Bitkilere fısıldayan kadın...

Permakültür Tasarımcısı Ahu Toksöz: Bitki ve insanlarla, sürdürülebilir ilişkiler kurmaya çalışıyorum

24 Haziran 2026 - 14:01

 “Modern hayatın çökmesini ve her yeri yabani otların kaplamasını sabırsızlıkla bekliyorum.”

Ünlü Japon manga& anime sanatçısı, senarist-yönetmen Hayao Miyazaki’nin bu sözü,  insanın doğayla kur(a)madığı ilişkiye ütopik bir yerden işaret ediyor. Betonla çevrili şehirlerde yaşarken toprağa, suya ve havaya bağlı bir canlı olduğumuzu çoğu zaman unutuyoruz. Ancak bazen bir saksının içindeki küçük bir filiz, bize bu bağı yeniden hatırlatabiliyor. Bitkilerle kurduğu ilişkiyi yalnızca bakım vermek olarak görmeyen, bunu bir yaşam pratiğine dönüştüren Ahu Toksöz için de mesele tam olarak burada başlıyor. Ona göre bir bitkiyi yetiştirmek; sabrı, gözlemlemeyi ve hayatın kendi ritmine güvenmeyi öğrenmek anlamına geliyor.

Toksöz ile, yarı zamanlı yaşadığı Muğla’dan, köyümüze, Kadıköy’e geldiği bir vakit, Yeldeğirmeni’nde bulunan, çok disiplinli bir sanat, ekoloji ve yaratıcılık merkezi olan Nadas İstanbul’da, bitkilerin arasında oturup, bitkiler aleminden yola çıkarak, “başka türlü yaşamanın” izini sürdük.

Ahu önce sizi tanıyalım, bitkiler dünyasıyla ‘profesyonel’ ilişkinizle başlayalım.

11 yıl önce Fem Güçlütürk ile yönlenen bitki odaklı yaklaşımıyla Labofem ekibine katıldım. 2017’de Küçük Ölçekli Gelir Getirici Bahçecilik eğitimi, aynı sene Soil Food Web araştırmacısı Elaine Ingham’ın öğrencilerinden Molly Haviland’dan Toprak Mikrobiyolojisi Çobanlığı eğitimi aldım. Ayrıca Zimbabwe’li doğa bilimci Allan Savory’nin geliştirdiği Bütüncül Yönetim eğitimlerimi de tamamladım. 2019’da Türkiye Permakültür Araştırma Enstitüsü’nde Permakültür Tasarım Sertifikası edindim. Tasarım danışmanlığı, uygulama çalışmalarımı sürdürüyorum. Yarı zamanlı yaşadığım Gökova’da Labofem asistanlığı yapıyorum.

- “Modern hayatın çökmesini ve her yeri yabani otların kaplamasını sabırsızlıkla bekliyorum.” Miyazaki’nin bu sözü sizin için önemli. Bu temenni sizde nasıl bir karşılık buluyor?

İlk denk geldiğimde verdiğim tepki tamamen içgüdüseldi; “A, ne güzel olurdu” diye düşünmüştüm. Sözü olduğu gibi hayal etmiştim. İnsan yapımı bütün yapıların arasından taşan, her yeri saran, yayılan bitkiler… Bitkilerin “maksimum kapasitesini” görmek gibi bir şey bu. İnsan müdahalesi olmadan nasıl bir dünya kurarlardı diye düşünmek bana çok heyecan veriyor.

“FOTOSENTEZ YAPMAK İSTERDİM”

-“Özel bir gücüm olsaydı fotosentez yapmak isterdim” demeniz, üretmenin, dönüşmenin ve başkasına zarar vermeden var olmanın bir metaforu gibi. Bu dileğin ardında nasıl bir dünya tasavvuru var?

