"Gıda güvencesizliği artıyor"

Türkiye’de gıda fiyatları neden yükseliyor? Gıda fiyatlarının artması en çok hangi kesimleri etkiliyor? Yerküre Yerel Çalışmalar Kooperatifi Ortağı Orkun Doğan ile konuştuk. Doğan, “gıda enflasyonunun kalıcılaşması gıda güvencesizliğini tüm boyutları artıran bir duruma yol açıyor” diyor

24 Kasım 2022 - 09:49

Türkiye’de gıda enflasyonundaki yıllık artış son TÜİK verilerine göre 99,05. FAO Food Lab’in tahminlerine göre ise Türkiye yüzde 92,3’lük yıllık artış tahminiyle, Lübnan ve Sudan’dan sonra en yüksek gıda enflasyonun yaşandığı üçüncü ülke konumunda. Peki Türkiye’de gıda fiyatları neden sürekli yükseliyor? Yerküre Yerel Çalışmalar Kooperatifi Ortağı ile bu sorunun yanıtlarını konuştuk. Doğan, “Dünya genelinde gıda fiyatlarında özellikle pandemiden bu yana kriz çanlarının çalmasına yol açacak artışlar söz konusu. Türkiye’de ise gıda enflasyonu daha köklü ve daha şiddetli yaşanıyor. Bu durumun Türkiye’ye dair, bir anlamıyla yerli ve milli, sebepleri olduğu aşikâr.” diyor.

- Türkiye'de gıda fiyatları neden sürekli yükseliyor? Diğer ülkelerle karşılaştırıldığında ürkiye için neler söylenebilir?

Türkiye’de gıda fiyatlarının seyrini incelediğimizde, gıda fiyatlarındaki artışın bir süredir düzenli bir şekilde genel fiyatlardaki artışın üstünde seyrettiğini görüyoruz. Bu durum özellikle 2018 yılından bu yana daha belirgin. Son beş yıllık süreçte hem Türkiye hem dünya ekonomisinde bu duruma yol açacak konjonktürel gelişmeler, kalıcı etkileri olan şoklar yaşandı. Küresel boyutta enerji ve emtia piyasalarındaki fiyat hareketleri, pandeminin yol açtığı arz ve talep yönlü şoklar ve sürmekte olan etkileri, Rusya-Ukrayna savaşı gibi gelişmeler uzun vadede küresel gıda fiyatlarının, buna bağlı olarak da Türkiye’deki gıda fiyatlarının artmasına yol açacak etkileri oldu.

Ancak, FAO’nun Dünya Gıda Fiyatları Endeksi ve gıda fiyatlarına ilişkin yayınladığı diğer veri çalışmalarını incelediğimizde, Türkiye’nin dünya genelinden ayrıştığını ve gıda fiyatlarındaki artışının dünya ve bölgesel ortalama artışların çok üstünde olduğunu görüyoruz. Örneğin FAO Food Lab’in yıllık gıda fiyatları değişimine yönelik anlık tahminlerine bakarsak Türkiye yüzde 92,3’lük yıllık artış tahminiyle, listede Lübnan ve Sudan’dan sonra en yüksek gıda enflasyonun yaşandığı üçüncü ülke konumunda. Özetle, dünya genelinde gıda fiyatlarında özellikle pandemiden bu yana kriz çanlarının çalmasına yol açacak artışlar söz konusu. Türkiye’de ise gıda enflasyonu daha köklü ve daha şiddetli yaşanıyor. Bu durumun Türkiye’ye dair, bir anlamıyla yerli ve milli sebepleri olduğu aşikâr.

“Birçok üründe uzun erimde arz-talep yönlü gelişmeler fiyatları artıracak ölçüde gelişirken konunun gıda güvencesi-gıda hakkı bağlamında ele alınmaması, sürecin planlanmaması, pansuman müdahalelerle kimi zaman üreticinin, kimi zaman tüketicinin lehine durum idare edilmeye çalışıldı.”

Türkiye’de gıda enflasyonunu ise iki boyutta ele almakta fayda var. İlk boyutta kur krizi ve (gerçekleşen) kuraklık. İkinci boyut ise, tespitinin ve etkisinin ölçülmesinin daha zor olduğu gıda ürünleri fiyatlarının genel fiyatlardan kalıcı ve uzun süreli şekilde daha oynak ve daha da önemlisi yüksek seyretmesine neden olan yapısal koşullar var. Yaşanan durumu anlamak, anlık müdahaleler, önlemler tasarlamak açısından ilk boyuttaki gelişmeleri tartışmak, anlamak, etkilerini incelemek muhakkak önemli ancak Türkiye’de gıda enflasyonunu anlamak ve müdahalede bulunmak açısından yetersiz, ki gıda enflasyonunu kalıcılaştıran yapısal politik marazımız burası belki de. O yüzden, gıda enflasyonunu ülkemizdeki tarım gıda sisteminin yapısal sorunlarıyla, gıda güvencesizliği, gıda adaleti, gıda egemenliği gibi kavramlarla ilişkili bir mesele olarak el almak gerekiyor. Bu yapısal sorunları ise Türkiye’de tarımsal üretimin, gıda sanayiinin ve tedarik sisteminin dönüşümü içinde ele almak gerekiyor. Birçok üründe uzun erimde arz-talep yönlü gelişmeler fiyatları artıracak ölçüde gelişirken konunun gıda güvencesi-gıda hakkı bağlamında ele alınmaması, sürecin planlanmaması, pansuman müdahalelerle kimi zaman üreticinin, kimi zaman tüketicinin lehine durum idare edilmeye çalışıldı.

