İstanbul... Edebiyatın başrollerinden biri oldu her zaman. Kimi şair ve yazarlar, bizzat kendilerinin de sakini oldukları bu kenti kaleme aldılar, kimileri de uzaktan gözlemle yazdılar bu şehri. Peki bu isimler kim ve İstanbul ile edebiyat bağı nasıl?
Bu sorunun cevabını veren bir kitap var; İstanbul Edebiyat Haritası. Yaklaşık 6 ay önce Masa Kitap’tan çıkan eseri hazırlayan kişi ise edebiyat bilimci-araştırmacı-yazar Doç. Dr. Bahriye Çeri.

Sözü kendisine bırakıyoruz...
• Oldukça detaylı ve hacimli bir çalışma yapmışsınız. Nasıl bir hazırlık süreci geçirdiniz? Masabaşına ek olarak bizzat sokaklara da indiniz mi?
Teşekkür ederim. Böyle bir kitap için hazırlık süreci iki katmanlı oldu. Bir yandan yoğun bir masa başı çalışması gerekiyordu. Arşiv taramaları, eski gazete ve dergi koleksiyonları, hatıratlar, biyografiler ve dönemin edebiyat tarihi kitapları, hatta mimarlık kitapları, tezler üzerinde uzun bir okuma yaptım. Diğer yandan sokak sokak gezerek, yazarların yaşadığı evleri, uğradıkları kahvehaneleri, yayınevlerini, matbaaları, edebiyat mahfillerini yerinde görmeye çalıştım. Değişen sokak isimlerini, apartman numaralarını karşılaştırdım. Bugün çoğu ya yıkılmış ya başka bir işleve bürünmüş ya da izleri silinmiş olsa da mekânın ruhunu hissetmek, anlatının derinliğini artırıyor. Kısacası hem kâğıt üzerinde hem de sahada iz sürerek ilerleyen bir süreçti. Böylece kitapta yalnızca bilgiye değil, mekânın belleğine de yer verebildim.
• Hangi yıllar arasını incelediniz?
Bulabildiğim en eski adrese kadar gittim, dönem sınırlaması yapmadım; bulabildiğim malzeme açısından baktım. Bu yaklaşım sayesinde araştırma kronolojik bir çerçeveyle sınırlı kalmadı, İstanbul’un farklı dönemlerinden ve farklı semtlerinden edebiyatçı izlerini aynı harita üzerinde bir araya getirme imkânı doğdu. Böylece hem Tanzimat’tan Cumhuriyet’e hem de yakın dönemlere uzanan zengin bir edebiyat belleğini kapsayabildim.
• Edebiyatçıların izini sürerken sizi en çok şaşırtan keşif hangisiydi?
Bu sorunun cevabı oldukça zor, çünkü İstanbul’un her semti ayrı bir sürpriz sunuyor. Ama özellikle Selimiye Mahallesi beni çok şaşırttı; Ne kadar çok edebiyatçı yaşamış, benim çok sevdiğim bu mahalleyi ne kadar sevmişler. Örneğin Safiye Erol, Halikarnas Balıkçısı vb. Kadıköy ise bambaşka; özellikle Moda ve çevresi, hem edebî bir hareketlilik hem de canlı bir kültürel atmosfer sunuyor. Sokaklar, kafeler ve deniz kenarı, yazarların ve şairlerin gözünden şehri yeniden keşfetmeme yol açtı. Her iki semt de İstanbul’un bilinen yüzünün ötesinde bir derinlik ve şaşırtıcı bir edebî zenginlik barındırıyor; her adımda yeni bir hikâye, yeni bir iz buluyorsunuz.
“YAZARLARIN DUYGUSAL HARİTASI”
• Haritada öne çıkardığınız mekânların, edebiyatçılar için sadece fiziksel değil, duygusal anlamları da var. Sizce İstanbul’da mekân ile edebiyat arasındaki bağ neden bu kadar güçlü?
