Hayvanlara karşı ‘gönül borcu’ hisseden bir küratör, hayvan hakları meselesi üzerine sanat üreten isimleri buluşturdu. Projede kimse ücret almadı; herkes gönüllü emek verdi. Tasarlanan sergi için İBB Müze Gazhane ev sahipliği yaptı. Ve bu imeceden “Barı-n/m-ak” sergisi doğdu...
Hayvan haklarını ve kentte birlikte yaşam kültürünü güncel sanat üzerinden sorgulayan sergi sonunda elde edilecek gelir, Beşiktaş Belediyesi Barınakları ve Angels Farm’ın acil ihtiyaç listesindeki malzemeler temin edilecek.
Serginin küratörü Hicran Aksöz’le konuştuk.

Hicran, sizi tanıyalım, hayvanlarla ilişkinizin nasıl olduğunu öğrenelim. Bu projeyi hazırlamanıza vesile olan kişisel bir hikâye/sizi etkileyen bir olay var mı?
Lisansımı Erciyes Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nde birincilikle tamamladım. Yüksek lisansımı Yeditepe Üniversitesi Sanat ve Kültür Yönetimi programında tam burslu olarak yaptım. 5 yıldır küratörlük yapıyorum. Aynı zamanda İyilik İçin Sanat Derneği’nin koordinatörüyüm. Bir sivil toplum kuruluşuyla çalışmak, sosyal sorumluluk anlamında insana çok şey katıyor.
26 yıl Kayseri’de yaşadım, çocukluğumdan itibaren doğayla iç içe bir yerde büyüdüm. Ama doğayla iç içe olmak, hayvanlarla da iç içe olmak anlamına gelmiyor maalesef. Yaşadığım yerleşim alanları, şehir planlamaları nedeniyle hayvanlarla aramıza hep bir mesafe koyuyordu. Onları görürdüm, uzaktan severdim ama yakın bir bağ kurmak pek mümkün değildi. 2019’da İstanbul’a geldiğimde her şey değişti. Pandemiye denk gelmesiyle birlikte evde daha çok vakit geçirmeye başladık ve o süreçte hayvanlara gösterilen sevgiyi, onlarla bir arada olma halinin verdiği hissi çok yakından deneyimledim. İnanılmaz keyifliydi. Bizim de evde kedilerimiz oldu. Ama maalesef rahatsızlıkları sebebiyle onları kaybettik. O noktada elimden geleni yapamadığımı hissetmek büyük bir sorumluluğu da beraberinde getirdi.
Küçüklüğümde onlara gösteremediğim sevgi ve sonrasında bakımlarında yeterli olamadığım duygusu, gönül borcu ortaya çıkardı. Bugün bu konuyla ilgili yaşanan yasa değişiklikleri ve sorunlar, bu proje için tam zamanı olduğunu gösterdi. “Barı-n/m-ak” işte bu gönül borcunun, bu yetersizlik hissinin ve bu aciliyetin bir ürünü olarak doğdu.

Aksöz, kucağında patili dostu Lucky ile, sanatçı Ezgi Sandıkçı’nın ‘İsimsiz’ adlı çalışmasının yanında.
Serginin çıkış noktası bir sanat fikri mi, yoksa bir toplumsal ihtiyaç mıydı?
İkisi de vardı ama tetikleyici kesinlikle toplumsal ihtiyaçtı. Bir gün sanatçı arkadaşım Melis Baçaru bana gelerek, sürekli değişen gündem nedeniyle hayvan hakları meselesinin başka yerlere itildiğini ve bunun aslında çok önemli bir sorun olduğunu söyledi. “Bunu nasıl gündemde tutabiliriz?” diye konuşmaya başlayınca, sergi fikri ortaya çıktı. Serginin bir galeri yerine kamusal bir alanda olmasını tercih ettim. Bunun sebebi, herkesin kolaylıkla ulaşabilmesiydi. Bu konuda İBB bize kapılarını açtı.
Sanatçılarla görüşmeye başladığımız süreçte ise gerçekten çarpıcı bir şey fark ettim. Sergiye özel üretilen eserlerin yanı sıra, sanatçıların mevcut eserlerine baktığımızda, önerdikleri işler sanki bu konu için özel olarak yapılmış gibiydi. Bu durum, bu yaranın sadece bugünün meselesi olmadığını gösterdi.
27 sanatçıyı bir araya getirirken hangi ortak noktaları gözeterek seçim yaptınız?
Esas kriter, üretimlerin hayvanlara dair ve barınma hali üzerine olmasıydı. Sadece hayvan imgesini kullanan değil, aynı zamanda tüm canlıları kapsayan, “barınma”nın ne olduğunu sorgulayan bir perspektife sahip olmalarını gözettim.
ATATÜRK’ÜN HAYVAN SEVGİSİ
Sergi metninde Atatürk’ün hayvan sevgisine de yer veriyorsunuz. Bu tarihsel referansın özel bir nedeni var mı?
İki nedeni var. İlki Atatürk’ün hayvanlarla kurduğu bağ son derece gerçek ve somut. Alp, Alber ve Foks isimli üç köpeği olduğunu biliyoruz. Foks’u bir sokak köpeği olarak yavruyken sahiplenip yanından ayırmamış. Bu, bugün için çok kıymetli bir örnek; “sokak hayvanı” kavramının tam da Cumhuriyet’in kurucusu tarafından evcilleştirilmiş olması. İkinci neden ise, bu tarihsel referansın tartışmaları kutuplaşmadan yukarı taşıması. Hayvan hakları sadece bugünün değil, bu toprakların derin bir meselesi. Atatürk’ün bu konudaki duruşu, konuşmamıza bir saygınlık ve süreklilik katıyor.

