Son yolculuğa şefkatli bir yoldaş...

Modern dünyanın "görmezden geldiği" ölüm gerçeğiyle barışmak ve son yolculukta yalnız kalmamak mümkün mü? Berna Köker Poljak ve Melike Özgökçen, Türkiye’de yeni filizlenen "Ölüm Eşlikçiliği" (Death Doula) hizmetini anlatıyor.

30 Ocak 2026 - 09:39

 “Eskiden insan biliyordu (yahut belki de seziyordu) ki, meyvenin çekirdeğini taşıması gibi, ölümü kendi içinde taşımaktadır.”

Avusturyalı şair ve romancı Rainer Maria Rilke’nin bu cümlesi, Eşlik | Yas ve Ölüm Süreçlerinde Destek Hizmeti’nin sosyal medya sayfasında yer alıyor. Zira Eşlik’in konusu ölüm… Türkiye’nin ilk ölüm eşlikçilerinden (ölüm doulası, ölüm arkadaşı) Berna Köker Poljak ve Melike Özgökçen, tabu olarak görülen ölüm gerçeğini yaşamın merkezine taşıyor. Eşlik adını verdikleri bu oluşumla, son yolculuğuna hazırlananlara ve yas tutan ailelere hem pratik hem de manevi bir rehberlik sunuyorlar. Hastanelerin soğuk koridorlarında ya da bireyselleşen şehir hayatının yalnızlığında, ölmekte olan kişilere ve yakınlarına sadece pratik bir organizasyon desteği değil, aynı zamanda yargısız ve şefkatli bir mevcudiyet sağlıyorlar.

Bu ilginç konuyu Berna Köker Poljak ve Melike Özgökçen’e sorduk.

  • Sizi tanımak isteriz. Ölüm konusuna odaklanan, yaşayan 2 kadın olarak Melike ve Berna kimdirler? 

Berna Köker Poljak: 1971 Ankara doğumluyum. Kendimi hatırladığım andan itibaren yaşam ve doğum - ölüm döngüsü üzerinde tefekkür ediyorum. 2018’de aldığım Ölüm Doula’sı eğitiminden itibaren Avustralya/Sydney’de bir hastanede ölmek üzere olan kişiler ve ailelerine destek oluyorum. Ölümün, yasın ve yaşlılığın yalnızca doktorların ya da hastanelerin kontrolünde olan tıbbi süreçler değil, topluluk içinde desteklenmesi gereken doğal ve insani deneyimler olduğuna yürekten inanıyorum. Bu yüzden, ölüm ve yas konularında farkındalık yaratmak ve destekleyici topluluklar oluşturmak amacıyla Avustralya ve Türkiye’de çeşitli çalışmalar yürütüyorum. Ölüm Doulalığı Programı, Ölüm Meditasyonları, Yas Çemberleri, Biyografi Yazımı, Yas ve Ölüm Bilgeliği Programı ve Ölüm Kafeleri (Death Cafe) bu çalışmalar arasında yer alıyor. Aynı zamanda üç çocuk annesi, ev ortamında daimi kolaylaştırıcı ve sadık bir antroposofi (insan bilgeliği) öğrencisiyim.

Melike Özgökçen: 1976 İzmir doğumluyum. Radyo programcılığı, dergicilik, yoga, meditasyon ve çember kolaylaştırıcılığı bugüne dek olan yolculuğumun mihenk taşlarından. Küçük yaşlarımdan itibaren yaşama dair gelişen merakım ve sorularımla, doğum-ölüm-doğum döngüsü üzerine tefekkür ediyorum. Şefkatle desteklenen topluluklar inşa ederek ölüme dair konuşmanın, kolektif ve bireysel yasların farklı şekillerde ifade bulmasının besleyici, dönüştürücü ve dayanışmacı gücüne inanıyorum. Mindfulness, şefkat, ölüm ve yas alanlarında çalışmalar sunuyorum.  Yas ve Ölüm Doulalığı (Eşlikçiliği) yapıyorum. Yas ve Ölüm Bilgeliği Platformu gönüllülerindenim.

  • Ölüm doulası olmadan önceki mesleğiniz, hayatınızın odak noktası neydi?

Köker: Hacettepe Üniversitesi İşletme Bölümü mezunuyum. 20 sene boyunca kurumsal firmaların Finans Departmanlarında çalıştım. Ancak daha önce de söylediğim gibi her zaman yaşamın ve insan olmanın anlamını sorgulayan, bu konuda okuyan ve araştırmalar yapan bir insan oldum. İnsan hikayelerinden her zaman etkilendim, bir insanın hikayesinin hepimizin hikayesi olabileceğini düşündüm. Özellikle şu an 20 yaşında olan ikinci oğlumun 2006 yılında geçirdiği nörolojik bir rahatsızlıktan sonra ilgi alanlarım bilincin gelişimi, beden-ruh-zihin bütünlüğü, iletişim ve topluluk oluşturma konularında yoğunluk göstermeye başladı.

