“Nerimancık, ancak bizim yaştaki meslektaşların anlayabileceği, gölgeli gülücüğünün şifresini çözen bir nükteyle, Cumhuriyet’in altmış dördüncü yıldönümü bayramında öldü. O, Cumhuriyet’in ilk kadın kalemlerindendi. Ama ne Cumhuriyet bunun tadına vardı, ne de onun kendi tadına varmasına yardımcı oldu. Arkasında kalmış bir dostu olarak, gelecek kuşaklar adına, kendisinden özür dilemenin öncülüğünü yapmak, yine bize düşüyor. Neriman Hikmet, bu toplum senin gibi kadınlar da yetiştirebildiği için, mutluluğa layıktır.”
Böyle yazmış Çetin Altan 29 Ekim 1987’de ölen dostu Neriman Hikmet’in ardından, mahcup bir üzüntüyle… Mahcubiyetini de üzüntüsünü de anlamak mümkün. Çünkü en az onun kadar çalışmış, sokakta gazetecilik yapmış, yazılar, makaleler, şiirler, romanlar kaleme almış ve sosyalist mücadelenin en ön saflarında yer almış bu kadın, hak ettiği değeri görmeden yaşama veda etmişti. Neredeyse 40 yıl önce yazılan bu vefa ve özür yazısının ardından pek de bir şey değişmedi. Neriman Hikmet, hala çok az biliniyor. Ne eski kuşaklar ne de yeni kuşaklar hala onu tanımıyor çünkü ne kitapları yeniden basıldı, ne de fabrikada, sokakta, dokuma tezgahlarında işçilerle, gençlerle, kadınlarla yaptığı röportajlar… Birçok kadın yazar gibi ders kitaplarında bile yer almıyor; edebiyat tarihine, gazeteciliğe yaptığı katkı görmezden geliniyor.
O’nu tarihin kör kuyularından çıkarmak, ardından gelen kadın gazeteci ve yazarlara düşüyor. Çünkü biliyoruz ki, birimizin izi silindiğinde hepimiz biraz eksiliyoruz.
HEREKE’DEN ERENKÖY’E
Emine Neriman Öztekin 22 Aralık 1912’de; kimi kaynaklara göre Konya’da kimine göreyse İstanbul’da dünyaya geldi. ‘Hikmet’i sonradan babasının adından aldı ve Neriman Hikmet ismini kullandı. Annesini erken yaşta kaybeden Neriman Hikmet, babasının demiryollarındaki memuriyeti nedeniyle çocukken sık sık şehir değiştirdi. Tabi ki yolu Kadıköy’den de geçti. Dünyada ve ülkede pek çok değişim yaşanırken o da dönemin en iyi okullarından biri olan Erenköy Kız Lisesi’nde ortaokulu okuyordu.

Gazetemiz yazarlarından, edebiyat işçisi Nükhet Eren, Neriman Hikmet’in çocukluğunda yaşadığı büyük dalgalanmaları şöyle anlatıyor: “Neriman Hikmet, Birinci Dünya Savaşı öncesinde dünyaya gelmiş, Hereke’de ilkokula başlarken İstanbul’un işgalini duymuş, Erenköy Kız Lisesi’nde ortaokulu okurken yaşadığı topraklarda yönetim biçimi değişmiş, yıkılan bir imparatorluktan sonra kurulan yeni devletin vatandaşı olmuş, İstanbul İstiklal Lisesi’ndeyken okuduğu-yazdığı alfabe değişmişti.”
KONYA YOLUNDA ŞİİRLER
Daha ilkokul sıralarındayken edebiyata ilgi duymaya başlamıştı Neriman Hikmet. En çok okuduğu dergi Serveti Fünun Uyanış’tı. İlk şiirlerini de oraya göndermişti. 19 yaşında, üniversiteye başlamadan önce ilk şiir kitabı basıldı: Konya Yolunda Tahassüsler. Üç yıl sonra da yine şiirlerinden oluşan “Tren” çıktı. Babasının mesleğinden midir yoksa yollarda geçen ömründen mi, şiirlerinde hep yollar ve trenler vardı…
ÜNİVERSİTEDE İLK PROTESTO
1936’da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne giren Neriman Hikmet, “yoksulluk mazbatasıyla” harç ödemeden okuduğu bu yıllarda ilk direnişini de sergiledi. Geçiş yaptığı İktisat Fakültesi’nde bir sınava itiraz ederek arkadaşlarıyla birlikte yaptığı protesto, o sırada kürsüden yapılan canlı yayın sayesinde radyo dalgalarıyla tüm ülkeye yayıldı. 24 Ekim 1937 tarihli Haber gazetesi, bu olayı “Dönen talebenin protesto nutukları radyo ile neşredildi” manşetiyle duyurdu.

