“Dünya Bir Sahne”

TESAK’ta düzenlenen söyleşide, Caner Cindoruk ve Kemal Aydoğan sevenleriyle bir araya geldi. 14 yıl boyunca birlikte üretim yapan ikili, tiyatroyu oyuncu ve yönetmen perspektifinden ele aldı

05 Nisan 2026 - 14:09

Tiyatro oyuncusu Caner Cindoruk ile tiyatro yönetmeni Kemal Aydoğan, 4 Nisan Cumartesi günü Kadıköy Belediyesi Tarih Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi’nde (TESAK) düzenlenen “Dünya Bir Sahne” başlıklı söyleşide bir araya geldi. Moderatörlüğünü Didem Bayındır’ın üstlendiği etkinlikte, 14 yıl boyunca birlikte yedi oyun sahneleyen iki isim, tiyatroyu oyuncu ve yönetmen perspektifinden ele aldı.

SHAKESPEARE KORKUSU

Kemal Aydoğan’ın yönetmen koltuğuna oturduğu William Shakespeare’in Othello’suna hayat veren Caner Cindoruk, “Çocukluğumdan beri Shakespeare korkum var. Oyunculara çok zor geliyor, bunun nedeni de biz oyuncuların dili aşamaması. Dilde onun şiiri ile yüzleşirken, gündelik hayata eviremiyoruz. Bir dönemin oyunculuk metodu bize bunları yanlış kodlattı herhalde. Gündelik hayatın içinde de şiir olabileceğini, Kemal Abi’nin yönettiği Shakespeare oyunlarında görüyorum.” ifadelerini kullandı. Adanalı olarak en kolay anladığı Shakespeare oyununun Othello olduğunu kaydeden Cindoruk, “Çünkü oyunun geçtiği coğrafya çok yakın, Akdenizlilik. Shakespeare oranın duygularıyla, kodlarıyla daha anlaşılabilecek bir potansiyeli de yazıyor. Mekân onun için çok önemli, yazarken. Bir yönetmen için de en önemli şey mekândır, nasıl kurgulayacağını düşünür.” dedi.

Othello’ya kadar hiç Shakespeare oynamadığını ve korkusunu Aydoğan sayesinde yendiğini söyleyen Cindoruk konuşmasına şöyle devam etti: “Oyunu kıskançlık üzerine kurmuştum ama arka planda daha önemli bir yıkım var, kötü yönetici zaafı var. O da tüm dünyada, günümüze çok uyuyordu. Kötü olamayan ve zaaflı bir yöneticinin ülkeyi nasıl bir yıkıma götürdüğüne dair çarpıcı bir oyun olduğunu düşünüyorum. Sadece karısını kıskançlıktan dolayı öldüren bir adamdan çıkıp, böyle bir arka planı da Kemal Abi şekillendirince yapma vesilesi oldu ve benim de oynama aşkım ile isteğim birleşince haftaya 100’üncü oyunumuzu oynayacağız.”

TİYATROYA SERMAYE GİRDİ

İnsanların Shakespeare’i Devlet Tiyatroları’ndaki ağdalı bir dille bildiğini söyleyen tiyatro yönetmeni Kemal Aydoğan, “Tiyatro bölümünden mezun olduktan sonra, 2004 yılına kadar Shakespeare ile temas etmedim. Caner gibi benim bu problemi aşmamı sağlayan Zuhal Olcay’dır, ‘o bir insan evladıdır, Türkiye’de algılandığı gibi bir yazar değildir, korkmana gerek yok’ dedi.” şeklinde konuştu. Aydoğan, “Oyuncuların Shakespeare’in keyfe dönüşen belanın içinde hareket etmesini, güncel oyunların dışında bir de oyunculuklarını orada denemesini, sevdiğim tüm oyuncu arkadaşlarıma bir Shakespeare oyununda oynaması gerektiğini salık veriyorum.” dedi.

Tüm Türkiye’de 54 tane sahnesi olan Devlet Tiyatrosu’nun bütçesinin 4 milyar lira olduğunu söyleyen Aydoğan konuşmasına şu sözlerle devam etti: “Geçen yıl 450 tane özel tiyatroya 90 milyon lira verdi, tiyatro başı 300 bin lira; bu ‘tiyatro yapmayın’ demek. Devlet Tiyatrosu’na da ‘tiyatroyu ben yaptırmayacağım’ demek, çünkü ‘benim tiyatrom ve sözüme çıkamayacak’ demek. Sermaye alana girdi, büyük paralar harcayarak seyircinin bakışını, gözünü, estetiğini belirleyen bir prodüksiyon anlayışına doğru gitti. Seyirci ister istemez şaşaa seviyor, ışıklar ve kostümler. Bir süre sonra bu her tiyatrodan beklenir hâle gelecek, bundan emin olabilirsiniz. Devlet Tiyatrosu da bir gücü soğuruyor ve bütçeyi kullanmamızı engelliyor. Arada bağımsız ve kendi perspektifinden tiyatro yapmaya çalışan kumpanyalar ister istemez ekonomik sıkıntı içinde, benimsemediği tiyatrolara benzemeye zorlanıyor.”