Özgökçen: Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Ekonometri okudum. Uzun yıllar gayrimenkul-yatırım sektöründe yönetici olarak çalıştım. Halen serbest olarak proje bazlı danışmanlık yapıyorum. Kolektif yaşam, topluluklar oluşturma ve gönüllülük benim yaşamımın her anında önemli bir yer tuttu. Yaşamımın tüm köşe taşlarını içinde yer aldığım ve/veya kurulmasında bulunduğum kolektif ve gönüllü projeler oluşturdu diyebilirim. Kollektif radyoculuk, kollektif dergicilik, dezavantajlı, yoksul mahallelerde yaz okulunda gönüllü öğretmenlik. Kolektif yaşam, hayatı kolektif yaşam içerisinde deneyimleme ve anlamlandırma gayreti son derece önemli oldu hep. Bu da insanın birçok haliyle tanıştırdı beni ve birçok hikayeyle buluşturdu erken yaşlardan itibaren. İnsanın halleri ve hikayeleriyle tanıştıkça insan olma olgusu, tek başına var olabilmesinin imkansızlığı, “insan olma” becerilerimizi nasıl geliştirebiliriz ve topluluk ihtiyacı üzerine çokça düşünür buldum kendimi. 

  •  Ölüm doulası olmanız, ölüm algınızı ya da ölümle ilişkinizi nasıl değiştirdi?

Köker: Palyatif bakımda (yurt dışındaki uygulamalarda palyatif akım, artık tedavisinin mümkün olmadığı düşünülen hastaların ve ailelerin son zamanlarını daha iyi geçirmelerini hedefleyen bir yapı) çalışıyor olmak beni derinden etkileyen ve dönüştüren bir deneyim. Ancak, yaşadığımız çağda ölüme dair genel bakış açısı hâlâ onu görmezden gelmek, konuşmamak ve hatta onunla savaşmak üzerine kurulu. Ne yazık ki bu yaklaşımın izleri palyatif bakım servislerinde de hissediliyor. Ölmek üzere olan hastalar, kendi ölümlerini dile getirmekte zorlanıyor ya da hiç getiremiyor. Hasta yakınları ise sevdiklerinin artık o binadan yürüyerek çıkamayacağını bilmelerine rağmen “ölüm” kelimesini ağızlarına almaktan kaçınıyor. Ölümün yaşandığı bir yerde, ölümden bahsedilmemesi büyük bir çelişki yaratmıyor mu?

Bu konuyu anlamak isteyen herkese Philippe Ariès’in Batı’da Ölümün Tarihi kitabını tavsiye ediyorum. Yazar, 8. yy’dan günümüze Batı’nın ölümle kurduğu ilişkiyi anlatıyor, son 200 yıldır bu ilişkinin nasıl değiştiğini gözler önüne seriyor. Ona göre bu dönüşümün iki temel sebebi var: İlki hastanelerin yaygınlaşmasıyla birlikte artık sevdiklerimizi evlerimizde değil, hastanelerde kaybediyor olmamız. Günlük hayatımızın içinde hasta bakımı ve ölümle daha az karşılaşır olduk. Bu da ölümü, yaşamın doğal bir parçası olarak görme becerimizi zayıflattı. Ölüm, toplumsal bir deneyim olmaktan çıkıp yalnızca tıbbi bir meseleye dönüştü. İkincisi ise özellikle 1950’lerden sonra hayatımıza dayatılan sürekli mutluluk anlayışı. Artık herkesin her an mutlu olması gerektiği gibi bir algı var. Bu anlayışın içinde acıya, belirsizliğe, kayıplara yer yok. Kontrol edemediğimiz ölüm de bu yüzden hayatın dışında tutuluyor.

Palyatif bakımda çalışmak, içinde yaşadığım kültürün ölümle kurduğu mesafeyi daha net görmemi sağladı. Eskiden evde, sevdiklerimizin çevresinde gerçekleşen ölüm artık hastanelerde, soğuk koridorlarda ve tıbbi cihazların gölgesinde yaşanıyor. Oysa bizler, doğumu olduğu gibi ölümü de onurlandırmayı hak ediyoruz.

Özgökçen: Berna’nın dediklerine katılmakla beraber bendeki dönüştürücü gücü, canlı olmanın kırılganlığını gördükçe yaşama ve canlılığa dair büyük bir özen, hürmet ve şükran duymak şeklinde tezahür etti.

