Haftalık Bağımsız Gazete 17 Ekim 2019

En değerli varlığımız ruh sağlığımız

Dünya Ruh Sağlığı Günü vesilesiyle konuştuğumuz İlker Küçükparlak, “Sürekli empati yapmak bir süre sonra kişiyi empati yapamaz hale getirir” diyor

En değerli varlığımız ruh sağlığımız
Leyla Alp

Hemen hemen her gün bir şeyler oluyor. Hayatı çekilmez hale getiren şeyler… Bir kadın cinayeti, patlama, savaş, zam, haksızlık … Ve biz her gün “insan delirir” diyor fakat delirmiyoruz? Nasıl oluyor da akıl sağlığımızı koruyoruz? Ya da hepimiz delirdik de haberimiz mi yok?! 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü’nü fırsat bilip psikiyatrist İlker Küçükparlak’la konuştuk.

Dünya Ruh Sağlığı gününden başlayalım. Bu seneki teması intihar? Bu sene tema neden intihar seçildi çok mu arttı?

Çok fazla bir artıştan söz edemeyiz ama çok önemli bir konu. Dünya sağlık örgütüne göre her 40 saniyede intihar sonucu bir ölüm gerçekleşiyor. Ve dünyada 800 bin kişi hayatını kaybediyor. Biz bu söyleşiyi tamamlayana kadar belki 100 kişi ölmüş olacak.

Hangi yaş aralığında sık görülüyor?

Her toplumda en sık gençlerde rastlanıyor (15-29 yaş), Batı toplumlarında yaşlılarda da sık olabilirken Doğu toplumlarında yaşlılarda oldukça nadirdir.

Neden intihar ediyorlar?

İntihar edenlerin yüzde doksanında ruhsal problem bulunuyor. Bunlarda üç temel başlığımız var. Depresyon, şizofreni diğeri de bağımlılık.

İntiharla ilgili en önemli risk faktörü daha önce intihara teşebbüs etmiş olması. Bir başka risk faktörü intihar etmekten bahsetmesi. Biri ölümle ilgili düşüncelerin içindeyse, ölüme dair hazırlıklar yapıyorsa dikkatli olmak lazım. İntihardan önce insanların genel anlamda muhasebe yapabildikleri oluyor. Karar verdilerse örtük bir vedalaşma yapıyorlar. Geçmişindeki insanları üst üste bir gün içinde aramışsa uyarıcı bir unsur olabiliyor.

İntiharla ilgili en zor kısım şu; insanlar intihar fikirlerinden bahsettikleri zaman seven biri için dinlemesi o kadar dehşet verici olabiliyor ki konu hızlıca kapatılıyor. Öyle olunca da tekrar bir intihar düşüncesi geldiği zaman o artık konuşulamaz oluyor. Bu yüzden konuşulması çok önemli.

"KÖTÜ BİR ÇOCUKLUK PEK ÇOK ŞEYİ BELİRLER"

Depresyonu neler tetikliyor?

Bazen insanlar durup dururken de depresyona girebilir. Yani biyolojik de olabilir. Bunun haricinde kötü bir çocukluk geçirmiş olmak sonrasında pek çok şeyi belirler.

Her gün bir şeylerin olduğuna tanıklık ediyoruz ve her seferinde nasıl delirmedik diyoruz. Nasıl oluyor da delirmiyoruz? Ya da bir şey oluyor da biz farkında mı değiliz?

Tabii ki çok fazla şeye maruz kalıyoruz. İşte bugün Dünya Ruh Sağlığı Günü tamam ama 10 Ekim katliamı yıldönümü var, tezkere çıktı çocuklar savaşa gidiyor, genç bir kadın öldürülmüş üzerinde şaibeler var. Yani çok uzun bir liste var. Tümce olarak sıraladığımız şeylerin her biri çok zorlayıcı ve bunların her birine maruz kalmak insanları etkiliyor.

Bu durumda ne önerirsiniz?

Benim insanlara önerim kendilerini dinlemeleri. Çünkü taşıyamayacak duruma gelmek mümkün. Bu tükenmişlik yaratmaya çok aday bir durum. Sürekli empati yapmak bir süre sonra kişiyi empati yapamaz hale getirir.

Peki kendimizi nasıl koruyacağız?

Kendinizi dinleyerek koruyacaksınız. Neyle ne kadar empati yapabiliriz tartarak koruyacaksınız.

Şunu hatırlamakta yarar olabilir; Biz son zamanlarda ne kadar kötü oldu diye konuşuyoruz ama dünyada kötülük açlık, kıyımlar hep vardı.

"ÜLKEDE TURİST GİBİ GEZİYORUZ"

Yani ne zaman bu kadar zalim olduk değil hep zalimdik…

İnsanın içinde zalimliğe dair çok ciddi bir eğilim var. Bunun adını koymamız lazım. Bu zalimlikten onu alıkoyan şey diğerinin tanıklığı. “Bu yapılan zalimlik” diye adının konuyor olması. Görüyor olmak, ifade ediyor olmak çok önemli, fakat insanın taşıyamayacağı bir yer vardır. Taşıyamayacağı yere geldiğinde yaptığı şey sıfır faydaya dönüşecek. Dolayısıyla insanın kendini dinliyor olması lazım.