Arzu Ertekin'in Feykakuş adlı eseri
“ALTYAPI DEĞİL, ANLAYIŞ VAR”
Sizce bugün kentlerde hayvanlar için en büyük barınma sorunu nedir? Bir şehrin “hayvan dostu” olarak tanımlanabilmesi için neler gerekir?
Bugün kentlerde hayvanlar için en büyük barınma sorunu, şehirlerin insan dışındaki canlıları hiç hesaba katmadan tasarlanmış olması. Beton, asfalt, cam ve çelik arasında bir hayvanın su içebileceği bir çeşme, gölgelenebileceği bir ağaç, rahatça uyuyabileceği bir köşe bulması giderek zorlaşıyor. Bir şehrin hayvan dostu olarak tanımlanabilmesi için öncelikle planlamaya hayvanların da dahil edilmesi gerek. Suluklar, yuva nişleri, yeşil koridorlar, trafikten izole edilmiş geçiş yolları gibi basit ama etkili çözümler üretilebilir. Ayrıca barınak sayısının çoğaltılması, var olan barınakların yaşanabilir koşullara kavuşturulması da gerek. Bir barınak, hayvanlar için bir tecrit alanı değil, gerçek bir sığınak olmalı.
Hayvanların barınma hakları açısından İstanbul’u nasıl yorumlarsınız?
Zor bir şehir. Nüfusu, trafiği ve yapılaşma baskısı nedeniyle hayvanlar sürekli göç etmek, kaçmak ve gizlenmek zorunda. Ancak aynı zamanda çok güçlü bir sivil hayvan sevgisine sahip bir şehir. Her mahallede bir besleme noktası, her apartmanda bir kedi evi var. Yani altyapı değil, anlayış var. Eksik olan, bu anlayışı kalıcı, resmî ve kapsayıcı bir sisteme dönüştürebilmek.

