Haftalık Bağımsız Gazete 16 Eylül 2019

“Kadınlar Günü sevinçle kutlansa…”

Oyuncu Ezgi Çelik, “ 8 Mart’larda burukluk ve sevinç bir arada oluyor. Onu sevince döndürmek bana daha hoş geliyor” diyor

“Kadınlar Günü sevinçle kutlansa…”
Gökçe UYGUN

“Yok! Deli değilim… Ucundan kıyısından bile geçmedim. Çok şükür. Siz öyle bir baktınız da ben gülünce, ondan söyleyeyim dedim. Ben diyeyim size nereden bu kahkaha; annemden. Zaten garipçe, ezikçe – ne verirsen – hepsi annemden, maşallah! Şans desen şans, kısmet desen kısmet, huzur, sağlık, mutluluk, hep aileden, hepsi aileden…”

Bu sözler tiyatro sahnesindeki kadın karakter Hoşdeng’e ait. Türkiye’deki şiddet mağduru onbinlerce kadından biri. Oğlunu diğer tüm tanıdığı erkeklerden farklı yetiştirmeye çalışıyor. Şarkı söylemeyi çok seviyor, yaşama gücünü de oradan alıyor..

Hoşdeng’e ses veren ise oyuncu Ezgi Çelik. Bu seneki 8 Mart Dünya Kadınlar Günü röportajımızın konuğu. Kadıköy sakini oyuncu Çelik ile oyunun Anadolu yakası durağı olan Kadıköy’deki Entropi Sahne’de buluştuk, hem Hoşdeng’i hem kadınları hem Kadıköy’ü konuştuk.

  • Hoşdeng, nasıl bir ihtiyaçtan yahut dürtüden ortaya çıktı?

Kadına şiddet elbette ki sonuna dek savaşılması gereken bir durum. Fakat ben bu konuda  ‘kadının ne yaptığı’ sorusu aklımdaydı, işin hep o tarafıyla ilgileniyordum. Bir gün anneannemde otururken televizyonda bir kadını gösterdiler haberlerde. Kadının adını duydum. (Çilem Doğan) Çok şaşırdım, bir anne kızına nasıl bir isim koyabilir diye… Buradan doğru kafamda bir hikaye şekillenmeye başladı. Hoşdeng de oyundaki kadın karakterin gerçek adı değil. Hoş sesinden dolayı o lakabı almış.

  • Nasıl bir hazırlık süreci geçirdi oyun, seyirciyle buluşmadan evvel?

Geçen sene Şubat’ta ilk kez oynadık, yani 1 yıl oldu. O zamandan bu yana da 20 civarı sahneleme yaptık. Ama geçmişi daha eski. Tiyatrocu arkadaşım (oyunun yönetmeni) Ani (Haddeler Pekman) ile kendi oyunumuzu yapmayı istiyorduk zaten. Ben de zaten içten içe bu oyunu yazıyordum. Ani bir gün ‘yerli, bizden bir iş’ yapalım diyince ben de bu hikayemden bahsettim. Sonra da çalışmalara başladık, dramaturg Bilgesu Kasapoğlu’yla çalıştık. Oyunun ön hazırlığı 2 seneye yakın sürdü.

  • Nasıl bir kadın Hoşdeng? Adı neden bu ve neden şarkı söylüyor?

Toplumda gördüğünüz her türlü şiddeti yaşamış bir karakter kendi hayatında. Kadına şiddet meselesini Hoşdeng’in kendi gözünden anlatıyoruz. Hayatı boyunca ifade edemedikleri var. Bu nedenle kendine bir yöntem buluyor; şarkı söylemek… Acı çektiği zaman, şiddet gördüğü zaman şarkı söylüyor. Bu ismi de hapishanede kaldığı dönemde alıyor.

  • Kadına şiddet konusunda sanatın pek çok dalında onlarca yapıt var. Bu oyunun farkı  ne, ne diyor Hoşdeng seyircisine?