  • “Merakımız ‘Ölümden sonra yaşam var mı?’ değil.” diyorsunuz web sitenizde ama ölümü konuşup da ölümden sonrasına dair meraktan bahsetmeden olmaz. Eminim bu röportajı okuyacak olanların aklından da geçecektir bu nokta.

Köker: Odağım, ölüm kelimesinin arkasına ya da sonuna bir şey eklemeden, olduğu gibi ölüme bakmak. Ölümü, geçiş, son ya da başlangıç olarak tanımlamadan, olduğu haliyle anlamaya, onunla kalmaya çalışıyorum. Çünkü ölüm, yalnızca 'sonrası' üzerinden konuşulduğunda, gözümüzü ondan kaçırıyor, daha da kötüsü, fark etmeden, sadece “sonrası” kısmı ile kendimizi oyalayabiliyoruz. Oysa ölüm, yaşamın içinde, yanı başımızda, bizimle birlikte var. Merakım da tam olarak burada, ölümün kendisinde. 

Özgökçen: Meselem şimdi ve burada ile ilgili. Çünkü ölüm şimdi ve burada gerçekleşiyor her an… 

  •   “Yaşamla ölümü ayırt eden değil, kaynaştırmaya dair hatırlatan bir yerden yola çıkıyoruz. ‘Ölümle birlikte yaşam var’a bakıyoruz.” cümleleriniz, ‘Her canlı ölümü tadacaktır’a getirdi beni. Ölüm, canlılar aleminin eşitlendiği –belki de tek- ortak durum diyebilir miyiz? 

Köker: Evet haklısınız, ölüm her canlı için kaçınılmaz bir gerçeklik. Ölüm, bana her daim yaşama bakma daveti veriyor. Yaşadığım sürece, yaşama karşı nasıl adil davranabilirim?

  •  İnsanların genelde ölüm hakkında konuşmaktan kaçındığını biliyoruz. Sizce bu tabuyu nasıl aşabiliriz ya da aşmalı mıyız? 

Köker: Ölümle ilgili bir kitap yazmaya karar verdiğimde, ilk cümlesinin ne olacağı üzerine uzun süre düşünmüştüm. Deneyimlerime baktığımda, benim içim ölümün aslında yaşamla ilgili bir davet verdiğini fark ettim ve kitabın açılışını şu soruyla yaptım: “Yaşamaya nasıl başlayabilirim?” Hemen ardından bu sorunun bir işaret noktası olduğunu belirttim: “Ölümün yaşamın bir parçası olduğu gerçeğiyle irtibatımızı kesen hususları konuşmadan ilerlememiz mümkün değil; bu yüzden yolumuz dolambaçlı.”

Bu cümle üzerinde düşündüğümüzde, ölümün yaşamın doğal bir parçası olduğunu kabul etmek, yaşamın temel kaidelerini kabullenmek anlamına gelir. Mesele ölümü konuşma tabusunu aşmaktan çok, nasıl yaşadığımızla ilgili. Yaşam, ona karşı mücadele ederek gücümüzü kanıtlamamız gereken bir düşman değil; olsa olsa onunla iş birliği yapmamızı isteyen bir ortak. Peki, ne oldu da bu gerçeği kabullenme gücümüz azaldı? Güçlü olmayı nasıl tanımladık da yaşamla savaşmayı marifet bildik? Hayat dediğimiz şey sadece nefes almaktan ya da arzularımızı gerçekleştirmekten mi ibaret? Bu soruların üzerine düşünmeye değer. Benim için, bu sorularla birlikte yürümek, hayatı gerçekten yaşayarak öleceğimi hissettiriyor. Aksi halde, yaşanmamış bir hayatın yasını tutmak kaçınılmaz olurdu.

Özgökçen: İnsan ölümden, ölümlülükten konuşmayınca yaşamdan da eksik konuşmuş oluyor. Hem kendisiyle hem de yaşamla bağlantısında eksik kalıyor. Eğer yaşamın içinde tamamlanmak istiyorsak olabildiğince ölümlülüğümüzden ve ölümden konuşmak mecburiyetindeyiz. Bu da ölümü yaşamın zıddı olarak görmemekle olabilir. 

  •  Peki ölüm eşlikçiliği projeniz nasıl ortaya çıktı? Hangi ihtiyaç sizi yönlendirdi bu yola?

Köker: Tiziano Terzani, Atlıkarıncada Bir Tur Daha isimli çok sevdiğim kitabında bilge yaşlanan, çocuklara ölümün de içinde olduğu yaşamı öğreten babaannelerin gittikçe azaldığından bahsederek şöyle der: “İşte uygarlığımızın geldiği nokta budur. Hayatta kalmamıza, başarı kazanmamıza yarayan kavramlarla, pratik bilgilerle donanıp duruyoruz ama o bilgelik paylaşımı, ailenin ve yaşlıların hayat ve ölüm deneyimleri ile güzelleşen sisteme güvenmez oluyoruz. Gerçekten dünyamız pek acayip bir hal aldı; doğmamıza yardım eden ebeler var ama bize ölümü öğreten kimsemiz kalmadı.’’ 