Birkaç sebepten ötürü çok güçlü. Birincisi şehrin katmanlı yapısı… Her semtinde farklı bir tarih, kültür ve toplumsal doku barındırıyor. Bu katmanlılık, yazarların hayal gücünü besliyor; bir mekân yalnızca “yer” olmaktan çıkıp zamanın da tanığına dönüşüyor. İkinci olarak mahalle kültürü ve gündelik hayat çok önemli. Edebiyatçılar için İstanbul’un semtleri, sadece fon değil, karakterlerin ruhunu şekillendiren unsurlar. Selimiye’deki bir yokuş ya da Moda’daki bir sahil kahvesi, orada yaşayanların ilişkilerini, duygularını, hatta kaderlerini belirleyebiliyor. Yani mekân, eserin ruhuna karışıyor. Pek çok yazar için İstanbul semtleri, kişisel hayat hikâyelerinin de sahnesi. Safiye Erol için Karlık Bayırı, Halikarnas Balıkçısı için Selimiye, Sait Faik için Burgazada ya da Kadıköy… Bunlar onların yalnızca yaşadığı yerler değil; hatıralarını, dostluklarını, kırılmalarını, aşklarını taşıyan “duygusal haritalar.” Son olarak İstanbul’un dönüştürücü gücü... Şehir sürekli değişiyor; yıkılan bir kahvehane, apartmana dönüşen bir köşk ya da yok olan bir kıraathane, yazarlarda derin bir kayıp duygusu yaratıyor. Bu da edebiyata hüzün, nostalji ve “kaybolan zaman” teması olarak yansıyor.
Kısacası İstanbul’da mekân, yalnızca dekor değil; edebiyatın hem sahnesi hem de gizli kahramanı oluyor.
KADIKÖY’ÜN EDEBÎ MAHFİLLERİ
• Bu röportajda Kadıköy’ü odağa alacağız. Semt semt edebiyat mahfilleri oluşmuş İstanbul’da -ki ben de bu konuda bir yazı yazmıştım gazetemizde-. Ama sanki en çok “muharrir yatağı” diye nitelenen Kadıköy’de, değil mi?
Yazınızı okumuştum. Turgay Anar’ın kitabını kullanmışsınız. Ben de o kitabı çok kullandım çalışmamda. Kullandığım her yerde dipnotla belirttim, kaynakçada da verdim. Çok kıymetli bir kitap.
Kadıköy’ün edebiyatla ilişkisi çoğu zaman evlerin bahçelerinde, köşklerin salonlarında başlamıştır. Beyoğlu’nun kalabalık kahvehaneleri, Babıâli’nin resmî daireleri kadar gösterişli değildi bu buluşmalar. Ama belki de tam da bu yüzden, Kadıköy’ün edebî mahfilleri daha samimi, daha içten, daha “ev sıcaklığında”ydı. Erenköy tren istasyonunun yanındaki o meşhur Zürafalı Köşk’ü düşünelim.

Münif Paşa’nın konuklarını ağırladığı, bahçesinde sandallarla gezilen havuzun bulunduğu, önünde ise İtalya’dan özel getirtilmiş zürafa heykelinin yolcuları büyülediği o büyük köşk… Orada yapılan sohbetler yalnızca edebiyat değil, aynı zamanda bir İstanbul hayatı, bir kültür panoramasıydı. Sonra Kızıltoprak’ta Leyla Saz’ın konağı… Besteleriyle, hatıralarıyla, konuk ettiği sanat çevreleriyle Kadıköy’ün belleğinde hâlâ yankılanan bir ses. Bahçeden denize bakıldığında, mehtaplı gecelerde belki birkaç dize, birkaç melodi havaya karışıyordu.