Aslında mesele, kadına şiddet noktasında bir kadının bu durum karşısında ne yaptığı yahut aslında ne yapamadığı… Yani topluma kadar karşı ne kadar dik durabiliyor… Hoşdeng’in hayattaki nihai amacı oğlunu korumak… Oğlu, kendisinin hayatta karşılaştığı o kötü adamlara benzemesini istemiyor. Fakat oyunun sonunda görüyoruz ki buna engel olamıyor. Bir şekilde o toplumun getirdiği şeye tek başına karşı koyamıyor…

  • Yani oyunun umutsuz bir finali mi var?

İpucu vermeden söyleyecek olursam; Hoşdeng bir hamle yaparak, diğer bütün kadınları kurtarmak adına kendi hayatını feda ediyor…

  • Bir kadın oyuncu olarak bu konuyu dert edinmişsiniz belli ki böyle bir oyun çıkarmışsınız.

Evet demin de dediğim gibi ben bu meselede kadınların nerede durduğuyla daha çok ilgiliyim. Mesela anne ne demek bizim toplumumuzda? Sonuçta bütün bu adamları bir anne yetiştiriyor. Şiddet gören, kocası tarafından başkalarına satılan, çok ağır şeyler yaşayan kadınların hala o evlerde yaşamaya devam ettiklerine şahit oluyoruz. Çoğunun savunması da ‘oğlum için, kızım için…’ Ben de buradan yola çıktım.

  • Peki izleyicinin, özellikle de kadınların tepkisi nasıl oldu? Tam da bu tarif ettiğiniz kadınlardan izleyen oldu mu?

Geçen sene Şubat’ta ilk kez oynadık, yani 1 yıl oldu. O zamandan bu yana da 20 civarı sahneleme yaptık. Geri bildirimler, sahneye göre yani izleyen kitleye göre değişiyor. Avrupa yakasında Sahne Pulchérie’de, burada da Entropi’deyiz. Bu iki salondaki seyirci kitlesinden  farklı olarak Kartal'da oynadım mesela. İzleyici bambaşkaydı, benim için çok etkileyiciydi. Hoşdeng’e benzer şeyler yaşayan kadınlar vardı orada. Mesela benim metni yazarken çok hissettiğim anlara reaksiyon veren tek izleyici burada orada oldu.

Hoşdeng, hikayesini kimi zaman mizahi bir dille anlatıyor. Mesela bazen burada (Entropi’yi kastediyor) oynadığımda seyirci kendini rahat bırakıp bu bölümlerde gülmüyor mesela. Nasıl desem, ‘kendini entellektüel hisseden seyirci’, bu kadın halinine gülmemesi gerektiğini düşünüp kendni tutuyor sanırım. Ama tam aksine Kartallı kadınlar  gülmekten yıkıldı. Tam da varmak istediğim nokta o. Yani, o şiddet gören kadınlar, meseleye sürekli bizim durduğumuz trajik yerden bakarlarsa o hayatı yaşamaya devam etmeleri zor.

  • Erkek şiddetinin daha ziyade düşük sosyo-ekonomik kesimde yaşandığı yanılgısından hareketle, belki Kadıköylü seyircinin de içinde bu durumu bizzat yaşayanlar ve oyunu izlerken bununla yüzleşmekten imtina edenler vardır belki.

Evet evet, o da olabilir. Yaşıyorlar ve bunu itiraf edemiyorlardır belki. Kartal'daki izleyici o kadar açıktı ki. Onlar da bu şiddeti, yaşadıklarını gizlemiyorlar. Mesela oyun boyunca çok ağlayanlar da oldu. Kadıköy’de ya da Beyoğlu’nda oynadığımda seyirciden bazen hiç reaksiyon alamadığım oluyor. Herhalde beğenmediler diyorum kendi kendime. Ama öyle olmadığını oyun çıkışı beğeni sözlerinden anlıyorum. Demek ki başka bir bastırma durumu oluyor, muhtemelen dediğiniz gibi.