Ölüm Doulalığı tam da böyle bir ihtiyaçtan doğuyor. Benim için de farklı olmadı. Oğlumun hastalandığı, uzun zamanlarımızı hastanede geçirdiğimiz günlerde, bir topluluğun eksikliğini hissetmeye başladım. Ailem ve arkadaşlarım yanımda olsalar da, haklı olarak kendi günlük koşturmacalarının el verdiği ölçüde destek olabiliyorlardı. Adını tam olarak koyamadığım bir boşluk yaşıyordum. İhtiyaç ve deneyimlerimden yola çıkarak, 2014’te bir gün Hacettepe Hastanesi Çocuk Onkoloji Bölümü’nün kapısını çaldım ve çocuklarla ile aileleriyle vakit geçirmek istediğimi söyledim. O zamanlar bunun bir meslek olarak yapıldığından bile habersizdim. Bugünlere gelişim işte böyle başladı.

Özgökçen: Çocukluğumdan itibaren çok fazla ölüme şahit oldum. Bu şahitliğin önemini anlıyorum şimdi geriye dönüp baktığımda. Acının, ölümün de hayatın içinde, hayata dahil bir şey olduğu çocuk yaştan itibaren gösterildi bana. Şanslı addediyorum kendimi. Akabinde benim de kayıplarım oldu. Geçmişte ailemin büyük kadınları, ailemizdeki, mahallemizdeki ölümlere eşlik ediyordu, zaman içerisinde ben kendimi aile fertlerimin ölümlerine eşlik ederken buldum. Fakat bunun bir “eşlik” olduğunu bilmeden, kendiliğinden. Bir noktada Berna ile kesişti yolumuz, 2020’de Türkiye’de açtığı ilk programa katıldım. Eşlikçilik kavramı bu şekilde adını ve yerini aldı hayatımda. Kendi hikayemden doğdu ihtiyacım.

(görsel yapay zekayla hazırlanmıştır)

  • Ölüm eşlikçiliği bazı ülkelerde var ama bizde henüz pek olmayan bir yeni meslek. Yasal bir karşılığı var mı Türkiye’de? 

Köker: Dünyanın her yerinde kendi kendini regüle eden bir sistem. Yani, çalışma pratiklerini düzenleyen kişiler üstü bir organizasyon yok. Türkiye’de de durum aynı.

  • Bu konuda eğitim aldınız mı? 

Köker: Evet, birden fazla eğitim aldım, kendimi yenilemek için düzenli olarak yeni eğitimlere katılıyorum. İlk eğitimimi 2018’de Sydney’de, hemşirelik geçmişi olan Hellen Callanan’dan aldım. Aynı yıl, Concord Hastanesi'nde çalışmaya başladıktan sonra, hastane tarafından sunulan kapsamlı bir eğitime katıldım. Bunların yanı sıra, Sarah Kerr ve Zenith Virago’dan Ölüm Doulalığı eğitimleri aldım. Ayrıca, 2018’den itibaren Francis Weller, Robert Neimeyer ve Liz Gleeson’dan yas süreci üzerine çeşitli eğitimler tamamladım.

Özgökçen: Hem doğu hem batı ekollerinde, multidisipliner bir bakış açısıyla şefkat odaklı birçok uluslararası eğitim aldım, çalışmalara katıldım, halen birkaç farklı eğitimim sürüyor. Var oluş, yaşam, ölüm ve yas kavramına dair entelektüel ve felsefi boyutta çok okuma yaptım. Tara Brach, Pema Khandro, Pema Chödron ile geçicilik ve ölüm, Robert Neimeyer ile yas süreci üzerine çeşitli eğitimler tamamladım.  

  • Ölüm eşlikçiliğini Türkiye’ye taşımanız nasıl gerçekleşti?

