Her gün on binlerce kişinin kullandığı, her köşesinde farklı etkinliklerin gerçekleştiği Müze Gazhane’nin en az bilinen yapılarından L Binası, bugünlerde ilginç bir sergiye ev sahipliği yapıyor. Bilindiği üzere Gazhane, 19. yüzyılın sonlarında İstanbul’un ısınma ve aydınlanma ihtiyacını karşılamak amacıyla kullanılıyordu. Yapının bu tarihsel belleğinden yola çıkan “Toz, Yıldızları Gölgede Bıraktığında” sergisi, tam da bu noktaya odaklanıyor. İBB Kültür ve İBB Miras tarafından düzenlenen sergide 11 sanatçının (Gizem Akkoyunoğlu, Ozan Atalan, Alpin Arda Bağcık, Kıymet Daştan, Benal Dikmen, Sinem Dişli, Başak Kaptan, Ali Miharbi, Kaan Kemal Öner, Ekin Saçlıoğlu, Damla Sari) eserleri bulunuyor. Aydınlanmayı bir metafor olarak ele alan karma sergi, Müze Gazhane’nin sıradışı mimarisiyle dikkat çeken, yarı loş atmosferiyle öne çıkan L Binası’nda izleyicisini bekliyor. Birazdan röportajını okuyacağınız küratörün de vurguladığı gibi, bu gizemli atmosferi daha iyi hissetmek isterseniz sergiyi hava karardığında ziyaret ediniz…
ŞİİRSEL BİR SERGİ
Serginin küratörlüğünü üstlenen sanat tarihçisi, eleştirmen ve akademisyen Uras Kızıl anlatıyor.
Müze Gazhane’de, gazhanenin eski işlevine dair bir sanat çalışması fikri nasıl ortaya çıktı?
Bölgeyi aydınlatmak ve ısıtma işlevini yerine getirmek üzere kurulan Hasanpaşa Gazhanesi’nin tarihsel kimliğine referans veren bir sergi yapma fikri benden çıktı. Daha önce bu tarz bir serginin yapılmamış olması da projeyi nazarımda daha da önemli kıldı.

Eski bir fabrikada sergi hazırlamak, beyaz duvarlı bir galeride hazırlamaktan ne kadar farklı?
Sergi teorik çerçevesini, Hasanpaşa Gazhanesi’nin tarihsel geçmişinden hareketle aydınlanma fikrini bir metafor olarak ele alıyor. Ancak bu metafor, doğrudan ışık üzerinden değil, onun karşıtı olan karanlık aracılığıyla kuruluyor; bir tür aydınlık–karanlık diyalektiği üzerinden ilerliyor. Serginin bulunduğu L Binası, alışageldiğimiz beyaz küp sergi mekânlarından oldukça farklı; dar, eğimli ve spiral biçimde yükselen mimarisiyle başlı başına anlatısal bir karaktere sahip. Bir yandan serginin hikâye anlatıcılığına katkıda bulunurken, diğer yandan izleyiciyi zorlayan bir deneyim de sunuyor. İzleyicinin işlerle mesafelenip uzaktan bakmasına pek imkân tanımıyor. Tüm bu kendine özgü özellikleriyle L Binası, izleyiciyi mekândan ve zamandan bağımsız, karanlık bir atmosferin içine dâhil ederek serginin kavramsal çerçevesini mekânsal olarak da güçlendiriyor.
“Toz, Yıldızları Gölgede Bıraktığında” şiirsel ve dikkat çekici bir başlık. Serginin hangi duygusundan ya da sorusundan doğdu?
Sergi şiirle güçlü bir temas kuruyor. Mekânın bilinçli olarak karartılan atmosferi ve 19. yüzyıl romantik şairlerinden Novalis’in Geceye Övgüler’inden seçilen dizelerin epigraflar olarak sergi mekânına dağılması, bu şiirsel zemini görünür kılıyor. Toz, Yıldızları Gölgede Bıraktığında başlığı da tam olarak bu arka plandan hareketle doğdu. Toz ve yıldız, burada yalnızca imgeler olarak değil; ışık ve karanlık, görünürlük ve silinme, yakın olanla erişilemez olan arasındaki ontolojik gerilim üzerinden düşünülüyor. Sergi, yıldızlara bakmayı değil, bazen onları örten, dağıtan ya da görünmez kılan şeye odaklanıyor; parlak olanın değil, arada kalanların ötekiliklerini sorguluyor.
11 sanatçıyı bir araya getiren ortak nokta neydi? Sanatçı seçimlerinizde Kadıköy ile bağı olan isimler var mı?
Sanatçı seçimindeki temel dinamik, bu isimlerin serginin kavramsal çerçevesiyle paralellik gösteren, ışık ve karanlık ilişkisi etrafında ürettikleri işlerdi. Sergide yer alan çalışmaların bir kısmı sanatçıların önceki üretimlerine dayanırken, bir kısmı ise bu sergi için özel olarak üretildi. Kadıköy’de atölyesi bulunan Kıymet Daştan ve Sinem Dişli gibi sanatçılar sergide yer alsa da, coğrafi yakınlık sanatçı seçiminde belirleyici bir unsur olmadı. Örneğin Ozan Atalan başka bir kıtadan, Florida’dan katılıyor.
Karma grup sergilerinde merak ettiğim şey genelde işlerin birbirleriyle konuşmasının nasıl sağlandığıdır. Bu sergide bu merakıma mekan/eser paralelliği konusu daha ekleniyor.
Sergi yaparken biçim-içerik ilişkisine dikkat ediyorum. Benim için bir işin serginin kavramsal çerçevesiyle kurduğu ilişkinin güçlü olması kadar, belirli bir estetik örüntüye dâhil olabilmesi de önemli. Grup sergilerinde bu dengeyi tutturmak kolay olmuyor. İşler arasındaki ilişki kimi zaman içerik ve konu üzerinden kurulurken, kimi zaman daha çok biçimsel, yani formal düzlemde ortaya çıkabiliyor. Bu ilişkilere sergi mekânının tarihsel ve mimari dinamikleri de eklendiğinde, işler arasında beklenmedik ama verimli paralellikler oluşabiliyor.
Örneğin bu sergide kırmızı ışık güçlü bir ortak duyusal unsur olarak öne çıkıyor. Ali Miharbi’nin Hava Tezgahları (2022) işinde kullandığı kızılötesi lambalar, Sinem Dişli’nin Tersyüz Karartı (2022–2025) yerleştirmesinde karanlık odaya referans veren kırmızı ışık ve Kaan Kemal Öner’in Hasanpaşa Gazhanesi’nin belleğine kızılötesi filtreler ve uzun pozlama aracılığıyla yaklaştığı Işığa Karşı (2025) serisindeki fotoğraflar, mekânla birlikte algısal bir süreklilik oluşturuyor.