Söyleşinin ardından, Caner Cindoruk, “Sessiz Şarkıcı” adlı öykü kitabını okurları için imzaladı.

“ÇOK KUVVETLİ BİR HİKÂYE VARDI”

Biz de söyleşiyi fırsat bilerek Cindoruk’la sohbet etme imkânı bulduk ve merak ettiklerimizi sorduk.

-Senaryoyu okuduğunuzda Kurtuluş filminin böyle bir başarı yakalayacağını düşünmüş müydünüz?

Düşündüm, çünkü çok kuvvetli bir hikâye vardı. Bilge Köyü katliamından yola çıkarak, Emin Hoca kurmaca bir hikâye kovaladı. Hem senaryoyu okuduğumda katliamı hatırlayıp hem de senaryonun sonundaki o çarpıcı finali okuduktan sonra yarım saat, bir saat kendime gelememiştim. İçime bir his çökmüştü. Sonra o rolü oynamayı çok istedim ve bana kısmet oldu.

-Filmde canlandırdığınız karakterin politik ve toplumsal bir karşılığı var. Bu rolü kabul ederken Türkiye’nin mevcut atmosferi kararınızı etkiledi mi?

Etkilemedi. Çünkü bu sadece Türkiye’de değil aslında dünyada yetkin olmayıp gücü eline geçirmiş her insanın, o güçle beraber sözcüsü olduğu toplumu ve cemaati yıkıma nasıl götürür ya da başka bir toplumu katliama nasıl götürür aramaya çalıştık. Oynadığım karakter de tam böyle, kompleks sahibi. Küçük kardeşine şeyhlik bırakılmış. Karakterin kafasının kırık olduğunu düşünmüş ailesi, diğer köyden bir kadınla evlenmiş ve ondaki bu hissiyat komplekse dönüşmüş ve bu yüzden de aslında delilik sınırlarına kadar gelmiş bir karakterin eline güç geçiyor. Görüyoruz, dünyada da Trump’ın eline güç geçtiğinde de görüyoruz, 50 yıl önce Hitler’in eline güç geçtiğinde de yıkımın nasıl oluşabileceğini gözlemledik. Mesut aslında sadece o köyde yaşayan biri değil. Dünyanın her yerinde yaşayabilecek biri.

-Filmde canlandırdığınız karaktere hazırlanırken sizi en çok zorlayan ya da etkileyen ne oldu?

Emin Hoca ile duygular üzerinde ve karakter ilişkilerine dair çok çalıştık. Ama beni en çok zorlayan ve daha çok çalışmam gereken Kürtçe cümleleri öğrenmekti. Çünkü Kürtçe bilmiyordum. Mardin Midyat’ın ağzıyla konuşabilmekti, Doğu’da Diyarbakır, Van ve Mardin aksanı başka. Ortak bir aksan belirlememiz gerekiyordu, onun için de özel çalışmalar yaptık.

-Kurtuluş filmi de dahil sinemada daha bağımsız ve politik diyebileceğimiz işlerde yer alırken, televizyon dizilerinde ilginç karakterlere can veriyorsunuz. Bu iki alan arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?

Dizi, sinema ve tiyatro oyunculuk yaptığınız ama biçimleri, formları farklı olan alanlar. Tiyatro oyuncunun, sinema yönetmenin sanat dalıdır, dizi de yapımcının işidir. Tabii buralarda sinema daha çok popüler algıdansa daha bir gerçekliğe ve sorunsala temas eden hikâyeler ilgimi çekiyor. Bu hikâyeler seyirciye ulaştığındaki hissi merak ediyorum.

-Kariyeriniz boyunca oynadığınız karakterler bir masada toplansa, en çok kimle anlaşamazdınız?

Kötü karakterler oynadım ama en kötüsü herhalde son filmim Mesut karakteri olurdu. Çünkü karısının karnındaki çocuğunu bile öldürebilecek vahşeti barındıran bir potansiyel.

-Bugün ayrıca “Sessiz Şarkıcı” adlı öykü kitabınızı okuyucularınız için imzaladınız, öykü kitabınız nasıl doğdu?

Yazmaya olan tutkum çocukluğumdan beri vardı ve oyunculuktan dolayı hep öteliyordum. Sessiz Şarkıcı, aslında yazacağım ikinci kitabın başlangıcıydı. Edebiyatçı edebiyatı durmamak adına, aslında biraz günce ile kurmaca arasında gidip geldiğim ilk kitap oldu. İkinci kitabımın daha kurmaca ağırlıklı olacağını tahmin ediyorum. İlki biraz daha çocukluğumda tanık olduğum, Adana’da yaşadığım, orada gözlemlediğim daha Adana kimliği olan bir kitap olsun istemiştim.

 


ARŞİV