Neriman Hikmet daha sonra röportajlar yapacağı bu gazeteye ilk kez “haberin öznesi” olarak girmişti. Aldığı uzaklaştırma kararının ardından hukuk ve felsefe fakülteleri arasında geçen çalkantılı öğrencilik yıllarını 1945’te noktalayarak, rotasını tamamen edebiyat ve gazeteciliğe kırdı.
FABRİKADA BİR GAZETECİ
1930’ların sonu ve 40’lar, Neriman Hikmet’in, döneminin çok ötesinde yaptığı bir gazeteciliğe sahne oldu. Haber, Vatan, Son Posta ve Tan gazetelerinde çalışırken masa başı gazetecilik anlayışını yıktı; Türkiye basın tarihinin her haberi yerinde inceleyen ilk kadın muhabirlerinden biri oldu. “Bir İşçi Gibi Fabrikada Çalıştım” yazı dizisi devrim niteliğindeydi. Gazeteci kimliğiyle giremediği fabrikalara işçi olarak girdi.

Cibali Tütün Fabrikası’nın tozlu atölyelerinden, Paşabahçe’nin cam fırınlarına kadar her yerdeydi. Kadın işçilerin düşük ücretlerini, kreşsizlikten dolayı tezgah diplerinde büyüyen bebekleri ve tütün tozundan ciğerleri solan “Sarı Kızlar”ın hikayelerini yazdı. 1944 yılında yayımlanan tek romanı “Köyün Dulları” da bu gözlemlerin bir meyvesiydi. Anadolu’nun uzak köylerinde yalnız kalmış kadınların uğradığı toplumsal ve ekonomik baskıyı, kadınların gözüyle ve tüm çıplaklığıyla edebiyata taşıdı.
SUAT DERVİŞ İLE YOLDAŞLIK
Neriman Hikmet’in işçi havzalarında, sokakta yaşadığı pratik, politik görüşünü de şekillendirdi. Sınıf mücadelesine sadece yazılarıyla değil örgütlenmeyle katkı sağladı. Yolunun kendisi gibi “unutturulan” bir devle, Suat Derviş ile kesişmesi hayatının dönüm noktalarından biriydi. İki kadın meslektaştan öte yoldaş oldu. Birlikte TKP saflarında yer aldılar ve sözlerini geniş kitlelere duyurabilmek için “Yeni Edebiyat” dergisini çıkardılar. Bu birliktelik, 1951 tevkifatında Sansaryan Han’ın karanlık hücrelerine kadar uzandı. Gördüğü ağır işkenceler, Neriman’ın iradesini kıramadı.
Zehra Kosova’nın anılarında anlattığına göre; en karanlık anlarda bile dik duruşundan taviz vermedi. Cezaevinden çıktıktan sonra yoksulluk peşini bırakmasa da, o “gölgeli gülücüğünü” ve mücadelesini hiç terk etmedi. 1946’da Sendikalar Kanunu çıktığında, sadece yazmıyor, sokak sokak gezerek işçileri örgütlüyor, sendika yönetimlerinde aktif görev alıyordu. 1948 yılında yayımladığı “Gazetelerin Yazmadığı, Partilerin Konuşmadığı Hakikatler” adlı broşürü Bakanlar Kurulu kararıyla yasaklandı ve toplatıldı. 1970’te Suat Derviş ve kadın arkadaşlarıyla kurduğu Türkiye Devrimci Kadınlar Derneği defalarca basıldı, yine birlikte gözaltılara, işkencelere dayandılar.

Aynı zamanda vefalı bir dosttu Neriman Hikmet. Suat Derviş’in hastalık döneminde bakımını üstlendi, öldüğü güne kadar yanından ayrılmadı. Edebiyat tarihi onu “Derviş’in gölgesinde kalmış bir kadın” olarak tarif etmeye kalksa da onların ilişkisi kadın dayanışmasının en iyi örneklerinden biriydi. Neriman Hikmet, arkadaşının ölümünden sonra yazdığı veda yazısında ona “Büyük aydın bir Türk kadını” olarak hitap ediyordu. Suat Derviş ise bir röportajında Neriman’ın şiirlerini (onun kızacağını bilerek) övüyordu.
NERİMAN HİKMET’İ UNUTTURMAMAK
Mücadeleyi, yoldaşlığı, dayanışmayı hep ön planda tutan Neriman Hikmet, ömrünün ikinci yarısında iki özgün kitap daha yazdı. Ankara’da mezarlıkları gezerek yaptığı röportajlardan oluşan “Ankara Kabristanında Açan Güller” ve 1975’te, emekli olduktan sonra döndüğü Konya'da, yerel gazete Meram’da çalışırken çıkardığı “Mevlana: Bilimsel Gerçeklik Açısından Varoluş Felsefesi” yine dönemin çığır açan çalışmalarıydı.

Ancak bugün ne yazık ki, ne bu özgün çalışmalarına ne şiir kitaplarına ne de biricik romanına ulaşılabiliyor. İşçilerin, kadınların, çocukların sesini gazete sayfalarına taşıyan röportajlarını ise bulmak çok zor. Kadınlar, tarihi kazıyarak “tarih yazan kadın öncülerin” yaşamını günümüze taşımaya çalışıyor; ışığı söndürülmüş “yıldızları” yazılarıyla hatırlatarak yeniden gökyüzüne taşıyor. Ancak Neriman Hikmet gibi pek çok kadının unutulmaması ancak kitaplarının yeniden basılmasıyla mümkün görünüyor. Belki o zaman Çetin Altan’ın gelecek kuşaklar adına dilediği özür amacına ulaşabilir.