Beyza Boynudelik'in Evcil Hayvan Sahibi adlı eseri
SANATLA ÖRÜLEN DAYANIŞMA SERGİSİ
Barı-n/m-ak sergisindeki eksik veya fazla harflerin, hayvanların beklediği yuvaları simgelediğini söylüyorsunuz. Sergi bu anlamda izleyicisini somut adım atmaya mı yönlendiriyor?
Evet, sergi izleyicisini kesinlikle somut bir adıma yönlendiriyor. Çünkü soyut bir farkındalık tek başına yeterli değil. Sergiden çıkan bir izleyici bu farkındalığı başkalarına ulaştırabilir. En basit şekliyle evinin önüne bir kap su koyabilir, yolda karşılaştığı bir canlıyı besleyebilir ya da sadece onu sevebilir. Bence bu bile yeterli. Çünkü değişim büyük adımlarla değil, küçük ama samimi eylemlerle başlar.
Sokak hayvanlarıyla ilgili tartışmaların yoğunlaştığı bir dönemde bu serginin nasıl bir söz söylemesini amaçladınız? Bu gergin atmosferde, konuyu sanatla ele almak nasıl bir etki yaratacak/yaratmalı?
Böylesine kritik bir zamanda bu sosyal sorumluluk projesini hayata geçirmek çok değerli. Çünkü sanat sadece estetik bir kaygı taşımamalı; bunun yanı sıra toplumun sorunlarını da dile getirmeli. Biz, bu sorunların üstünü kapatmak yerine, onları doğru bir ifade biçimiyle halkla buluşturmayı hedefleyen üretimler ve projeler yapmalıyız.
Evet, bu konuyla ilgili gündem oldukça gergin. Ancak konuyu sanatın diliyle ele aldığımızda işler değişiyor. Sanat; öfkenin, korkunun veya çaresizliğin gürültüsüne teslim olmadan, daha samimi bir yerden konuşmamızı sağlıyor. Tıpkı sergimizin adındaki o küçük tire ve eksik harfler gibi... Sanat, bir an durup düşünmek, belki de ilk kez karşı tarafın gözünden bakmak için bir alan açar. Bu serginin, o gergin atmosferin ortasında bir nefes aralığı, bir duraksama anı yaratmasını umuyorum. Bu etkiyi yaratabilmesi için de belki de en önemli şey, izleyiciye bir kapı aralamasıdır. Kapıyı zorla açmaya çalışmaz, sadece "Bak, burada bir mesele var, birlikte düşünelim" der. Yargılamaz, suçlamaz; görmeye ve hissetmeye davet eder. Umarım ki bu sergi, ziyaretçiler için bu sorunları görmelerine, belki de kendi içlerindeki bir şeyleri fark etmelerine vesile olan bir kapı aralayıcı olur. Çünkü gerçek değişim, ancak kalbimizde bir kıpırtı hissettiğimizde başlar ve sanat, belki de bu kıpırtıyı başlatabilecek en güçlü araçlardan biridir.

Sanat dünyasının toplumsal sorunlar karşısında daha fazla sorumluluk alması gerektiğine inanıyorsunuz. Bu sergi bir model olabilir mi?
Sanat dünyası sadece estetik üretmiyor; aynı zamanda değer üretiyor. Toplumsal sorunlar karşısında suskun kalmak, o sorunların devamına izin vermek olur. Ama bunu yaparken didaktik, suçlayıcı ya da popülist olmak zorunda değiliz. “Barı-n/m-ak” bu anlamda bir model olabilir çünkü üç şeyi birleştiriyor: kavramsal derinlik, sanatsal nitelik ve şeffaf, somut bir yardım mekanizması. Sanatçılar inisiyatif alıyor, koleksiyonerler destek oluyor, yardım doğrudan ihtiyaç listesinden malzemeye dönüşüyor. Nakit geçmiyor, aracı yok. Bu, sanat piyasasını toplumsal faydayla buluşturan sürdürülebilir bir model olarak okunabilir. Bir sanat eserinin, bir galeri duvarından çıkıp bir barınağa, bir sokak hayvanının sıcak bir yuvaya kavuşmasına aracılık etmesi. Bu sadece bir farkındalık değil, doğrudan bir dayanışma eylemi. Niyetim de bu serginin sadece bir kere yapılıp unutulan bir proje değil; herkesin içine farkındalık tohumu eken, sürdürülebilir bir modele dönüşmesi. Belki ileride başka bir küratör bir başka şehirde benzer bir şey yapmak ister. “Barı-n/m-ak” bir sergi olmaktan çıkıp bir ilham kaynağına ve toplumsal bir reflekse dönüşsün istiyorum. Bu sadece bir bağış kampanyası değil, bir sevgi ve sorumluluk hareketi olsun.
27 SANATÇININ ESERLERİ
Özge Akdeniz, Ozan Atalan, Vahap Avşar, Melis Baçaru, Beyza Boynudelik, Cins, Yağmur Çalış, Bekir Dindar, Alea Pınar Du Pre, Çağdaş Erçelik, Arzu Ertekin, Güler Güçlü, Osman Gültepe, Seydi Murat Koç, Mehmet Sinan Kuran, Burak Kutlay, Gönül Nuhoğlu, Tuğba Öztopçu, Lebriz Rona, Ezgi Sandıkçı, Gonca Sezer, Nilüfer Şatana, Erkut Terliksiz, Cansu Yıldıran, Çiğdem Yıldırım, İpek Yücesoy, Baysan Yüksel.
Sergi, 31 Ağustos’a dek –pazartesi hariç- her gün 10.00-18.00 arasında Müze Gazhane P Salon’da ücretsiz olarak ziyaret edilebilir.

Seydi Murat Koç'un İnsanlık Alemi serisinden