Yapısal sorunlara dair kapı aralamak gerekirse, ilk akla gelecek husus, girdi maliyetleri, tedarik zincirinin uzamasını, tarım arazilerinin kaybı, toprak kalitesinin düşmesi, üreticilerin tarımsal üretimden çekilmesi, kırsal borçlanma, iklim krizi gibi bir çırpıda sayılabilecek, muhtemelen dahasını atladığım çok katmanlı, birbirleriyle ilişkili birçok soruna işaret edebiliriz.

“İSTANBUL BELİRLEYİCİ”

-İstanbul gıda fiyatlarının yüksek olduğu illerden biri. Bunun nedenleri neler? 

İstanbul’da gıda fiyatlarının yüksek olması, elbette Türkiye’de gıda fiyatlarının yüksek olmasıyla ilişkili. İstanbul nüfusu ve konumu gereği Türkiye’de gıda ürünlerinin taşındığı ve dağıldığı önemli bir merkez olduğu için gıda fiyatları açısından belirleyici. Türkiye’de domatesin fiyatının yarısı Antalya’da oluşuyorsa, diğer yarısı İstanbul’da oluşuyor. Domatesin değerinin nasıl oluştuğu ve piyasadaki değişim değerinin tedarik zinciri halkalarında geriye dönük nasıl paylaşıldığını anladığımız ölçüde bu soruyu daha iyi anlayabiliriz.

Domatesin fiyatı Antalya’da, iklim koşullarının belirleyiciliğinin günden güne en aza indiği şartlarda, enerji ve girdi maliyetlerinin seyrine bağlı ve Antalya’daki üretici-tedarikçi aktörlerinin tedarik zinciri içindeki güçleri nispetinde belirleniyor. Domatesin tüketileceği yerdeki fiyatı ise, hangi kalite domatesin, hangi kanallarla ne kadar el değiştirerek ve ne kadar zaiyatla ne kadar mesafe taşındığı ve son dönemde, İstanbul özelinde, hangi köprüden taşındığı, hangi noktadan satın alındığına bağlı olarak değişiyor. Yani işin içine mazot, köprü parası, hal rüsumu, kira, vergi, nakliyecinin-aracının-perakendecinin emeği, masrafı, kârı, riski… giriyor. İstanbul ve çeperi ve hatta Marmara Bölgesi gıda üretiminden maddi ve manevi olarak uzaklaştıkça, İstanbul gıda fiyatlarının daha çok arttığı bir şehir haline geliyor.

-İstanbul özelinde bir planlama yapılabilir mi? İstanbul gıda konusunda dışarıya bağımlı halden nasıl kurtarılır?

İstanbul’u gıdada kendine yeterli hale getirmek bir ütopya. İstanbul’u gıda konusunda dışarıya bağımlı halden kurtarılamaz. Bu biraz şehir ve daha da ötesi metropol olmak demek. Ayrıca İstanbul ne Bizans’ta ne Osmanlı’da bilebildiğimiz kadarıyla bu anlamıyla “bağımsız” olmadı. Ancak, iddia edilebilir ki tarihin hiçbir döneminde de ihtiyacı olan gıda ürünlerinin üretimi hususunda da bu derece yetersiz olmadı. Bu husus, küresel gıda rejiminin neoliberal dönemine has bir süreç; küresel iş bölümü, küresel tedarik ağları, küresel aktörlerin şekillendirdiği, gıdanın tarladan çatala mesafesinin açıldığı bir dönem. İstanbul’un gıda sistemi de bu paralelde şekillendi. Türkiye ekonomisinin gelişim içinde İstanbul’un sanayileşmesi ve daha yakın dönemde çeperlerine doğru sanayisizleşmesi, mega ve çılgın projeler kentin üretim kapasitesini hızla aşındırırken, her gün beslemek durumunda olduğu nüfus hızla arttı.