Köker: Beni bu alanda çalışmaya iten, kendi hayatımda yaşadığım sert- zor deneyimler ve palyatif bakımda yanlarında olma onuruna eriştiğim hastalarla ilgili deneyimlerim. Özellikle oğlumun nörolojik rahatsızlığı ve bunun getirdikleriyle yaşıyor olma halimiz sanıyorum hayatımdaki en derin yaslardan biri. Her ne kadar zamanın iyileştirici gücü burada da kendini gösterse de bu konuyla ilgili kayıplarımın kendini her daim canlı hissettirdiği bir yas yolculuğundayım. Ancak bunu fark etmem hemen olmadı tabii ki. Yasla ilgili anlayışımın farklılaşması, yasıma sahip çıkmaya karar vererek yas tutma becerilerimi geliştirmeye başlamam son 10 senedir deneyimlediğim bir yolculuk. Öncesinde daha ziyade güçlü görünmek adına yaşadıklarımı paylaşmayan ve kayıplarıma bak-a-mayan bir taraftaydım. Bu halim hayatı daha mekanik bir şekilde yaşadığım ve yaşamla bağlantımı “canlı” bir şekilde hissedemediğim sıkışık bir köşede tutuyordu beni. Yasımı kabullenmem ve ifade etmem beni canlandırdı. Yasa ve ölüme toplulukla birlikte bakabilmek için öncelikle kendimizi ifade etmemiz gerekiyor, benim için iyileştirici güç bu oldu. Bunu fark ettikten sonra, 2020’de ilk pandemi günlerinde, Ölüm Doulalığı programı düzenlemeye karar verdim. Ölüm Doulalığı benim için her şeyden önce kendimizle ilgili bir farkındalık çalışması. Çalışmanın omurgasını da bu anlayış oluşturdu.

Özgökçen: Sosyal medyada gördüm Berna’nın Türkiye’deki ilk çalışmasını. Gözüm kulağım 15’li yaşlardan beri hep gönüllü çalışmalara, kolektiflere, topluluk ve imecelere açık. O zamanlar internet yok, hep yüz yüze iletişime alışkınız. Ama yıllar içerisinde değişen hayat şartları insanları birbirlerinden kopardı, uzaklaştırdı. Ben de ağır bir topluluk kaybı yaşadım bu yüzden. İçimdeki o topluluk ve hizmet etme ihtiyacını yoğun biçimde hissediyordum. Tamamen gönüllülerden oluşan Yas ve Ölüm Bilgeliği Platformu bu ihtiyacıma can suyu oldu. Bir müddet sonra birlikte daha fazla neler yapabiliriz diye düşünmeye başladık Berna’yla. Eşlik / Yas ve Ölüm Süreçlerinde Destek Hizmeti böyle doğdu. Kalp yordamıyla ilerledik, ilerliyoruz.

  • Ölüm eşlikçisi kimdir, ne yapar? 

Köker: Ana başlıklar halinde özetleyeyim: 

* Yalnız kalmak istemeyen hastalarla vakit geçirmek işin önemli bir bölümü. Vakit geçirmekten kastım, bazen yapmak istediği aktiviteleri yapmak (ki bu örgü örmekten müzik dinlemeye, resim yapmaktan yürüyüş yapmaya kadar geniş bir yelpaze), bazen sadece anlattıklarını dinlemek, bazen konuşmak, bazen de sadece sessizlik içerisinde yan yana durmak olabiliyor.

*Yaşamsal, gündelik işlemlerde destek vermek, bir nevi organizatör olmak. Özellikle uzun süreli tedavi gerektiren hastalıklar sonucunda ölüme yaklaşmış kişilerde ve/veya yakınlarında yorgunluk ve konsantrasyon kaybı yaygın bir durum. Her ne kadar çok yorgun olsalar da hayatın akışının devam etmesi gerekiyor, bu noktada biz Doulalar devreye giriyoruz. Aile içi iş bölümünü yeniden organize etmek, hastanın durumunu merak eden hasta yakınlarıyla iletişimi devam ettirmek verebileceğim örnekler arasında. Mesela sıklıkla karşılaştığım bir durum, sürekli gelen telefonların ve güncelleme isteyen yakınların yarattığı yoğunluk. Aranmak her ne kadar çok güzel bir duygu olsa da yorgunluğunuzun ve üzüntünüzün derecesine bağlı olarak son derece iyi niyetli aramalara cevap vermeye hali kalmamış pek çok hasta/hasta yakını tanıyorum. Bu durumlarda telefonları cevaplamak, hatta isterlerse hasta için kapalı bir Facebook sayfası açarak haber almak isteyen herkesin kullanımına sunmak gibi çözümlerle hareket ediyorum.

*Ölüm öncesi hasta başında nöbet tutmak.

