Haftalık Bağımsız Gazete 31 Temmuz 2021

Ehrenburg: Dipten Gelen Dalga

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta İlya Grigoryeviç Ehrenburg ile devam ediyor

Ehrenburg: Dipten Gelen Dalga
Leyla Alp

“Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesinde bu hafta ünlü Rus yazar İlya Grigoryeviç Ehrenburg var

İLYA GRİGORYEVİÇ EHRENBURG (27 Ocak 1891- 31 Ağustos 1967)

Ünlü Rus yazarı, gazeteci ve siyasetçi İlya Grigoryeviç Ehrenburg, 1891 yılında Kiev'de doğdu. 1905 devriminin ardından, arkadaşı Buharin'le birlikte ilerde Bolşevikleri oluşturacak olan gruba katıldı. 1908 yılında tutuklandı. Aynı yıl Fransa'ya iltica etti. 1910 yılında Paris'te bir şiir kitabı çıktı. 1914 - 1917 yıllarında Rusya Sabahı gazetesinin muhabirliğini yaptı. 1917 Martı’nda Rusya'ya döndü. 1921 yılından 1930 yılına kadar Paris'te yaşadı. 1930 yılında tekrar ülkesine döndü. 1923 yılından başlayarak da İzvestiya'nın muhabirliğini yaptı. 1930 yılından sonra sürekli olarak SSCB'de yaşadı. 1941’e kadar  İzvetisiya gazetesinin savaş muhabirliğini yapan yazar İspanya İç Savaşı’na da katıldı.

Gazetecilik ve roman çalışmaları dışında; makale, gezi yazısı, anı ve öykü de yazan Ehrenburg, 1967’de öldüğünde ardında Paris Düşerken, Fırtına ve Dipten Gelen Dalga’dan oluşan üçleme dışında, çok sayıda eser bıraktı. Yazarın en büyük eseri sayılan bu “üçleme”, 1936-1952 yılları arasında dünyanın politik durumuna ışık tutmaktadır. Yüzyılın en büyük romanlarından sayılan ve sayısız dilde basılarak milyonlarca insan tarafından beğeniyle okunan bir klasik olan üçlemenin Evrensel Basım Yayın tarafından yayımlanan Dipten Gelen Dalga kitabının 1. cildinden bölümleri okurlarımızla paylaşıyoruz.

DİPTEN GELEN DALGA

(…)

Olga olsaydı, Minaev'in, “Yüreğimi kediler tırmalıyor” sözlerini sırf maskaralık olsun diye söylemiş olduğunu çok iyi anlardı. Savcı Morrey ise bunu anlamadığından, tutuklunun hareketleri karşısında aklı duracak gibi oluyordu. Kendisine gösterilen belgeleri okuyan Minaev bir kahkaha attı:

-  İnsanın işinin hep iyi gitmesi, her konuda başarı kazanması olanaksızdır. Sizin terziye söyledim: Çok güzel yol yapıyorsunuz siz, ama sürüyle de zayıf yanlarınız var.

-  Ne yolu? diye sordu savcı. Ne ilgisi var yolun şimdi?

-  Hiçbir ilgisi yok. Ama laf aramızda terzileriniz olağanüstü çalışıyorlar. Düşünün bir kez: Düğmesini diksinler diye bir ceket veriyorsunuz kendilerine, bir de bakıyorsunuz ki, ceketin içine neler neler dikmişler. Böyle artistlerin heykellerini dikmeli polisiniz.

- Sizden konuşma biçiminizi değiştirmenizi ve asıl soruna dönerek, üzerinizde bulunan yönergelerden söz etmenizi rica ediyorum.

-  Demin söyledim size: İnsanın her konuda işi rast gitmez diye. Terziler sizde edebiyatçılardan daha iyi çalışıyor. Bu belgeye ilişkin bir şey söylemeyeceğim size. Gerçekten de, şimdi size Tennessee'deki fabrikaları havaya uçurmakla değil, Stalingrad'da fabrika kurmakla uğraştığımızı söylesem bana inanmazsınız. Siz, büyük bir olasılıkla Stalingrad'da bulunmamışsınızdır: Bunun yerine her gün Times ya da Herald okumuşsunuzdur. Yalnız, şu önünüzde duran “yapıt”ın biçimi üzerine dikkatinizi çekmek cesaretinde bulunacağım. Yazar, “Siyasi Komiser Bikov”un bana yardıma geleceğini yazıyor. “Bikov”, kuşkusuz çok yaygın bir soyadı, ama siyasi komiserlik bizde uzun zaman önce kaldırıldı. Eğer bu gülünçlük sizi ikna etmiyorsa, son paragrafa bir göz atmanızı rica edeceğim.

Rusça metinde deniliyor ki: “Raporlar, Tümen Generali Puçkovski'ye sunulacaktır.” Bu aslı astarı olmayan sabotajlarla ilgili raporları kime sunacağımı anlayamadım ben. Çünkü siyasi komiserlik gibi, tümen generalliği diye de bir şey yoktur bizde.

-  Beni ordunuzdaki ünvanlar değil, Birleşik Devletler'de neyle uğraştığınız ilgilendiriyor.

