Çalışmaları dersini müfredata koyduğum zaman da erkenciydim; 2010’larda Kadın Çalışmaları ve Toplumsal Cinsiyet için ayrı dersler açmayı bırakıp bu konuları tüm derslerimin olmazsa olmazı olarak ana akım derslere eklediğimde de erkenciydim; eşlerime evlenme tekliflerini ben yaptığım zaman da erkenciydim; şiddet gördüğümde benim statümde kadınlar bunu açık etmezken herkese karşı bir mücadele başlattığımda da erkenciydim vs vs...

Erkencilik, hele bilimde bir takdir konusu olmalıdır; evet Batı kaynaklarında bile (orada olsa erkenci demezdik, onun için Batı diyorum) henüz böyle bir problematik kurulmadığı gerçektir. Bu erkenciliklerin bana maliyeti anlaşılmamak; engellenmek/rakip algılanmak; konu yaygınlaştığında ise zaten önceki tarihlerde kaldığı için yazıp yaptıklarımın yok sayılması biçiminde tezahür etti. Eserler önemli ve tarihleri belli, eninde sonunda tarih yerine koyuyor. Ayrıca beni çok iyi anlayan bir öğrenci kitlesi sayesinde, ödüllendirileceğim yerde bir anlamda cezalandırılmayı dert etmemeyi başardım. 

  • Cinsiyetçi ikiyüzlülüğün cinsiyeti var mı? “Egemen erkekler kadar mağdur kadınlar da cinsiyetçi ikiyüzlülüğü yeniden üretebilir” diyorsunuz. Nasıl? Bunu biraz somutlayabilir miyiz?

Cinsiyetçi ikiyüzlülük cinsiyetler ve cinsel tercihler üstüdür; zira ataerki, heteroseksizm ve bağlı olarak cinsiyetçilik hegemoniktir ve hegemonik olan her ideoloji muhalifini dahi, o hiç farkında olmasa da belirler. Cinsiyetçi ikiyüzlülük eğitim seviyesi, sosyal sermaye ve kültürel sermaye arttıkça artar; zira kendine ve çevreye karşı alenen ikiyüzlülüğünü göstermemek donanım gerektirir. Egemen sistemler mağdurlarının “devrimci isyanını” en çok onu işbirlikçiliğe “ikna” ederek önler. Bu konuda da öncelik, paradoksal gözükse de, mağdurların “militanlarındadır”.

  • Şiddet gören, mağdur kadınlara kol kanat geren yaklaşımları ile bildiğimiz eğitimli, ‘seçkin’ kadınların başka meselelerde kullandıkları dil ile aslında ateşe odun taşıdığına da şahitlik ediyoruz. “Lakin bu kadın hakkı değil” vs. itirazlarına da tanık oluyoruz. Kadın hakkı nedir? Kadına yönelik şiddet nerede nasıl başlıyor?

Kadın hakkı, layık olduğuna ulaşma yollarının, (bir lütuf gibi -pozitif ayrımcılık- değil); cinsiyetinin farkına bile varılmadan (olumlu/olumsuz) kişiye açık olmasıdır. Bu bağlamda feminizm, feminizme gereğin ortadan kalkmasının mücadelesidir aslında.

Kadına yönelik şiddet 1990’ların başından itibaren dünya genelinde barizleştiği ve bilimsel argümanlara taşındığı üzere kadının ekonomik, hukuki, sosyal statüsü yükseldikçe artan ve maalesef artacak olan rövanşist bir insan hakları ihlali olarak özellikle bu dönüşümün öznesi olan seçkin kadınları hedef almaktadır. Önceki “cahil” kategorilerdeki şiddetle özü aynı, sınıfı farklıdır. Öz kadının erkeğe bir biçimde kafa tutmasıdır.

  • Kadına yönelik şiddet üzerinden konuşacak olursak şiddet karşıtlığı ya da hak savunuculuğunun cinsiyetçi ikiyüzlülük tarafı neresi? Yani kaş yapayım derken gözü nerede, nasıl çıkarıyoruz?

Buradaki temel sorun kadına yönelik şiddete karşı olduğunu bir biçimde beyan edenlerin, şiddete uğrayan kadınla değil dayanışma, tersine onu daha mağdur edecek davranışlarda bulunması, kendi başına geldiğinde ise bunu, hala işin özünü kavramadığı için, kendi aşağılanması sayıp susmasıdır. Vaz ettiği veya kendini etiketlediği gibi davranmamak cinsiyetçi ikiyüzlülüktür.