*Yaşam sonu planlaması hazırlığında destek vermek. (Avustralya’da ismi ‘Advance Care Planning’ olan bir döküman var. Kaza, kalp krizi, demans benzeri, size yapılacak tıbbi müdahalelerde talebinizi konuşabilecek bir durumda olmadığınızda kullanılmak üzere, şimdiden belirli müdahalelerin ne kadarının uygulanmasını istediğinizi yazılı olarak belirttiğiniz, hukuki geçerliliği olan bir döküman)

* Hukuki ve/veya cenaze işlemlerinde destek vermek

Doula bunların birinde veya birkaçında hizmet verebiliyor. Hizmet alanlarını belirttikten sonra, hasta ve/veya yakınlarının beklentileriyle sizin sunduklarınızın uyuşursa, ondan sonra birlikte geçireceğiniz zamanlarda o anki ihtiyaca göre hareket etmeniz gerek. İşin en önemli noktası hastaları veya yakınlarını yargılamadan, değiştirmeye ya da düzeltmeye çalışmadan, kendi düşüncelerimizi empoze etmeden yanlarında olabilmek. Tercihleri ne olursa olsun onları oldukları halleriyle kabul ederek yanlarında yürümek. Yazarken kolay ancak uygulanırken sürekli bir farkındalık gerektiren bir beceri olduğunu söyleyebilirim.

  •  Bu iş gönüllü mü, ücretli mi? Hem sizden eğitim alanlar hem de bu hizmeti alanlar açısından soruyorum.

Köker: Doulalık hizmeti verenler açısından her iki türlü yapılması da mümkün. Mesela hastanede geçirdiğim vaktin hepsi gönüllü, ama hastane dışında hem gönüllü hem ücretli olarak servis verdiğim kişiler var. Eğitimler ve diğer çalışmalarla ilgili olarak, hastane dışında aldığım eğitimlerin hepsi ücretliydi. Ücret, eğitimi veren kişi ve eğitimin içeriğine göre değişiyor.

  •  Süreç nasıl işliyor? Mesela benim ölümcül bir hastalığım var, ben/yakınlarım size mi başvuruyor?

Köker: Her ikisi de mümkün. İlk başvuru aile tarafından yapıldığında dikkat edilmesi gereken konu hastanın buna rızasının olup olmaması. Devamında bir ilk görüşme yaparak kişinin sağlık durumunu, geçmişini, Douladan beklentilerini anlamaya çalışıyoruz ve hizmetimizden bahsedip süreci başlatmaya (veya başlatmamaya) karar veriyoruz.

  • Size gelen insanlar en çok hangi konularda desteğe ihtiyaç duyuyor? Örneğin, duygusal, ruhsal, pratik konular vs.

Özgökçen: İstanbul’da deneyimlediğim şöyle; Hasta yakınları çalıştıkları ve/veya kendileri de ileri yaşlarda oldukları için çoğunlukla bir bakıcı desteği alıyorlar fiziksel bakım için. Ek olarak hastalarıyla sohbet edecek veya hasta konuşamayacak durumdaysa hem hastaya hem de bakıcıya göz kulak olacak ve kendilerine de bir nefes molası verdirtecek güvenilir bir kişi arayışında oluyorlar. Çünkü hem megapolde yaşamanın getirdiği hız ve yalnızlaşma sebepli komşuluk, mahalleli gibi destekleri kaybetmiş durumda yani topluluk kaybı var, hem de hasta yakınının tükenmişliği çok yaygın. Süreç hastanın fiziksel, psikolojik ve mental durumuna göre şekilleniyor. Birlikte müzik de dinliyoruz, kitap da okuyoruz, boyamalar yapıyoruz, hangi aktiviteyi tercih ediyorlarsa. Yakınları üzüleceği için söyleyemediği şeyler oluyor, onları paylaşıyorlar. Eşyalarını kime nasıl vereceğini organize ediyoruz bazen. Konuşamayacak durumda, hastalığın daha ileri aşamasında olanlarla sessizce oturmak, gözlemlemek şeklinde oluyor. Yaşadığımız coğrafyanın teamülleri gereği ‘Evin kızı’ konumunda gelişiyor. Altını önemle çizmek istediğim bir konu var; hasta ve/veya hasta yakının istekleri bu yönde olsa dahi bir doulanın sınırlarını en başta net olarak belirtmesini yani fiziksel ve tıbbi bakım vermeyeceğini, hastayı dışarı çıkarmayacağını söylemesini çok önemli buluyorum. 

“DOĞDUĞUMUZDA ÖLMEYE BAŞLIYORUZ”

  • İnsan ölümüne/ölüme nasıl hazırlanabilir ki...?

