Murat Uyurkulak, İnkılap Kitabevi’nden çıkan yeni romanı “Dipte” ile okuru bir kez daha bu toprakların tanıdık siyasal atmosferine ve ahlaki kırılmalarına götürüyor. Fakat Dipte, bilindik anlamda klasik bir roman değil. Sahneleri peş peşe kuran, karakterleri tek bir masanın etrafında karşı karşıya getiren, geçmişle bugünü sert kurgu kesmeleri ve geri dönüşlerle birbirine bağlayan sinematografik bir metin.
Peşrev, Meyan ve Karar olmak üzere üç ana bölümden oluşan 240 sayfalık romanın omurgasını “Kocaman Masa” oluşturuyor. Geçmişe ait bir yasak aşk hikâyesini ve devlet sırrı niteliğindeki belgeleri bir film projesine dönüştürmek için bir araya gelen ekip, Türkiye’nin küçük bir maketi. Masanın etrafındaki karakterler yalnızca bir film ekibinin üyeleri değil. Yayıncılar, yapımcılar, bürokratlar, sanatçılar aynı masada Türkiye’nin farklı sınıfsal, siyasal ve kültürel damarlarını temsil ediyor. Birbirlerinin kopyasına dönüşen, gerektiğinde aynı anda ağlayıp aynı anda gülebilen bu kalabalık, iktidar karşısında biçim değiştiren insan manzaralarının çarpıcı bir toplamına dönüşüyor.
Uyurkulak’ın sinemayla kurduğu yakın ilişkinin hemen hissedildiği romanda uzun anlatımların yerine sahneler, diyaloglar ve kesmeler geçiyor. Karakterler birbiriyle konuşurken geçmişten gelen mektuplar, belgeler ve anılar anlatının içine giriyor; hikâye bir anda başka bir zamana açılıyor.
Romanın asıl gücü ise bu yapıyı taşıyan dilinde. Uyurkulak bazen argo ve sert, bazen şiirsel ve melankolik, zaman zaman da kara mizaha yaslanan bir anlatım kuruyor. Sokak diliyle edebi söylem, öfkeyle hüzün, ironiyle melankoli yan yana geliyor. Uyurkulak’ın kendine has dili romanın ritmini sürekli canlı tutuyor. Bu dil, romanın politik meselesini de slogana dönüşmekten kurtarıyor.
Dipte, 1908'den alıp getirdiği ipi Gezi sürecine ve sonrasına bağlayarak yakın tarihin de hesabını tutuyor. Gezi’nin üzerinden yıllar geçmesine rağmen hâlâ diri kalan itiraz duygusu, romanın bugünden geçmişe ve geçmişten bugüne kurduğu bağlantının önemli parçalarından biri. Ancak Uyurkulak’ın eleştirisi sadece iktidarla sınırlı değil; sol ve sosyalist hareketin çıkmazlarına, pasif direnişlerine ve entelektüel çevrelerin konfor alanlarına da dokunuyor.
Sınıfsal gerilim ise özellikle Alkan ailesi ile iktidarın çevresinde yükselen yeni zenginler ve bürokratlar arasındaki karşılaşmada belirginleşiyor. Bir tarafta Cumhuriyet’in kuruluşuyla güç ve ayrıcalık kazanmış köklü, eğitimli ve kentsoylu bir aile, diğer tarafta yeni iktidar düzeninin imkânlarıyla yükselen bir sınıf var. Geçmişteki yasak aşk hikâyesinin bugünün iktidar dili içinde yeniden kurulmak istenmesi, bu karşılaşmayı aynı zamanda kültürel iktidar mücadelesine dönüştürüyor.
DİBİN DİBİNDE BİR İHTİMAL
Murat Uyurkulak’ın asıl başarısı ise bu kadar ağır malzemeyi taşıyabilecek bir anlatı ritmi kurabilmesinde. 1908’lerden 1960’lara, 1980’lerden bugüne uzanan tarihsel kırılmaları; yasak aşkı, devlet sırrını, sınıfsal çatışmayı, Gezi’yi, kültürel iktidar mücadelesini ve sinema sektörünün kirli ilişkilerini aynı potada eritiyor. Bunu yaparken ne yalnızca tarihsel bir roman yazıyor ne de güncel siyasetin üzerine kurulmuş bir taşlama ile yetiniyor.
Dipte, bir toplumun ne kadar daha dibe vurabileceğini test eden bir roman. Daha aşağısı olmaz denilen yerde yeni bir çukur açılıyor.
Romanın başlığındaki “dip” ise yalnızca toplumsal, siyasal ve ahlaki olarak dibin dibini görme haline işaret etmiyor. Bir yandan da sistemin dışında bırakılanların, kurgusal partisi DİP’e gönderme yapıyor. Her şeyin dibe vurduğu yerde başka bir ihtimalin belirmesi, romanın karanlık atmosferine küçük de olsa bir çıkış duygusu katıyor.
Özetle Dipte, Türkiye’nin 1908’den bugüne uzanan kırılmalarını bir bavula, bir film masasının etrafındaki karakterlere ve onların birbirleriyle hesaplaşmalarına sığdırmaya çalışıyor. Ülkenin siyasi ve ahlaki çürümesini anlatırken geçmişin nasıl yeniden yazıldığını, kültürel iktidarın nasıl el değiştirdiğini ve insanların iktidar karşısında nasıl biçim değiştirdiğini gösteriyor. Bugünün Türkiye’sine tutulmuş sert, karanlık ve yer yer acımasız bir ayna bu. Ama o aynada yalnızca çürümeyi görmüyoruz. Hafızayı, itirazı, öfkeyi ve hâlâ kaybolmamış bir hakikat duygusunu da görüyoruz.
Belki de Dipte’nin asıl meselesi burada: Bir ülke ne kadar dibe vurursa vursun, anlatılmaya ve hatırlanmaya devam ettiği sürece kaybedilmiş değildir.