“Fotosentez yapmak isterdim” fikrini seviyorum çünkü bana çok kusursuz bir varoluş biçimi gibi geliyor. Bu kusursuzluk estetik bir ideal veya mümkün olan en doğru sistem kaygısı taşımıyor. Eldeki kaynaklarla ışıkla, suyla, havayla en doğru karar ve seçilimlerle var olabilmek. Sürekli tüketmeden, hatta bulunduğu yere iyi gelen bir canlı olmak. Bunda çok sakin ama çok güçlü bir şey var. Bitkilere uzun süre baktığınızda onların varoluş biçiminin insana çok şey düşündürdüğünü fark ediyorsunuz. Sessizler, inanılmaz dirençliler. Seçerek yaşam kuruyorlar. Telaş etmiyorlar ama sürekli dönüşüyorlar. Ve bunu yaparken etraflarındaki yaşamı da besliyorlar. Fotosentez fikrinin bende yarattığı şey buna duyulan hayranlık. Bu aynı zamanda bugünkü yaşam biçimlerimize karşı içten içe duyduğum bir yorgunlukla da ilgili olabilir. Sürekli tüketmeye, yetişmeye, almaya ve harcamaya dayalı bir düzenin içinde yaşıyoruz. Fotosentez ise bunun tam tersi gibi geliyor bana.

(Ahu Toksöz'ün 'Fotosentez yapmak böyle hissettiriyor olmalı' notuyla paylaştığı bir fotoğraf)

-Topraktan, havadan, sudan hiçbir zaman bağımsız değiliz; buna rağmen metropollerde yaşadıkça sanki giderek mekanikleşiyoruz.

Şehir hayatı insana doğaya bağımlı bir canlı olduğunu unutturuyor. Hâlâ topraktan, sudan, havadan bağımsız değiliz ama metropol düzeni bunu görünmez hale getiriyor. Günlerce hava durumunu gerçekten hissetmeden yaşayabiliyoruz mesela. Mevsimleri bile bazen sadece ne giyeceğimiz üzerinden deneyimliyoruz. Her şey çok kontrollü, kapalı ve yapay akıyor. Bu da insanı ister istemez mekanikleştiriyor. Sürekli hızlanan, üretmeye çalışan, ekranlar ve beton yüzeyler arasında akan bir yaşamın içinde bedenin ritmini de unutabiliyorsun. Oysa doğada her şey döngüsel. Bekleme var, yavaşlama var, kuruma var, yeniden canlanma var. Bitkiler bana bunu sürekli hatırlatıyor.

-Ev–ofis bitkileri bu unutkanlığa karşı nasıl bir hatırlatma işlevi görüyor?

Bir bitkiyle yaşamak, sadece dekoratif bir şey değil benim için. Orada yaşayan başka bir canlıyla aynı alanı paylaşmaya başlıyorsun. Onun ışık ihtiyacını, susuz kaldığını, yeni bir yaprak verdiğini fark ediyorsun. Anlamak için kafanı, ihtiyaçlarını gidermek için vaktini ve fiziksel hareketini kullanman gerekiyor. Zaman algın değişiyor. Bir şeyin büyümesini izlemek insanı gündelik hayatın o telaşlı hızından çıkarıyor. İnsanlar bitki bakımınısorumluluk gibi düşünüyor ama aslında iyi gelen tarafı tam da o ilişki. Çünkü bitkiler bize doğayı anlatmıyor sadece, bizim de doğanın bir parçası olduğumuzu hatırlatıyorlar.

BİTKİLERİN KENDİ RİTMİ…

-Bitkilerle uğraşmak, hız üzerine kurulu modern dünyada sabır kavramını da yeniden düşündürmüş olmalı.

Bir bitkinin yeni bir yaprak vermesi, köklenmesi bazen haftalar sürüyor. İlk bakışta durağan gibi görünebiliyor ama aslında içeride oldukça kompleks bir hareket var. Doğada her şey zaten hareket halinde. Sadece bizim hızımıza göre işlemiyor. Bitkilerle yaşamak bunu kabul etmeyi öğretiyor insana. Her şeyi zorlayarak hızlandıramayacağını, bazı süreçlerin kendi zamanına ihtiyacı olduğunu. Ve çoğu zaman en sağlıklı büyümenin de zaten o görünmeyen, sessiz süreçlerde gerçekleştiğini. Bu yüzden bitkilerle uğraşmanın insana güçlü bir sabır hissi verdiğini düşünüyorum ama bu edilgen bir sabır değil; dikkatli, canlı, gözlemci bir sabır…