Köker: “Ölüm Yaşamın Mührü” kitabından cevap vermek isterim:‘’Stephen Jenkinson “Dünyaya vereceğiniz en kutsal hediye bilge ölmektir,” der. Benim için bilge ölmek, kendimin ve sevdiklerimin öleceği gerçeğini geçiştirdiğim bir yerden değil, en çıplak haliyle kalbime yakın tutarak yaşamaktır. Bu, günlük hayatınızda bildik işlerinizin peşinde koştururken öleceğinizi sürekli tekrarlamanız veya her gün ölüm yatağı hazırlamanız anlamına gelmez. Asla ölüme tapmak veya onu yüceltmek de değildir. Zamanı geldiğinde ölüm yatağı hazırlayabilecek olan benle şimdiden, henüz her şey yolundayken ilişki kurmaya başlamak demektir. Dışarıdan bakıldığında rutin işlerinizle ilgilenirken geri planda sonlu ve geçici niteliğinizle hemhal olmak. Özetle, gerçekliği kabul becerisi geliştirmektir. Bu anlamda, bir yaratıcının varlığına inanmayanlarla kendilerinden yüce bir iradenin varlığını kabul edenler, ölüm ve yas gibi hayatın büyük hocaları devreye girdiğinde aynı yerde buluşurlar. Bir anlayışa göre kendi kendini var etmiş, diğerine göre yüksek bir irade tarafından yaratılmış olan yaşamın olduğu haliyle kabulü; öyleyse yaşamın içinde ölüm de var.” 

Özgökçen: Doğduğumuz an ölmeye başlıyoruz aslında. O ana dair hiçbir bilgimiz yok, olmayacak da. “Tam bir hazırlığım” da olamayacak bu nedenle. O yüzden her zaman nasılsak, “o anda da” öyle olacağımızı düşünüyorum. Dolayısıyla eğer bir hazırlık tanımı gerekirse illa kendi adıma “o ana hazırlığın” özünde “şimdiki anda” mevcudiyetle ve özenle bulunmaktan geçtiğini düşünüyorum. Bu da kendimle ve yaşamla bağlantımı her an tazelemekle; açık, olabildiğince yargısız, şefkatli ve uyanık olmaya sürekli gayret etmekle olabilir ancak.

AYDA 1 HASTANE ZİYARETİ

  • Türkiye’de bu hizmeti ne zamandan beri veriyorsunuz? Kaç kişilik bir ekipsiniz? Şimdiye dek kaç kişiye ölüm yolculuğunda destek oldunuz?

Köker: Yaklaşık 20 kişilik gönüllü bir ekiple online bir platform olan Yas ve Ölüm Bilgeliği Platformu’nu yürütüyoruz. Her ay düzenlediğimiz etkinliklerimiz var. Yılda bir Yas ve Ölüm Bilgeliği Festivali’ni düzenliyoruz. Tüm etkinliklerimiz ücretsiz bir şekilde gönüllüler tarafından yapılıyor. Bunun dışında 15 kişilik gönüllü bir ekiple, Büyükçekmece Mimar Sinan Devlet Hastanesi Palyatif Bakım Servisi’nde ayda bir kez hasta yakınlarına etkinlikler düzenliyoruz.

Özgökçen: Eşlik ekibi olarak, sağlık çalışanlarıyla birlikte çalışmak istiyoruz, bu doğrultuda daha fazla sağlık çalışanına ulaşma gibi bir hedefimiz var. Özellikle yoğun bakım ve palyatif bakım bölümlerinde çalışan sağlık çalışanlarının çok ihtiyaçları olduğunu görüyoruz. Huzurevleri ile, hasta ve yaşlı bakım evleriyle çalışmak istiyoruz. Bakım verenin kendine bakımı da çok mühim zira. Yerel yönetimlerle birlikte çalışmak istiyoruz. Her mahalleye erişebilmek istiyoruz çünkü her mahallenin bu farkındalığa ve topluluklara ihtiyacı var. Daha çok İstanbul odaklıyız şu anda ama İzmir, Ankara başta olmak üzere büyük kentlerde bu ihtiyacın fazla olduğunu biliyor ve zaman içerisinde büyük kentlerde bu çalışmaların yaygınlaşacağını düşünüyoruz. 

  • Türkiye gibi insanlarını doğal/insan kaynaklı felaketlerle toplu şekilde toprağa veren bir ülkede ölüme yaklaşım konusunda gözlemlerinizi öğrenmek isterim.

Köker: Yas açısından yaklaşmak istiyorum. Toplumlarda yas denilen kavram sadece ölüm üzerinden tanımlanır. Ancak daha geniş bir bakış açısıyla bakıldığında, sizde yer eden her kaybınız yastır. Örnek olarak çok emek koyduğunuz bir projenizin tamamlanmaması, işinizden olmanız, haberleri okuduğumuzda gözlerimizin önüne serilen vahşet, ekolojik yıkımlar, diğer canlı türlerine yaşattığımız kıyımlar, ekonomik krizler veya savaşlar, çocukken anne babamızdan onay almak uğruna körelttiğimiz heveslerimiz veya bastırdığımız yeteneklerimiz, insanlık ailesi olarak birbirimize karşı acımasız davranışlarımız... Bu liste uzayıp gider. Maalesef öyle bir noktadayız ki ölüm haricinde olanlarının hiçbirinde bir kaybımız var diyemiyoruz. Bunu görememenin maliyeti çok yüksek halbuki. 