Kaş yapayım derken göz çıkarma değil söz konusu olan, “ben tüm gözlerin çok iyi görebilmesi için muazzam bir mücadele veriyorum” deyip, hatta bu belagatıyla ödül alarak, gözü kasti oymasıdır. Bilinçlidir. Aslında kendini tanımlarken yalan söylemektedir.

“KADINLARIN MAĞDURİYETİ ARTIYOR”

  • Pozitif ayrımcılık diye tanımladığımız şey nerede ve nasıl cinsiyetçi ikiyüzlülüğe dönüşüyor?

Egemen sistem kökten değişikliği önleyecek tavizlerle mağdurun mücadelesini sözde onurlandırarak cinsiyetçi ikiyüzlülüğe zemin oluşturuyor. Ve böyle kazanımlar örneğin siyasetin dişiliksiz siyaset olarak sürmesini sağlıyor; Meclis’teki sayılar ve görevler ne olursa olsun. Yüzde 99 İçin Feminst Manifesto’da çok iyi ifade edildiği gibi: Cam tavan parçalanıyor ama o kırıkların altındaki kadınların mağduriyeti artıyor.

  • Hemen her gün bir kadının öldürüldüğü, şiddet gördüğü bir coğrafyada pozitif ayrımcılık yapılmasa daha zor zamanlar yaşanmaz mı?

Kitapta belirttiğim ve sizin de erkenci olarak yorumladığınız aşama, yani yüzleşme, özeleştiri, bugüne kadarki mücadelelerin çıkmazı, artık farkında olunması gereken tespitlerdir. Ancak yasalardan onların uygulanmasına; kadına yönelik şiddetten kız çocuklarının eğitimine hatta siyasete kadının daha etkin katılımına vs kadar önceki mücadelelere içkin ve onların kazanımı olup gerileyen veya amacına ulaşamamış alanlarda talepler güncelliğini maalesef korumaktadır. Mamafih bunlara yönelik mücadelelerin, bireysel örnekler de dahil, yüzleşme ve yüzleme sürecine girerek safraları atması gerekmektedir; zira işbirlikçi muhalifler (kadın ya da erkek), tutum beyanları ne olursa olsun, egemen sistemin her alanda yeniden üretilmesini sağlamakta ve mücadeleyi içinden çökertmektedirler. Böyle bir arınma ve içgörü aşamasında pozitif ayrımcılık kısıtlı ve elzem alanlarda kalacaktır.

İstanbul Sözleşmesi bu bağlamda olmazsa olmaz bir önemdedir.

“DİL DÜŞÜNCENİN YANSIMASIDIR”

  • Kitabınızdan anladığım kadarıyla dil fazlasıyla önemli. Bir yandan da kadınlar da erkekler de bir kalıptaki toplumsal cinsiyet rollerine doğuyor.  Ne kadar eğitim alırlarsa alsınlar dilde oluşan tahakkümden kurtulamıyorlar. Ve dil dilek oluyor. Bu nasıl değişecek? Ne önerirsiniz?

Hep farkındalık ve başta kendine olmak üzere eleştirel bakış. Geçenlerde bir feminist bilimci,  seçim afişindeki “mert” sözcüğüyle erkek egemenliğine vurgu yapıldığını iddia etti. Bizzat bu eleştiri cinsiyetçidir. Mert, delikanlı gibi sözcükleri reddetmek değil, cinsiyetsiz kılmak gerekiyor. Yine sosyal medyada “aşmış” kadınların “küfür” özgürlüğünü kadınlar üzerinden kullandığına çok rastlıyor, inanamıyorum. Dil düşüncenin yansımasıdır; yani tutumun. Bu kabil kullanımlar yine cinsiyetçi ikiyüzlülük örneğidir. Maksat dili kısırlaştırmak değil, zenginleştirip cinsiyetsiz kılmak olmalı. Örnekleri kitapta bulmak mümkün.

  • Kitap bir hayli sarsıcı. Çünkü insan pek çok yerde kendini yakalanmış hissediyor. Önce itiraz, savunma, sonra utanç… Sizin okurlardan sonrası için beklentiniz ne?

Özeleştiri. Hepimiz cinsiyetçi ikiyüzlülükle malulüz. Kaçmanın, “ama’ların” anlamı yok. Yüzleşmek hep acıtır. İstemeyen yüzleşmez; ama en azından yüzleşenleri, çabalayanları ayağından vurmayalım. Ne biz suçluyuz ne öteki; egemen sistemlerin mağduruyuz ve kitaptan itibaren bilincimiz bu manada yükseliyorsa, kitaptaki örneklere örnek katıyorsak egemen sistemin gerçek tehdidiyiz.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.