Benzer bir ilişki, Gizem Akkoyunoğlu’nun bir zamanlar enerji üreten bir mekânın kalbinde yatan gücü sembolize eden Nabız (2025) işindeki yıldırım ile Damla Sari’nin iktidar mimarisini yıldırımlar çakarak kısa devreye uğratan Sen Anlat Ben Dinliyorum (2022) adlı vitrin yerleştirmesi arasında da kurulabilir. Bu iki iş, hem biçimsel benzerlikler hem de güç, enerji ve iktidar ilişkileri üzerinden birbirleriyle konuşuyor.
IŞIK VE KARANLIK DİYALEKTİĞİ
Geçmişte İstanbul’u aydınlatan bir mekân olan Müze Gazhane’de gerçekleşen bu sergi, karanlık ve ışık temalarını nasıl işliyor?
Serginin temel meselesi, bir hafıza mekânı olan Müze Gazhane’nin L binasına ışık ve karanlık diyalektiği üzerinden yaklaşmak. Ancak sergi, bu iki kavramdan birini diğerine karşı yüceltmek ya da tercih etmek yerine, aralarındaki gerilimi ve birlikte var olma hâllerini görünür kılmayı amaçlıyor. Sergi, kimi zaman ışığın maddesel ve fiziksel doğasını tartışmaya açarken, kimi zaman da ışık ve karanlık etrafında örülen toplumsal, politik ve ekonomik ilişkiler ağını görünür kılmanın yollarını arıyor.
Örneğin Ozan Atalan’ın çekimlerini Miami’de gerçekleştirdiği Arayüz (2025) adlı video işi, siyaset kuramcısı Robert Dahl’dan hareketle Hasanpaşa Gazhanesi’nin temel hammaddesi olan kömürün gaza dönüşümünü; üretim, depolama ve dağıtım süreçleri üzerinden ele alıyor. Kömür, hem yıkıcı bir güç hem de toplumu biçimlendiren bir hipernesne olarak tartışmaya açılırken, Hasanpaşa Gazhanesi Miami, Coral Gables’taki White Way tarihi sokak lambalarıyla birlikte karşılıklı bir okumaya tabi tutuluyor. Farklı kıtalarda yer alsalar da, modern elektrikli şehrin aydınlatılma dinamikleri bu iki örnek üzerinden birlikte düşünülüyor.

Benal Dikmen ise Geç Osmanlı modernleşmesinden yola çıkarak Batılılaşmanın sembollerinden biri olan “aydınlanma” fikrine odaklanıyor. Kentlerin ve sokakların aydınlatılmasını anakronik ve yer yer ironik bir dille ele alan foto-kolajlarıyla, ışığın yalnızca teknik değil, ideolojik bir araç olarak nasıl işlediğini görünür kılıyor.