Cumhuriyet dönemine geldiğimizde bu mahfiller biraz daha kamusallaşır. Moda’da Salah Cimcoz’un evi, yalnızca bir ev değildir artık; gazetecilerin, ressamların, yazarların uğrak yeridir. Bir çeşit edebiyat kulübü gibi, her odasında ayrı bir sohbet, her köşesinde başka bir hikâye döner. Faruk Nafiz Şükufe Nihal aşkı böyle ortamlarda başlar mesela (Hicran Göze’nin “Bir Zamanların Kadıköy'ünde Edebiyatçılar ve Aşkları” kitabını öneririm)
(muhabirin notu: https://www.gazetekadikoy.com.tr/yasam/kadiky-asklari)
Kadıköy’ün kahveleri de bu dönemin sessiz tanıklarıdır. Kalamış kıyısında Şifa Gazinosu’na oturmuş Ahmet Rasim’i düşünün: yanında defteri, önünde deniz; bakınır, yazar, eğlenir, dinlenir… O basit masa, bir mahfil işlevi görür; çünkü yanına uğrayanla başlayan muhabbet, birkaç sayfa sonra edebiyata dönüşür.
• İlk roman yazarımızın bile Kadıköylü olması buranın edebiyat damarını belli ediyor.
İlk romanımız Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı (1872) yazıldığı sırada yazarın Kadıköy’de yaşaması, aslında semtin edebî damarını çok erken bir tarihte göstermesi bakımından anlamlı. O dönem Kadıköy henüz İstanbul’un merkezine kıyasla “sahil kasabası havası” taşıyordu ama Levanten, Rum, Ermeni ve Türk nüfusun iç içe yaşadığı, kültürel açıdan canlı bir bölgeydi. Bu çok dilli, çok kültürlü atmosferin, Tanzimat’tan itibaren edebiyatın yenileşme sürecine ilham verdiğini söylemek yanlış olmaz. Daha sonra pek çok isim de Kadıköy ve çevresinde yaşamış ya da eserlerinde buraya yer vermiştir. Özellikle Moda ve Bahariye hattı, 20. yüzyılın ilk yarısında tam anlamıyla bir edebiyat ve kültür odağına dönüşmüştür. Yani evet, ilk roman yazarımızın Kadıköylü olması tesadüf değil; bu semtin çok erken tarihten itibaren edebiyatla iç içe bir “yaşam alanı” sunduğunu gösteriyor.

(“Türk Şiir Kralı” Florinalı Nazım’ın Kadife Sokak (Barlar Sokağı) no.11’deki evi)
• Kadıköy, yıllardır edebiyatçıların, sanatçıların ve entelektüellerin buluşma noktası oldu. Sizce Kadıköy’ün bu cazipliği nerden geliyor?
Çok isabetli bir tespit. Kadıköy’ün edebiyatçılar ve sanatçılar için çekiciliği birkaç katmandan besleniyor. Coğrafi konum ve “karşı yaka” hissi; Kadıköy, hem İstanbul’un kalabalığından uzak hem de şehre bağlı. “Karşı yaka” olmak, yazarlara bir tür mesafe ve özgürlük hissi veriyor. Bu mesafe, edebiyat için gerekli olan gözlem ve düşünme imkânını da sağlıyor. Kadıköy’ün çok kültürlü yapısı, (Tanzimat’tan Cumhuriyet’e, Kadıköy hep farklı toplulukların iç içe yaşadığı bir yer oldu: Rumlar, Ermeniler, Levantenler, Müslüman Türkler...) yazarlar için malzeme zenginliği sundu. Deniz, Kadıköy’ün ruhunu belirleyen en güçlü unsur. Yazarlar için deniz hem bir ilham kaynağı hem de “kaçış” imkânı. Kadıköy sokaklarında yaşayan balıkçılar, esnaf, kahvehane müdavimleri; bütün bunlar edebiyatçılar için gözlem yapılacak zengin bir sosyal doku sunar. Buradaki gündelik hayat, roman ve hikâyelerin en canlı fonlarından biri olmuştur. Kültürel ve entelektüel atmosfer de etkiliydi. Özellikle Cumhuriyet döneminden itibaren Kadıköy, entelektüel buluşmaların adresi haline geldi. Hem üretim hem paylaşım mekânı oldu.Özetle: Kadıköy’ün cazibesi; mesafe + çeşitlilik + deniz + gündelik hayat + kültürel ortamın eşsiz bileşiminden geliyor.