-Kurucusu olduğunuz Greensquaremeter’ı nasıl tanımlarsınız?
Sadece bir marka gibi görmüyorum, yaşam biçimimin dışarıya yansıyan hali… Bitkiler üzerinden düşünmeyi, üretmeyi, mekanlarla ilişki kurmayı, insanlarla bir araya gelmeyi kapsıyor. Bazen bir bakım işi oluyor, bazen bir bitki yerleştirmesi, bazen bir sohbet ya da birlikte düşünme alanı. Benim için önemli olan şey, bitkileri sadece dekoratif objeler olarak değil, yaşamın bir parçası olarak düşünebildiğimiz alanlar olarak önceliklendirmek. Greensquaremeter bunu yapmaya çalışıyor.
-İsme de bağlayarak sormak isterim: Sizin için bir metrekarelik yeşil alan neyi temsil ediyor?

Bir metrekarelik yeşil alan fikrini seviyorum çünkü bana doğanın aslında ne kadar küçük bir yerden başlayabildiğini hatırlatıyor. O yüzden mesele hiçbir zaman sadece büyük bahçeler ya da ulaşılmaz doğa manzaraları olmadı benim için. 

-Greensquaremeter kapsamında neler üretiyor, hangi ihtiyaçlara karşılık gelen hangi hizmetleri sunuyorsunuz?

Bitkiler etrafında şekillenen ama sadece “bitki yerleştirmekten” ibaret olmayan bir üretim…Ev, ofis, atölyeler gibi yaşam alanları için botanik danışmanlık yapıyorum; mekâna, ışığa ve oradaki yaşam biçimine uygun bitkiler seçip yerleştiriyoruz. Sonrasında düzenli bakım süreçleri oluyor. Çünkü benim için önemli olan şey sadece o alanın ilk gün güzel görünmesi değil, zaman içinde gerçekten yaşayabilmesi. Bitki sahiplerine tüm detayları da aktarmış oluyorum. Ben zamanla aralarından çekiliyorum ama hep iletişimde de kalıyoruz tabi. Bunun dışında bazen bitkiler üzerinden sosyal buluşmalar, konuşmalar, paylaşım alanları da oluşuyor. İnsanların bitkiyle ilişkisini sadece bakım bilgisi üzerinden değil, yaşam kültürü üzerinden düşünmeyi seviyorum. O yüzden yaptığım şeyin içinde tasarım da var, bakım da var, gözlem de var, sanat da var.

“BİTKİLER İSTİKRAR SEVER”

-Bitki danışmanlığı yaparken en sık karşılaştığınız durumlardan biri muhtemelen “yaşatılamayan” bitkilerdir. Sizce insanların bitkileri kaybetmesinin ardındaki en temel neden ne?

“Bitkiyi bir canlı olarak değil, dekoratif bir nesne gibi düşünmek”ten geliyor. İnsanlar çoğu zaman bitkiyi eve alırken onun da bir yaşam ritmi olduğunu unutabiliyor. Oysa bitki dediğimiz şey bulunduğu ortama uyum sağlayan ama aynı zamanda o ortamdan da etkilenen bir canlı. En sık gördüğüm şeylerden biri, niyetle gerçeklik arasındaki kopukluk. İnsanlar iyi niyetle alıyor, evine canlılık katmak istiyor ama o bitkinin ışık, nem ihtiyacı, bulunduğu alanla uyumu gözden kaçıyor. Bir de şehir yaşamında tempo çok hızlı olduğu için bakım süreçleri de ihmal edilebiliyor. Ama bitkiler öyle “arada hatırlayınca bakılacak” şeyler değil; sürekli bir ilişki istiyorlar. Bir diğer nokta da fazla müdahale. İnsanlar iyi yapmak isterken fazla suluyor, sürekli yer değiştiriyor ya da sürekli “bir sorun var mı” diye kurcalıyor. Oysa bitkiler istikrarı seviyor. Çok müdahale de, hiç bakım da aynı şekilde zarar verebiliyor.

