Klinik Psikolog Cafer Çataloluk, Psiko-tin Akademi Yayınları’ndan çıkan kitabında insanın kendisine ait sandığı düşüncelerin, korkuların ve değerlerin nasıl oluştuğunu sorguluyor. Aileden topluma, eğitimden inançlara ve yakın ilişkilerden otoriteye uzanan etkileri “ilişkisel bükülme” kavramı üzerinden ele alan kitap, okura hazır mutluluk reçeteleri sunmuyor. Aksine, insanın kendi doğrularını ve alışkanlıklarını yeniden düşünmesini istiyor. Bu nedenle “İlişkisel Bükülme”, rahatlatmaktan çok huzursuz eden ve okuru kendi üzerine düşünmeye çağıran bir metin olarak okunabilir.
Kitabın merkezindeki “ilişkisel bükülme”, insanın aile, toplum, kültür, inanç, eğitim ve ilişkiler içinde biçimlenmesini; zamanla bu etkileri kendi doğası, karakteri ya da tercihi olarak benimsemesini anlatıyor.
Çataloluk bu düşünceyi kendi çocukluğundan bir anıyla somutlaştırıyor. Annesinin “Böyle mi bakacaksın çocuklarına?” sözünün, yıllar sonra çalışma biçimine ve “yetmeme” duygusuna nasıl dönüştüğünü anlatıyor. Burada kitabın önemli psikolojik sezgilerinden biri ortaya çıkıyor: Dışarıdan gelen bir beklenti yeterince uzun taşındığında, bir süre sonra onun dışarıdan geldiğini unutabiliyoruz. Anne-babanın sesi kendi sesimize, ailenin başarı ölçüsü kendi ölçümüze, toplumun “normal” kabul ettiği şey de kendimizi değerlendirme biçimimize dönüşebiliyor. Ve bütün bunların üzerine tek bir cümle kuruluyor: “Ben böyleyim.”
Kitabın temel sorusu da burada beliriyor: Kendimiz sandığımız şeyin ne kadarı gerçekten bize ait?
BÜKÜLMEMEK DEĞİL, BÜKÜLDÜĞÜNÜ GÖRMEK
“Bükülme” kavramı kitap boyunca aileden terapiye, siyasetten bilime, liderlikten dine ve hatta hücresel düzeye kadar genişletiliyor. Bu genişlik kitabın kapsamını artırırken, kavramın sınırlarını da bazen belirsizleştiriyor. Kuantum fiziğinden tarihsel fetihlere, siyasetten evlilik çatışmalarına kadar çok farklı olguların aynı kavram üzerinden açıklanması, başlangıçta güçlü olan metaforun zamanla fazla genişlemesine ve dağılmasına yol açıyor.
Diğer yandan yazar, kendi düşüncesinin de bir “bükme” biçimine dönüşebileceğinin farkına vararak önemli bir öz-eleştiri alanı açıyor.
Kitabın tartıştığı bir başka mesele de insanın gerçekle kurduğu ilişki. Burada sorun yalnızca başkasının yalanı değil, kişinin kendi konforunu korumak için bazı gerçeklerden uzak durabilmesi.
Böylece soru, “Bizi kim büküyor?” sorusundan bir adım daha ileri gidiyor: “Hangi bükülmeye gönüllü olarak tutunuyoruz?” sorusunu sorduruyor.
İlişkisel Bükülme’nin en samimi tarafı, yazarın kendi sesini saklamaması. Çocukluğundan oğluna, annesinden babasına kadar uzanan içten üslubu metne sıcak bir karakter kazandırıyor. Bununla birlikte metin yer yer fazlalıklardan kurtulamıyor. Aynı düşüncenin farklı örneklerle yeniden kurulması ve “bükülme” kavramının çok geniş alanlara taşınması, bazı bölümlerde ilk etkisini zayıflatıyor.
İlişkisel Bükülme, kusursuz bir psikoloji teorisi ya da klinik başvuru kitabı değil. Fakat okurun zihninde önemli bir soru bırakıyor: Kendimiz sandığımız şeyin ne kadarı ilişkilerimizin mirasıdır?
Kitap, insanın korkularını, doğrularını ve alışkanlıklarını yeniden düşünmesi için bir ayna tutuyor. Üstelik bu aynanın karşısında kitabın kendisini de sorgulamak gerekiyor: Bu düşüncelerin ne kadarı gerçekten benim?
Belki özgürlük hiç bükülmemek değil, hangi yönde büküldüğünü fark ettikten sonra yönünü yeniden seçebilmektir.
İlişkisel Bükülme, sahte mutluluk vaat eden metinlerin yanında kıymetli bir yerde duruyor. Kendi doğrularıyla yüzleşmek, inandığı yalanların ipiyle kendini boğup boğmadığını anlamak ve aynadaki aksine biraz daha kuşkuyla bakmak isteyenler için okunmaya değer bir çalışma.