(Şair-yazar Celal Sahir Erozan’ın yaşadığı (mimar Zeki Sayar’ın 1933’te Dr. Gören ailesi için tasarladığı yapı) Bahariye’deki Röntgen Apartmanı)
• Kadıköy’de yaşayan/yaşamış olan kaç edebiyatçı vardır toplamda?
Bu soru cevabı tek bir sayıyla verilmesi mümkün olmayan hatta biraz “kaygan” bir soru. Çünkü “Kadıköy’de yaşamış edebiyatçı” derken kimi dahil edeceğimiz sınırları değiştiriyor: Ömrünün tamamını Kadıköy’de geçirenler mi?, sadece birkaç yıl ikamet edenler mi? Yoksa eserlerinde Kadıköy’ü mekânlaştıranları da katacak mıyız? Cumhuriyet döneminden sonra Kadıköy, özellikle Moda–Bahariye–Kalamış hattı adeta bir edebiyatçı kolonisi gibi işlev gördü. Yani kesin bir “toplam sayı” vermek zor ama güvenle diyebiliriz ki: Kadıköy, İstanbul’un en çok edebiyatçı barındırmış semtlerinden biri.
• Kadıköy’de en az ve en çok süreyle yaşayan isimler hangileri?
Süre olarak değil ama Kadıköy’den ayrılmak istemeyen hep orada yaşayan Ahmet Haşim ve Kadıköy deyince hemen akla gelen Ahmet Rasim örneğini vermek isterim. Yahya Kemal de Kadıköy’de oturuyor, daha doğrusu Yakup Kadri’nin evinde yatılı misafir olarak kalıyor. 1913-14 yıllarında sanırım. Sonra 1919-20 arasında Altıyol’a yakın eski ahşap bir evin bir odasını pansiyon olarak kiralıyor.

(Şair-yazar Halit Fahri Ozansoy, Altıyol Şemsitap Sokağı’nda Matmazel Liza’nın pansiyonunda yaşardı)
• Edebiyatçılar Kadıköy’ün en çok hangi semtlerini tercih etmişler?
Çok değişken. Kadıköy’ün aslında pek çok edebiyatçı için bir “sayfiye” işlevi gördüğünü unutmamak gerekir. Örneğin Kerime Nadir, Bostancı’da kendisine bir ev yaptırmış, yaz aylarını burada geçirmiş, ancak kışları Maçka Palas’taki yaşamını sürdürmüştür. Bu ikili düzen, bir yandan Kadıköy’ün yazlık cazibesini, öte yandan İstanbul’un merkezî entelektüel ortamıyla bağını açıkça ortaya koyar. Mesela daha eskilere bakıldığında ise Münif Paşa’nın üç konağı karşımıza çıkar: Süleymaniye’deki konağı edebî sohbetlerin yapıldığı önemli bir merkezdir; Çubuklu’daki köşkü Boğaz’ın sayfiye geleneğine uyar; Erenköy tren istasyonunun yanındaki Zürafalı Köşk ise Kadıköy yakasının simge yapılarından biridir. Müfid Ekdal her ne kadar Paşa’nın burada hiç oturmadığını yazsa da kesin olarak biliniyor ki Münif Paşa 1910’da bu köşkte vefat etmiştir. Mehmet Rauf’un Eylül romanını Erenköyü’nde bir köşkte geçer. Moda, Bahariye, Yeldeğirmeni daha çok sürekli burada oturan yazarların, şairlerin yaşadığı bölgeler.

(Kitapta yer almasa da Yusuf Atılgan’ın ‘yazıevi’ olarak kullandığı dairenin bulunduğu Moda/Hacı İzzet Sokak’taki Emek Apartmanı)
• Kadıköylü edebiyatçıların eserlerine baktığınızda ortak bir ruh, bir dil ya da buraya özgü bir atmosfer hissediyor musunuz?