  • Bir Hoşdeng bursu olacakmış. Nedir o?

Evet, bunu çok önemsiyorum. Önce şunu söyleyeyim normalde Türkiye’deki stk, vakfı ve derneklere mesafeli duran, pek inanmayan biriyim. Ama Türk Eğitim Vakfı müthiş bir yer. TEV ile Safiye Ayla belgeseli zamanında tanışmıştım. Onlara çok inanıyorum. ‘Hoşdeng Bursu’ teklifiyle gittim, onlar da kabul ettiler. Bu bursun tanıtımı 9 Mart’ta Sahne Pulchérie’de yapılacak, sonrasında da oyunu sahneleyeceğim. Gelirin tamamı bu fona aktarılacak. Sonraki tüm sahnelemelerin (mesela en yakın 11 Mart'ta da Entropi Sahne’de) gelirinin de bir kısmı yine fona gidecek. Gelecek sezon okullar açılmadan önce, fonda toplanan meblağ öğrencilere burs olarak kullanılacak.

  • Oyunu İstanbul dışında da sahneleyecek misiniz?

Evet, Anadolu'ya gitmek çok istiyorum mesela. Orada nasıl bir karşılık bulacak, merak ediyorum.

  • Anladığım kadarıyla Hoşdeng güçlü bir kadın, keza siz yine güçlü bir kadın olan Safiye Ayla’yı canlandırmıştınız bir belgeselde. Bu tarz rolleri özellikle mi tercih ediyorsunuz?

Bu ülkede muhteşem kadınlar yaşamış ve sanat yapmış. Her alanda müthiş kadın hikayeleri var. Biz şu an onların yanına yaklaşamayız! O belgeselden sonra çok heyecanlı ve istekliyim diğer kadınları da oynamak için. Keşke karşıma hep bu tarz kadın hikayeleri çıksa…

  • Biz de bu röportajı 8 Mart Kadınlar Günü vesilesiyle yapıyoruz. Eski bir röportajınızda size “Türkiye’de kadın tiyatrocu olmanın karşılığı nedir?” diye sorulmuş, siz de “Budur. Sana bu sorunun bu şekilde geliyor olmasıdır...” demişsiniz. Açıkçası, ‘kadın bir gazeteci’ olarak  böyle ‘kadın’lı sorular sormak bana da tuhaf geliyor ama…

İnsanın hiç aklında yokken birden ‘Ay ben kadınım’ diye düşündürtüyorlar! (gülüyor) Mesela erkek oyunculara ‘Oyuncu olmak nasıl’ deniyor, ‘Erkek oyuncu olmak nasıl*’ diye sorulmuyor.  Ama biz kadınlara soruluyor, ona çok bozuluyorum.

  • İşte bir 8 Mart’ı daha bunları konuşarak karşılıyoruz. Peki, 8 Mart sizin için ne ifade ediyor?

Belki bana kızacaklar ama ben hiç 8 Mart’larda sokakları atılıp, Taksimlere çıkıp yürüyüşlere katılan birisi olmadım. Kendimi o şekilde ifade edebildiğimi düşünmediğim için katılmıyorum. Öyle ifade edebilmek başka bir şey, onlara saygı duyuyorum tabii ki.