İstanbul gıda konusunda dışarıya bağımlı halden kurtulamaz, hedef bu olmamalı ancak, kent ölçeğinde tarımsal üretim hacmini artıracak, gıda güvencesini destekleyecek, kente taşınan gıdanın mesafesini kısaltacak, özetle kentsel tarım-gıda sistemini daha sürdürülebilir, adil ve dayanıklı kılacak politikalar bugünden hayata geçirilmelidir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin ve birçok ilçe belediyesinin bu alandaki çalışmalarına baktığımızda bu hedefe hizmet edebilecek birçok uygulamanın hayata geçirilmeye çalışıldığını görebiliyoruz. Mevcut üretim alanlarının korunması, üreticilerin desteklenmesi adına çeşitli çalışmalar söz konusu. Ancak farklı ölçeklerdeki yönetim birimlerini eşgüdüm içinde ve dayanışma içinde çalışmasını sağlayacak, yapılacak çalışmaları koordine edecek ve daha katılımcı bir yaklaşıma ihtiyacımız var. Bu açıdan yerel yönetimler kentsel-bölgesel gıda planlarını oluşturmalı, buna bağlı olarak gıda stratejisini kurgulayarak önlem ve uygulanmaları tasarlanmalıdır. Bunların hayata geçirilmesi açısından politikaların tasarlanacağı, izleneceği katılımcı idari-yönetsel yapılara ihtiyaç vardır.

GELİRİ OLMAYANLAR, ÖĞRENCİLER…

- Gıda fiyatlarının yükselmesi en çok kimleri etkiliyor? 

Gıda fiyatları herkes için artmaktadır elbette, pazarda da markette de evin mutfağında da yemekhanede de artmaktadır. İşçi için de iş veren için de artmaktadır. Elbette ki, bu artış toplumsal kesimler, sosyo ekonomik gruplar, sınıflar arası, nasıl ele alırsanız alın, arasında farklı yaşanmakta, farklı hissedilmekte, farklı sonuçları olmaktadır. Gıda enflasyonunun kalıcılaşması gıda güvencesizliğini tüm boyutları artıran bir duruma yol açıyor. Yani, sağlıklı, besleyici, kültürel olarak uygun olan gıdaya erişiminin her yönüyle zorlaşması. Gıda fiyatlarındaki artışa bağlı olmaksızın, gıdaya erişim konusunda zorluk yaşayanlar tabii ki bu kriz durumlarında en çok etkilenmektedir. Yaş ve sağlık gibi koşullara bağlı olarak beslenme konusunda başkalarının desteğine ihtiyacı olanlar, düzenli geliri olmayanlar, yalnız yaşayanlar, öğrenciler, özel diyet uygulamak durumunda olan kesimler… Özetle gelir, daha çok etkilenmek hususunda önemli bir belirleyici iken, bunun ötesinde sağlıklı, besleyici gıdaya erişimin farklı boyutları da olduğunu göz önünde bulundurmak gerekiyor.

İstanbul Planlama Ajansı’nın bu konu etrafında yayınladığı yayınlarda hangi bölgelerde, hangi kesimlerin gıdaya erişim konusunda daha çok zorlandığını gösterir bilgiler bulunuyor. Ayrıca gıda güvencesizliğinin derin yoksulluk koşullarında nasıl yaşandığını aktaran çarpıcı bulgular da var. Öğün atlamak, ürün çeşitlerini azaltmak, farklı alışveriş noktalarına yönelmek, alışveriş saatlerini değiştirmek gibi çok farklı baş etme yolları olduğunu görüyoruz. 

-Son zamanlarda okullarda ücretsiz yemek dağıtılması için kampanyalar ve çağrılar yapıldı. Siz ne düşünüyorsunuz? 

Gıda mühendisi Bülent Şık’ın altını çizdiği gibi gıda güvencesizliği en çok da çocukları ilgilendiren bir sorun. Çocukların sağlıklı ve besleyici gıdaya erişiminin sağlanması, kolaylaştırılması en öncelikli kamusal politika gündemlerinden biri olmalıdır. Okullarda ücretsiz öğünler bunun en etkili, en az maliyetli yollarından biri olduğu ifade ediliyor. Yerel yönetimlerin pilot uygulamalarla bunun yapılabilirliğine dair örnek projeler geliştirmesi çok önemli ancak bunun merkezi idare nezdinde planlanarak uygulanması en doğru strateji olacaktır.

Böyle bir uygulamanın finansmanının merkezi bütçeden karşılandığını; öğün menülerinin yerelde gıda konseyleri kapsamında gıda mühendisleri odasının öncülüğünde, diyetisyen ve beslenme uzmanlarının görüşleri ile hazırlandığını hayal edelim. Kent ölçeğinde öğretim yılı boyunca dağıtılacak bu öğünler için gerekli olan her türlü ürünün mümkün mertebe yerelden karşılanmasına imkân verecek şekilde yine gıda konseyi kapsamında ziraat mühendisleri ve üretici örgütlerinin koordinasyonu ile bir üretim planlamasının yapıldığını da hayal edebiliriz. Mevcut yönetim anlayışı ve devlet kapasiteyle hayal gibi gelebilir, ancak İzmit, Çankaya ve diğer bazı belediyeler pilot uygulamalara başladılar bile; kolaylıkla ülke genelinde tüm okulları kapsayacak bir programa dönüşeceğine inanıyorum.

 


ARŞİV