-  Merakınızı gidermeye hazırım. Ticaret temsilciliğinin hukuk danışmanı olarak tam dört aydır ülkenizdeyim. İki tane anlaşma imzaladık, bu anlaşmalardan biri, ilgili firmanın siparişini yerine getiremeyeceğimizden dolayı feshedildi. Görevimin yanı sıra İngilizcemi ilerletmeye çalıştım, ama gördüğünüz gibi henüz çok iyi olmaktan uzak. Arada bir sinemaya gittim ve son olarak bir elbise sipariş etmek aptallığında bulundum.

-  Sizi tutuklamak zorundayım Mr. Minaev, suçüstü yakalandınız siz. Eğer gerçekten hukukçuysanız sizi nelerin beklemekte olduğunu bilmeniz gerekir. Şaka yapılacak sıra değil.

-  Sizinle aynı fikirdeyim. Ancak bu, şaka değil, içler acısı bir trajedidir. Benim açımdan içler acısıdır; çünkü tutuklu bulunmaktan hoşlanmıyorum; sizin yurttaşlarınız açısından içler acısıdır; çünkü insan Marksist olabilir, pragmatist olabilir, hatta Babtist olabilir, ama düzenbaz olamaz, olmamalıdır.

Konuşmanın başında savcı alaylı alaylı gülümsüyor, elindeki kurşun kalemle masaya vuruyordu; şimdi ise sabrı tükenmiş, hatta boynu kıpkırmızı kesilmiş ve şişmişti; dar yakalığı şişen boynunu sıkıyordu:

- Şu anda içinde bulunduğunuz ülkenin ulusunu aşağılamaktan men ederim sizi!

- Kimseyi aşağılamak istediğim yok. Ben gerçekten hukukçuyum ve bu... terzilerin sizi ne denli güç bir duruma soktuklarını çok iyi anlıyorum. Ne yapıp yapıp Amerikalıları bize karşı kışkırtmak istiyor bunlar... Savaş yıllarında siz ne yapıyordunuz bilmiyorum, ama ben Stalingrad'daydım. İlk Amerikalıyla nasıl karşılaştığımı bugünkü gibi anımsıyorum. Dokuz yüz kırk beş Nisanındaydı. Bir tutsak kampını almıştık. Boynuma sarıldı vatandaşınız, güldü, "Gelmekle öyle iyi ettiniz ki..." dedi. O zamanlar Amerikalıların beni hapse atacakları aklımın köşesinden bile geçmezdi. Elbette yalnızca beni amaçlıyor değil bu hareket. Sıradan bir insanım ben. Ama siz onların cebime bu küçük kâğıt parçalarını niçin koyduklarını gerçekten anlamıyor musunuz? Sizin rejiminiz benim hoşuma gitmeyebilir, bizimki de sizin. Ama bombalarla yok olanlar rejimler değil, küçük çocuklar…

(Syf 140-142)

Konukları gittikten sonra Neales elinde piposuyla uzun süre oturdu koltuğunda. Uyumak istemiyordu canı; sigara tabakalarını gözden geçirmeye başladı tek tek. En sevdiği tabakaya gelince durdu, bakmaya başladı: Bu, Sévres markalı, fağfurdan, minicik bir tabakaydı; üzerinde, iki güvercin resminden başka altın harflerle yazılmış şu yazılar göze çarpıyordu: “Birbirimizi seviyorduk. Beni bağışla. Fernand.” Tabakanın üzerindeki resmin inceliği büyülüyordu Neales'i. Bu resim ve yazıların ne anlama geldiğini çok düşünmüştü. Ona öyle geliyordu ki, çok güzel ve havai bir kadının giz açımıydı bu yazılar; tabakayı, aldattığı Fernand'a ölürken armağan etmiş olmalıydı. Büyüleyici, olağanüstü bir parça!.

Birden aklına bir düşünce saplandı: Bu tabaka da yok olacaktı. Savaş çıkacak olursa eğer her şey yok olacaktı... İnsanlara acımıyordu Neales, hatta kendisine bile... Onun acıdığı tek şey şu minik fağfur tabakaydı. Belki de... Belki de savaş olmaz, her şey iyi biter?.. Aptallık bu, şu gevşek Fransızlar gibi düşünmeye başladım galiba? Savaş kaçınılmaz, kesinlikle olacak. Yılmak, gerilemek yok! Şu güzelim tabakaya yazık olacak yalnızca: Böylesi bir daha yapılamaz.

(Syf 177)

 (…)

Savaş bitmişti ve yeni bir güne başlamak gerekiyordu: Ama sabah kapalı, soğuk, asık yüzlüydü. Çevresinde değişiklikler görüyordu Mado; yüreksizlikler, haksızlıklar görüyordu. İşgal günlerinde Almanlara yaltaklananlar, bugün zenginlemişler ve bunlar yolda mimlenmiş bir tanıdığa rastladıkları zaman, korkup yollarını değiştiriyorlar, bağıra çağıra vatanseverliklerinden söz ederek komünistlere kara çalıyorlardı. Ve Mado, Mickey'nin ölmeden az önce söylediği bir şarkıyı anımsıyordu sık sık:   

Ötekiler karşılayacak güneşi.  