İyi olmadığını fark ettiğinde ne yapacak?

Yaptığı şey neyse azaltacak. İnsanın nasıl ki fiziksel bir kapasitesi varsa, ruhsal enerjisinin de bir kapasitesi var. O kapasiteyi görmezden gelerek bir şey yapmaya çalışmak kendine kötülük etmek.

10 Ekim Katliamı’nın yıldönümündeyiz. Fakat hayatımızda bir şey değişmemiş görünüyor. Bütün bunlar bizi nasıl etkiliyor?

Bu ülkenin 10 Ekim’den önce de belirli aralıklarla tekrarlanan üzerine düşünülmeyen, konuşulmayan bol sayıda travması var. Yaşananlar üzerine düşünmeme, hatırlayamama nedeniyle Türkiye belleksiz bir toplum. Ülkede, bir turist gibi geziyoruz.

Bir travmadan sonra bireysel olarak olmamış gibi yapmak mümkün değildir ama hatırlamak o kadar şiddetli bir huzursuzluğu ve çaresizliği canlandırır ki insanlar hatırlamamaya gayret ederler.

Örneğin deprem olalı iki hafta oldu. Deprem korkumuz hortladı. İlk birkaç gün bütün gündem buydu. Sonra yeniden eski halimize döndük.

Bu konu üzerine düşünmek huzursuzluk verici olduğu için, huzursuzluktan korunmak için üzerine düşünememek gibi bir tercih var. Şu anda depremden korkuyor olmak varlıklı insanların lüksü. “Biz korktuk depremden bir süre Bodrum’daki yazlıkta yaşayacağız”, ya da “evi değiştiriyoruz uzak diye bilmem ne köydeki villaya gitmiyorduk artık ordayız”. Korkabiliyorlar çünkü varlıklı insanların ellerinden bir şey geliyor. Ama finansal anlamda hayatını ucu ucuna sürdüren geniş bir kesim için işler zor.

Hukuki süreçlerin işlememesi bizi nasıl etkiliyor?

İnsanın adalete ihtiyacı var. Bu ruhsal bir ihtiyaç. İnsanın zalimlik tarafını yönetebilmesinin yolu da adil bir dünyada yaşadığına, adaletin olduğuna inanabiliyor olması. Yoksa “adalet yok yaptığı yanına kalıyor” duygusu insanın kendi içsel denetim mekanizmalarını kullanmasını çok zorlaştırabilir. Tekinsiz dünya yani dünyada güvende olmadığımız hissiyatı ağızdan kolay çıkıyor ama duygusu itibarıyla çok ağır. İnsan dünyada güvende olduğunu hissedebilirse ancak ben şu romanı okumaya başlayayım, dil öğreneyim, spor yapmaya başlayayım diyebilir. Bunların her biri için “ben buraya köklendim, ben buradayım” demek lazım. Yoksa her an kapı dışarı edebilecek bir duyguyla yaşam kurmak mümkün değil. Dünyada güvende olduğumuzu hissetmeye ihtiyacımız var, onun için de adaletin yerine geldiğini hissetmeye ihtiyacımız var.

"KONUŞARAK İYİLEŞİLİR"

Cinnet deyip duruyoruz. Toplumsal cinnet diye bir şey var mı?

Cinnet diye bir şey yok. Bu kişinin saldırganlığını kavramsallaştırarak meşrulaştırmaya yarayan bir durum. “Cinnet geçirdiği için karısını öldürdü”. Öyle bir şey yok. Bir mazerete, gerekçeye dönüşüyor, öyle bir şey yok. Sıkıysa hâkime cinnet geçir.

Son olarak intihar vakalarına geri dönersek, geride kalanlarda yani yakınlarda da izler kalıyor değil mi?

İntihar ile yakınlarını kaybedenler de çok sıkıntı yaşarlar. Yas var, özlem var, hüzün, suçluluk, kızgınlık var. Kavrayamama idrak edememe hali var. Bu insanların biraraya gelebileceği bir platform olması hepsine iyi gelebilir. Birinin öyküsünü dinlediğinde suçu olmamasına rağmen kendisini nasıl suçladığını görmesi, kendisinin de suçlu olmamasına rağmen kendini nasıl suçladığını görmesine yardımcı olur.

Aynı acıyı paylaşan insanların aynı yerde olması o acıyı tekrar tekrar konuşmalarını sağlamıyor mu? Bu iyileştirici bir şey mi?

Konuşarak iyileşilir. Bundan hiç şaşmamak lazım. Konuşulamayan sakattır. Konuşmayı en kolaylaştırabilen unsurlardan biri ne konuştuğunuzu anlayabileceğini bildiğiniz birileriyle konuşmaktır. Böyle bir şeyi yaşamamış birilerinin bunu kavraması çok zor olacaktır.


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.