Günümüzde her şeyin daha hızlı, daha aydınlık ve daha görünür olması bekleniyor. Bu sergi bu beklentiye nasıl bir tepki-karşılık veriyor?
Sözünü ettiğiniz hız, 19. yüzyılda Sanayi Devrimi’yle birlikte başlayan bir sürecin parçası. Dönemin romantizm içinde yer alan sanatçılarının, bu hızlanmaya ve aydınlanma fikrine Isaiah Berlin’in ifadesiyle bir tür “karşı-aydınlanma” olarak tepki verdiklerini biliyoruz. Her ne kadar bu sergi romantizmden çeşitli nüveler barındırsa da -karanlığın hayal gücünü tetikleyen bir unsur olarak ele alınması ya da Alman Romantizmi’nin önemli figürlerinden Novalis’in sergiye dahil edilmesi gibi- kavramsal çerçevesini bir karşı-tepki üzerinden kurmuyor. Aksine sergi, geçmişten farklı olarak, ışık ve karanlık, hız ve yavaşlık gibi ikiliklerin karşıtlıklar üzerinden değil, “birlikte ve ayrı” okunabileceğini vurgulamaya çalışıyor.
Demin L binasından bahsettiniz. Bu yapının spiral ve karanlık yapısı sergi deneyimini etkiliyor. Siz sergileme yaparken nasıl kurguladınız? Ve izleyicinin mekânla kurmasını umduğunuz ilişki ne?
L Binası, muhtemelen izleyicinin daha önce deneyimlemediği bir mimariye sahip. İlksel işlevi bir sergi mekânı olarak kurgulanmadığı için amorf, yön duygusunu bilinçli olarak muğlaklaştıran bir yapısı var. Eğimli ve spiral biçimde yükselen üç katlı bu yapı, bir yönüyle terminal ile uçakları birbirine bağlayan körüklü geçitleri andırıyor. Bu durum, büyük ölçekli yerleştirmeler için yeterli alanların bulunmaması gibi bazı handikaplar doğuruyor. Bu nedenle, Damla Sari’nin büyük vitrin yerleştirmesi dışında, çoğunlukla ışıklı kutular, tavandan sarkıtılan kumaş yerleştirmeler ve projeksiyonla yansıtma gibi, mekânın ölçeği ve karanlık karakteriyle uyumlu sergileme yöntemlerini tercih ettik.

Öte yandan bu kapalı ve yönlendirici yapı, bir handikap olmanın ötesinde, hikâye anlatmaya son derece elverişli bir zemin de sunuyor. Bu noktada Novalis’in Geceye Övgüler kitabında yer alan ve gündüz-gece, aydınlık-karanlık ikiliğini tartışmaya açan dizeler, epigraf biçiminde üç katlı yapıya, işlerle diyalog kuracak şekilde dağıtıldı. Böylelikle izleyicinin, mekân içinde ilerlerken yalnızca görsel değil; metin, ışık ve karanlık aracılığıyla farklı duyularının da harekete geçmesini ve mekânla zamansal, şiirsel bir ilişki kurmasını amaçladık.
Gazhane bugün Kadıköy’de bir buluşma ve kültür alanı. Serginiz Kadıköylü izleyiciyle nasıl bir bağ kuruyor?
Sizin de vurguladığınız gibi Müze Gazhane, bugün Kadıköy’de önemli bir buluşma ve kültür-sanat alanı olarak ciddi bir boşluğu dolduruyor. Aynı zamanda gündelik yaşamın içine yerleşmiş, sıklıkla ziyaret edilen bir kompleks. Ancak şu ana kadar aldığımız geri dönüşler, L Binası’nın daha az bilinir olduğunu gösteriyor. Hem Kadıköylü izleyici hem de farklı yerlerden gelen sanat izleyicisi için hâlâ keşfedilmeyi ve yeniden deneyimlenmeyi bekleyen çok katmanlı bir alan. Serginin Kadıköylü izleyiciyle kurduğu bağ tam da burada ortaya çıkıyor. Gündelik hayatın akışı içinde sıkça uğranan bir mekânın, daha az bilinen bir bölümüne izleyiciyi davet ederek, alışıldık dolaşım rotalarını kıran, mekânla daha dikkatli ve yavaş bir ilişki kurmaya çağıran bir deneyim öneriyoruz. Bu anlamda sergi, Kadıköy’ün kültürel hafızasına dışarıdan eklemlenen bir yapıdan ziyade, mevcut yaşam ritmine içeriden sızan bir karşılaşma alanı yaratmayı hedefliyor.

(Sergi, 22 Mart’a dek pazartesi hariç her gün 10.00-18.00 saatleri arasında ücretsiz olarak ziyaret edilebilir.)
Sergiyi gezen biri, çıkarken yanında tek bir duygu ya da düşünce götürecek olsa, bunun ne olmasını isterdiniz?
Gerçeklik olarak kurguladığımız ya da verili kabul ettiğimiz olguların sabit değil; bakış açısına, koşullara ve bağlama göre değişen, göreceli ve akışkan yapılar olduğu düşüncesini yanında götürmesini isterdim.
Son sorum biraz tuhaf kaçabilir ama; sizce serginiz gündüz mü daha iyi gezilir, akşam mı?
Sergi, yapısı gereği karanlığa içkin bir atmosfer kuruyor. Yer yer rahatsız edici, tuhaf bir duygu alanı yaratıyor. Bu yüzden, akşam saatlerinde gezmenin deneyimi yoğunlaştıracağı kanısındayım.
Fotoğraflar: Gökçe Uygun-Tahir Akkurt