Evet kesinlikle kadınların hak mücadelesi sürmeli, kadına şiddet gibi konularla mücadele edilmeli. Ama bir yandan da 8 Mart’larda bir kısım da, kadınların ne kadar harika şeyler yaptıklarını söylesin istiyorum. Kimi kadınlar ne zor hayatlardan ne başarılar çıkartıyorlar. Yani daha pozitif bir yerden de yaklaşmak mümkün bu konuya. 8 Mart’lar –özellikle bizim gibi bu durumları ağır yaşayan toplumlarda- matemli bir kutlama gibi oluyor. Yani burukluk ve sevinç bir arada oluyor. Onu böyle tamamen sevince döndürmek bana daha hoş geliyor. Bu benzetmemden hoşlanırlar mı bilmiyorum ama LGBT’nin başardığı şey gibi mesela. Onlar kendi günlerinde nasıl bir şevk içindeyseler o şekilde… Kadınların da bugünün bu yönüyle ilgilenmesi bana daha umut verici geliyor çünkü asıl umut lazım bize…

  • Biraz da Kadıköy’ü konuşalım. ‘Buralı değilim ama burada yaşıyorum’ dediniz.

Kanlıca’lıyım, Boğazlıyım ben aslında. Fakat Kadıköy ile hep bir ilişkim oldu. Mesela ilkokulu burada okudum, hep gelip gittim buraya. Craft Tiyatro’da oynuyordum Cihangir'de başladık. Sonra dediler ki ‘biz Kadıköy'de yer açıyoruz’. O zaman başta bir şaşırmıştım. Halbuki o rüzgar esmeye başlamıştı. Sonra zamanla pek çok sanatçı, oyuncu, tiyatro filan buraya gelmeye başladı, başladık. 4 yıl önce Moda’ya taşınınca daha iyi görmeye başladım.

  • Nasıl yorumluyorsunuz bu değişimi? 

Oyunlar, tiyatrolar, kültür ve sanat faaliyetleri hep burada. Şahane! Beni sadece şu tedirgin ediyor; İstanbul'da artık hiçbir yer kalmadığı için (bir Beşiktaş var, bir de tam karşısı burası) buradaki bu nüfus patlamaları bir yığına dönüşür mü sorusu var… Yani kötü bir şey olmasın da gözler buraya dönmesin…

  • Siz de bu kültür sanat dünyasının bir insanı olarak, böyle bir yerde yaşamak nasıl hissettiriyor?

Kanlıca’da doğup, uzun zaman Levent'te yaşamış biri olarak, Kadıköy’ün kültür alanında bir farkı odluğunu, buradaki seyircinin daha ilgili olduğunu hep düşünmüşümdür. Burada eskiden beri böyle bir gelenek vardı, bu şimdi daha aktif hale geldi. Mesela çok sayıda tiyatro açıldı ki daha da açılacak. Kendi arkadaş eçvremden biliyorum, tiyatro ya da kafe açmak için yer bakınan çok kişi tanıyorum. İlginç bir şekilde de kimse buradan vazgeçmiyor. Hani bir yerde bir şey çok olunca, ‘Ya orafda çok var artık, bir de biz gitmeleyim’ filan denir ya, Kadıköy için bu tam tersi..

Burada yaşamaktan, çalışmaktan memnunum çok. Evimden çıkıp kahvemi alıp 3 adım atıp cidden 3 adım hatta (gülüyor) Oyun Atölyesi’ne gidip sahneye çıkmak, oyun sonrasında hemen bir mekana oturup arkadaşlarla sıcağı sıcağına oyunun kritiğini yapmak filan…

  • Geçen hafta röportaj yaptığım yönetmen Ali Bilgin, ‘Moda, Türkiye gerçeği değil’ diyor. Ne dersiniz, katılır mısınız? Yani şunu sormak istiyorum aslında, evet burada belirli bir sanat ortamı var. Sizler de bunun içindesiniz. Ama sanat ‘dünyaya bir şey deme’ işi ise, Kadıköy’le sınırlı kalmak onu köreltmez mi?

Bir şey üretirken o karşılık bulacak mı bulmayacak mı kısmında sadece Kadıköy’ü baz alamayız elbette. Ali Bey'e kesinlikle katılıyorum. Burası Türkiye gerçeği değil tam tersine, gerçeği başka olduğu için burası tercih ediliyor. Burası korunaklı bölge. Bir şeylerden uzaklaşmak istediğinde nefes alabileceğin bir yer…


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.