Kadıköy edebiyat tarihinde yalnızca bir mekân değil, başlı başına bir atmosfer olarak karşımıza çıkar. Yazarlar ve şairler için burası kimi zaman bir sayfiye köşkü, kimi zaman bir çocukluk yuvası, kimi zaman da şehrin gürültüsünden uzaklaşılan bir sığınak olmuştur. Mehmed Rauf’un Eylül’ünde Erenköy’deki köşk, kahramanların duygularını belirleyen yazlık bir sahneye dönüşür. Ziya Osman Saba, Kadıköy’deki evini “Gönül sarayı, aşk yuvası” diye anar; kaldırımları, sokak seslerini, çocukluk anılarını şiirleştirir. Ziya Osman Saba, Kadıköy’deki evini “Gönül sarayı, aşk yuvası” diye tanımlar. “Misak-ı Millî Sokağı No: 37” şiirinde komşu sesleri, kaymak yoğurtçular, bozacılar, havagazı feneriyle gölgelenen kaldırımlar vardır:
“Misakımillî sokağı! Senin
Çocuğum orada dünyayı gördü.
…
Camın önüne her oturuşta seyrettiğim
Arnavut kaldırımlarını sevdim.”

(Misak-ı Milli Sokağı numara 37'nin günümüzdeki görünüşü)
Ahmet Rasim için Kalamış ve Papazın Bağı, şehrin karmaşasından uzak bir huzur yeridir; orada okur, yazar, bakınır ve “sözün kısası var oğlu var” diyerek semtin bereketini dile getirir: “Birkaç yıldan beri yazları hemen her gün… Şifa denilen Kalamış Koyu’na bakan yüksek sahiline gidip oturur, çoğunlukla tenha olduğu için okur, yazar, arada bir çakar, bakınır, eğlenir ve dinlenirim. Burayı pek severim. Bence burası insanı şehrin her türlü görüntülerinden doygun kılar… Sözün kısası var oğlu var!” Kerime Nadir’in Bostancı’daki yazlık hayatı ise Kadıköy’ün romantik ve ferah yüzünü edebiyatın fonuna taşır. Leyla Saz’ın Kızıltoprak’taki köşkü ya da Salah Cimcoz’un Moda’daki evi gibi mekânlar, yalnızca konut değil; edebî ve sanatsal buluşmaların sahnesi olmuş. Kadıköy bu anlamda Beyoğlu’na benzer bir entelektüel merkez gibi çalışıyor ama daha “ev sıcaklığında.”
Bütün bu örnekler gösteriyor ki Kadıköy’ün edebî atmosferi, sayfiye ferahlığı, gündelik hayatın samimiyeti, denizin verdiği özgürlük ve mahalle belleğinin sıcaklığı ile örülmüştür. Kadıköy, edebiyatçılar için yaşanan bir yer, aynı zamanda duyguların biçimlendiği, hatıraların saklandığı ve edebiyatın beslendiği bir ruh mekânıdır.
• Kadıköy’de izini sürdüğünüz edebiyatçılar arasında sizi en çok etkileyen kim oldu? Yahut bizimle ilginç bir anekdot paylaşır mısınız?
Kadıköy’de yazar ve şairlerin yaşadığını bildiğimiz evler var. Mesela Nazım Hikmet’in Balık Pazarı’nda Türkiye’den gitmeden önce son olarak oturduğu ev.