Şarkı söyleyip içecekler sabahlara dek

Ve belki de hiç akıllarına bile gelmeyecek,

Nasıl, ama nasıl isterdik biz de yaşamayı.

Evet, işte bu insanlar içip şarkılar söylüyorlar, yeniden Savoie ya da Limousin'de tatillerini geçirebileceklerine seviniyorlardı. Serge Lifar'ın Opera'da yeniden dans etmeye başlamış olması, Amerikan sigaralarının yakında satışa çıkacağı ya da “Tour d'Argent”da savaştan önce olduğu gibi yeniden yemek yiyebilecekleri, üzerinde durup konuştukları başlıca konulardı...

Mado'nun şaşkına dönüp sersemlediği bir andı. O en korkulu günlerde onu Berty'nin evinden çekip ayıran, içindeki ateş olmuştu: Şimdi yine o ateş kurtarıyordu onu.

 (Syf 207-208)

(…)

Sablon odasına girince Krilov yine de gülümsedi: Başkalarının önünde gevşemek yok! Fransızın yüzüne bakarak:

- Pek iyi görünmüyorsunuz? dedi. Hasta mı oluyorsunuz yoksa? Tedavi edilmelisiniz o zaman... Herhalde iyi dinlenmediniz, Moskova'da yazlar çekilir gibi değildir, yeterince yeşilliğe sahip değiliz daha...

-  Yarın gidiyorum. Vedalaşmaya geldim. Bretagne'a, ailemin yanına.

- İşte bu çok güzel! Havası çok güzeldir herhalde oraların? Okyanus, iyod... Ee, nasıl, hoşnut kaldınız mı bari buralardan? Gezebildiniz, bir şeyler görebildiniz mi?

- Açık konuşmak gerekirse, hiç iyi değildim burada. Bir sürü şey yitirdim, oysa hiçbir şey bulamadım.

   Krilov kuşkulu kuşkulu süzdü onu

Ne yitirdiniz ki burada? Belki de ajansınızı, ha?

- Kendimi.

Hemen pişman oldu bunu söylediğine: Ne gereği vardı şimdi bunun? Gülecektir bana. Ama Krilov çok ciddiydi.

-  Anacığım hacıydı benim, İncil okurdu çocukluğumda bana durmadan. Güzel bir şey anımsıyorum onun okuduklarından: Tahıl, çimlenmek, yeşermek için ölürmüş. Belki sizde de olan budur? Benim şimdi yaşıyor olmam da aynen buna benzer bir durumun sonucu. Kırk yıl kadar oluyor, ölecek gibiydim...

- Kim kurtardı sizi?

- İnsanlar... Bir öğrenciyle tanıştım, beni arkadaşlarına götürdü, on kadar vardılar... O zamana kadar düşüncelerim hep kendimle ilgiliydi. Gerçek neredeydi? Eğer öleceksen, öleceksin demektir, hiçbir şeyin yararı dokunmaz sana artık... Ve buna benzer şeyler, çok iyi bildiğiniz o klasik repertuar yani... Oysa orada gördüğüm insanlar kendilerini düşünmüyorlardı. Tamam, dedim, buldum.

- Neyi bulmuştunuz?

- Halkı. Kendimi. Tıp şimdi olanca gücüyle insan ömrünü uzatmaya çalışıyor. Kuşkusuz bu çok önemli bir şey. Ama insan ne kadar uzun yaşarsa yaşasın, bilincinde ölümün kaçınılmazlığı kavramı yine de kalıyor. Oysa ölümsüzlük diye de bir şey var...

 - Herhalde hacı olan annenizin düşüncesiydi bu?...

- Hayır, o inanırdı, bense biliyorum. Ölümsüzlük insanlardadır, hayatın kendisindedir, onun anlamını kavrayabilmekte, bir başkasının, senin fikirlerini kuşakların bayrak yarışında sürdürmesindedir. Geçenlerde Heraklit üzerine yazılmış bir kitapçık okuyordum. Son derece ilginç bir tip! Onun çalışmalarıyla, bulgularıyla, bizim bugün üzerinde çalıştığımız her şey arasında doğrudan bir bağ var. Oysa tamı tamına yirmi beş yüzyıl geçmiş aradan.

Sablon gülümsedi:

- Gorki'nin Çehov'la ilgili anılarını okumuştum. Gorki bir gün sessizce Çehov'a yaklaşıyor. Bir bankın üzerine oturmuş olan Çehov, Gorki'den habersiz, şapkasının içinde güneşin yansısını yakalamaya çalışıyormuş... Bu, hepimizin yaptığı, insanca bir şey... Ama siz mutlu bir insansınız, çünkü o güneş ışığını yakaladığınızı sanıyorsunuz. Sizin için bir tek gerçeklik var. Hatta şu anda bile Heraklit'i örnek göstererek ilkelerinize ne denli bağlı olduğunuzu gösterdiniz. Niçin, örneğin Pirron değil de, Heraklit?.. Bana kalırsa herkesin kendine göre bir gerçeği var...

(510-511)


İlgili Galeriler
Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.