Şunu da önemli buluyorum: bitki kaybetmek bazen öğrenme sürecinin parçası. İnsan o deneyimle aslında bir canlıyla nasıl ilişki kurulacağını öğreniyor. O yüzden bunu sadece “başarısızlık” gibi de görmüyorum. Bir tür dikkat geliştirme hali gibi. Bitkilerle ilişki biraz böyle, zamanla olgunlaşan bir şey.

YELDEĞİRMENİ’NİN NADAS’I

-2018’de Jessica Sim’le NADAS İstanbul’u kurdunuz.  Burada bitki, insan ve diğer canlı türlerinin uyumuna değer veren çalışmalar yürütülüyor.  Bugün geldiği noktadan geriye baktığınızda, NADAS nasıl evrildi?

Organik gelişen ve zaman içinde kendi yolunu bulan yapılardan biri oldu. Başlangıcında Jessica ile birlikte, sanat ve zanaat etrafında kurulabilecek kolektif, paylaşımcı bir alan hayali vardı. Sadece iş değil; insanların bir araya gelip sohbet edebildiği, öğrenebildiği, birlikte düşünebildiği bir atmosfer kurmak istiyorduk. O dönem bitkiler etrafında oluşan ilginin de çok canlı olduğu bir zamandı ve NADAS bu enerjinin içinde doğal olarak büyüdü. Atölyeler, buluşmalar, farklı üretim biçimleri derken zamanla kendi topluluğunu oluşturan bir yere dönüştü.

-20 yy’dan kalma bir yapıda konumlanan NADAS’ı , Yeldeğirmeni’nde hayata geçirmenizin ardında nasıl bir mekânsal ve düşünsel tercih vardı?

Hayatın önümüze çıkardığı bir yerdi... Biz onu bulduğumuzda zaten kendi ruhu çok güçlüydü, biz sonradan onun ritmine uyum sağlamaya başladık. 1930’lardan kalma, bahçeli bir evin içinde olmak ister istemez kurduğun ilişkiyi değiştiriyor çünkü. Modern bir mekan mantığından çok daha farklı bir hissi vardı, insanlar içeri girdiklerinde bir çalışma alanına değil de yaşayan bir yere gelmiş gibi hissediyordu.NADAS’ın atmosferini belirleyen şeylerden biri de buydu. Yeldeğirmeni’nin kendi dokusu da bunu destekliyordu. Mahalle hissinin kaybolmadığı, insanların yürüyerek vakit geçirdiği, eskiyle yeninin iç içe olduğu bir yer.

-Kadıköy’de yaşayanların “yeşil” bilinç düzeyini nasıl gözlemliyorsunuz?

Kadıköy’de insanların bitkilerle kurduğu ilişkinin gerçekten canlı olduğunu düşünüyorum. Özellikle son yıllarda insanlar evlerinde yaşayan şeylerle daha fazla ilişki kurmaya başladı. Bu bazen çok basit ama çok tatlı şekillerde ortaya çıkıyor. En güzel örneği balkonlar. Buralarda çoğu eski Anadolu ev halini izlemek mümkün. Mesela kapıya hasta bitki bırakıp giden insanlar oluyordu. Saksının yanına küçük notlar iliştirip “Bunu kurtarabilir misiniz?” ya da “Yerim yok sizde kalsın” diye. Bence bu çok şey anlatıyor. İnsanlar artık bir bitkiyi direkt çöpe atılacak bir eşya gibi görmüyor. Onun yaşayabilme ihtimalini düşünüyor, yardım isteme ihtiyacı hissediyor. Bu bana çok dokunan bir şeydi açıkçası.