(Nazım Hikmet’in bir dönem Bahariye- Nevzemin Sokak no 16’da yaşadı)
Ya da şimdi nargile kafe olan Aziz Nesin’in dedesinin evi ya da Memet Fuat’ın dedesinin kahvaltıcı olmuş köşkü gibi. Bir de benim tespit ettiğim yeni adresler var ki bunları bulunca çok heyecanlanmıştım. Sermed Sami Uysal, Cumhuriyet, Eşlerine Göre Ediplerimiz yazı dizisinde 1 Haziran 1954 Meliha Tecer, Ahmed Kudsi Tecer’i Anlatıyor başlıklı yazıda şöyle veriyor şairin oturduğu evi:
“ Kadıköyüne çıkınca şu karşıya gelen caddeyi takib edeceksiniz. Kiliseyi geçince Moda caddesine sapacaksınız. Sonra sola kıvrılıp biraz yürüyünce bizim Sakız sokağı gelir. Apartman sol kolda. Adı da Seber.”
O apartman duruyor bugün her ne kadar altındaki zincir market yüzünden gözükemez durumda olsa da.
• Edebiyatçıların yuvası Kadıköy’de, günümüzde bu gelenek nasıl sürüyor?
Kadıköy, edebiyatçıların yuvası olma özelliğini bugün de farklı biçimlerde sürdürüyor. Elbette artık Münif Paşa’nın Zürafalı Köşkü yok, Salah Cimcoz’un Moda’daki konağı da çoktan tarihe karıştı. Ama bu geleneğin ruhu, biçim değiştirerek yaşıyor. Bugün edebiyatçılar Kadıköy’de daha çok kitabevleri, sahaflar, kafeler ve kültür merkezleri etrafında buluşuyor. Moda’daki kafeler, Yeldeğirmeni’nde açılan küçük atölyeler ve tiyatro salonları, geçmişin köşk sohbetlerinin yerini almış durumda. Özellikle Moda ve çevresi, hâlâ genç şairlerin, öykücülerin, çevirmenlerin buluştuğu bir edebî damar taşıyor. Yeni dergiler burada çıkıyor, söyleşiler burada yapılıyor, okuma günleri ve fanzin etkinlikleri yine bu semtte hayat buluyor. Bir başka gelenek de sahaf kültürü. Kadıköy çarşısındaki sahaflarda hâlâ eski dergiler, ilk baskı romanlar, imzalı kitaplar bulunabiliyor. Bu mekânlar, bir yandan araştırmacıların hafıza yolculuğuna eşlik ediyor, bir yandan da genç kuşakların edebiyatla temasını canlı tutuyor.
Kısacası Bugün Kadıköy’ün edebî mahfilleri, eskisi gibi köşklerde değil; Moda’daki kafelerde, Bahariye’deki sahaflarda, Kalamış’ın meyhanelerinde sürüyor. Mekânlar değişmiş olabilir ama ruh aynı: edebiyat, Kadıköy’de hâlâ konuşmaların, buluşmaların, arkadaşlıkların içinde filizleniyor.
KADIKÖY’DE EDEBİYAT ROTASI
Kitap, edebiyatseverlere şehri yeniden gezme motivasyonu veriyor. Kadıköy özelinde bir ‘edebiyat rotası’ çizmek gerekse, mutlaka uğranması gereken duraklar nereler olurdu?
Balık çarşısı ve etrafı hemen birçok yazarın adresini bulabildiğimiz merkez aslında. Nazım Hikmet’in evi, Aziz Nesin’in dedesinin evi, Hulki Aktunç’un evi, Semavi Eyice’nin doğduğu ev, Cemal Kutay köşkü, Ahmet Kutsi Tecer’in evi, Cemal Süreya, Fazıl Hüsnü Dağlarca evleri; Yeldeğirmeni’nde Mario Levi evi, Ziya Osman Saba; Moda’da Müfide Ferit Tek evi, Koço; Erenköyü ve köşkler, Fenerbahçe-Kalamış Botter köşkleri, Kalamış’ta Bedri Rahmi Eyüboğlu evi, Todori, daha ileride Bostancı’da Hatay Lokantası… İlk aklıma gelenler, ayakta olan gözümüz gibi korumamız gereken adreslerden sadece birkaçı. Rota oluşturup buraları gezmek de korumak için ilk adım bence.

(Botter köşklerinden biri)