Özgökçen: Bu bir kolektif hafıza, belleğe sahip çıkma yani bir hatırlama becerisi konusu. Yas tutmak, ölüm, ölülere sahip çıkmak, ölüleri anmak ve bellekte yaşatmak… Ülkemizde ana damarın çok zengin, çok doygun olduğunu biliyor ve hissediyorum ancak kolektif hafıza, bellek konusunda eksiklerimizin olduğunu da düşünüyorum. Tabii yaşadığımız çağa özgü bir durumun varlığını da kabul etmeliyiz. Ölüm daha çok yaşlılıkla ilişkilendirilir, yaşlılıkla birlikte “beklenir” hale gelir… Ne yazık ki yaşlıların toplumda kendilerine yer bulamadığı, hatta toplum dışına itildiği bir çağdayız. Yaşlılıkla, hastalıklarla birlikte süreç artık hastaneye havale ediliyor. Ölüme giderken bu sürecin hastanede geçiriliyor olması kanıksanmış durumda. Olağan bir sonuç gibi görülmeye başlanıyor yaşamın hastanede sonlanması… O kadar ki ölüm hastanede gerçekleştiğinde de artık insanla temasımız ortadan kalkıyor. Neredeyse hiç dokunmadan mezara kadar uzanan bir süreç ilerliyor. Elbette  cenaze törenine katılıyoruz, kederimizi yaşıyoruz ama bir sınırlılık hali çıkıyor ortaya. Belirli bir formda ve mesafede tutuyoruz ölümle ilişkimizi ve hemen, hızlıca “olağan hayatlarımıza” dönüyoruz. Elbette ölümün tabuya dönüştüğü bir durum da var bu mesafelenme sebebiyle. Ölmemeye çalışma halimiz var… Ölürken bile ölümü konuşamıyor oluşumuz, konuşmamaya çabalayışımız var. Ölüyor ya da ölüyorum bile diyememe halimiz var. Ölmemek için elimizden gelen “tüm çabayı” göstermekle ‘ölüyorum’ diyememek arasında büyük ve derin bir çizgi var.  Yaşamın bütünü içerisinde doğum, sevinç, mutluluk olduğu gibi acı, keder, ölüm ve bitişler de var. Doğumu, sevinci, mutluluğu kucaklayıp; ölümü, acıyı, kederi, yası inkâr durumumuz var…

Sanayi devriminin bir sonucu olarak insandan sürekli bir verimlilik beklenir hale geldi. Verimlilik düştüğünde, sona erdiğinde insanın artık kenara çekilmesi, yaşlanıp hastalıklar baş gösterdiğinde hastaneye gitmesi, orada ölmesi ve mümkünse el değmeden defnedilmesi gibi bir süreç yaklaşımı olağanlaştı. İşte burada kolektif hafızanın, belleğin devreye girmesinde eksiklikler görüyorum. Oysa çok kıymetli geleneklerimiz var. Özellikle Anadolu’da hasta kişinin bakımının sadece aile içinde değil tüm köy olarak üstlenildiğini biliyoruz, taziye evi geleneği de sürdürülüyor hala. Şehirlerde ise hayatlar tabii fazlasıyla bireyselleşti. İnsanlar gündelik mesai koşuşturması içerisinde kendine bile zaman ayıramaz hale geldiğinden topluluktan uzaklaşma eğiliminde. 

  • Şöyle bitirelim; İnsanlara ölüm ve yaşamla ilgili vermek istediğiniz en önemli mesaj nedir?

Köker: Yaşam o kadar büyük ki, o hepimizden fazlası. Yaşam, benim kişisel ömrümle sınırlı değil, sınırlı olan bir şey varsa o da benim anlayışım belki. Ölümü, yaşamın karşıtı olarak görmüyorum. Tam tersi ölüm yaşama yer açıyor. Ölüm, yaşamın devamı için var. Hayatımı nasıl yaşadığım, ölümü nasıl deneyimlediğimi etkiliyor. Nasıl yaşıyorsak öyle ölüyoruz.

Özgökçen: Çok sevdiğim Sohrap Sepehri’den birkaç dizeyle yanıt vereyim: “Yaşam hoş bir adettir, yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır. / Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp unutulacak bir şey değildir.” Yaşamlarımızı alışkanlık rafına kaldırmayalım, kendimize ve birbirimize özenli olalım zira ölüm var.

www.yasveolumbilgeligi.com @yasveolumbilgeligi

Eşlik | Yas ve Ölüm Süreçlerinde Destek Hizmeti’ne https://www.eslik.org/ ve @eşlik_org İnstagram hesabından ulaşabilir.

 

ARŞİV