Bir yandan da şehir hayatında insanlar doğayla kurabilecekleri en erişilebilir ilişkiyi bitkiler üzerinden kuruyor gibi geliyor bana. Balkonunda bir şey büyütmek, evde bir dal köklendirmek, komşuyla çelik paylaşmak. Bunlar çok küçük hareketler gibi görünüyor ama aslında ciddi bir yaşam kültürü oluşturuyor. Kadıköy’ün buna açık bir tarafı olduğunu düşünüyorum. İnsanlar sokakta kedilerle, ağaçlarla, mahalle hayatıyla zaten daha geçirgen bir ilişki kuruyor. Bitkiler de bunun bir uzantısı gibi. O yüzden bazen çok profesyonel bir “bitki bilgisi”nden ziyade bakım verme isteğini ve ilişki kurma arzusunu daha kıymetli buluyorum. Çünkü bence yeşil bilinç biraz oradan başlıyor.

-Bitki sohbetleri ve takas buluşmaları düzenliyorsunuz NADAS’ta, ki katıldığım takas etkinliğini çok sevdim… Nasıl bir ortam sağlıyor bu buluşmalar bitkiseverlere?

Normalde tanımadığın biriyle konuşmayı zorlaştıran şeyler burada ortadan kalkıyor. Çünkü konu zaten ortak: bir yaprak, bir çelik, bir saksı, bir deneyim… İnsanlar sadece bitki değiştirmiyor; bilgi, hata, deneme, hikâye paylaşıyorlar. O yüzden ortam alışverişten ziyade, bir topluluk hissine dönüşüyor.Sanırım en sevdiğim tarafı şu: insanlar “bitki konusunda iyi olma” baskısı yaşamıyor. Herkes bir şey öğreniyor, herkes bir şey deniyor. O yüzden çok rahat ve paylaşımcı bir atmosfer oluşuyor.

(14 Şubat Sevgililer Günü'nde yapılan bitki takasından coşkulu ve samimi bir kare... /fotoğraf: Gökçe Uygun)

“ÖNCE SU DEĞİL, IŞIK”

-Bitki bakımında ‘önce su değil, ışık’ diyorsunuz. Bu yaygın yanılgı sizce nereden kaynaklanıyor ve bize bitkilerle kurduğumuz ilişkinin hangi tarafını gösteriyor?

Refleksi genelde “bir şey kötü gidiyorsa daha çok bakım yapmalıyım” oluyor. Bitkilerde bu çoğu zaman suya dönüşüyor. Çünkü su, bakımın en somut ve en “yapılabilir” hali gibi geliyor: veriyorsun ve bir şey yaptığını hissediyorsun. Ama sorun şu ki bitkilerin çoğu zaman asıl belirleyici ihtiyacı su değil ışık. Işık yoksa bitki zaten o sistemi sürdüremiyor; suyu ne kadar doğru verirsen ver, temel koşul eksik kalıyor. Bu da bize şunu gösteriyor: çoğu zaman çözüm zannettiğimiz şey, aslında problemin kendisi olmayabiliyor.

Bu yanılgı hızlı çözüm üretme alışkanlığımızdan geliyor. Her şeyi hemen “düzeltmek”, kontrol etmek, müdahale etmek istiyoruz. Ama bitkiler öyle çalışmıyor. Onlar daha temel bir denge üzerinden ilerliyor: nerede durdukları, ne kadar ışık aldıkları, o mekânla nasıl bir ilişki kurdukları… Bu da bitkilerle kurduğumuz ilişkinin bize aynaladığı şeylerden biri. Yüzeydeki sorunu çözmeye çalışırken, temel ihtiyacı gözden kaçırabiliyoruz. Yavaşlamayı, gözlemlemeyi ve “neye gerçekten ihtiyaç var” sorusunu sormayı öğretiyor bitkiler.

-“Bunu daha önce bilseydim” dediğiniz, bakış açınızı kökten değiştiren temel farkındalık ne oldu bugüne kadarki bitki yolculuğunuzda?

Bitkilerle ilgili sorunların çoğu bakım hatası değil, yer seçimi hatası. Bu bakış açısı benim için çok değiştiriciydi. Çünkü odağı “nasıl bakıyorum”dan “nerede duruyor”a çevirdi.


ARŞİV