Claire Etcherelli: Élise ya da Gerçek Yaşam

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Claire Etcherelli ile devam ediyor.

29 Nisan 2026 - 15:22

Claire Etcherelli (11 Ocak 1934 - 5 Mart 2023)

1934 yılında Bordeaux’da doğan Claire Etcherelli, II. Dünya Savaşı sırasında babasını kaybetmesinin ardından yoksulluk içinde büyüdü. Eğitim hayatını sürdürmekte zorlanan Etcherelli, genç yaşta çalışma hayatına atıldı; fabrika işçiliği ve çeşitli büro işlerinde çalıştı. Bu deneyimler, ileride kaleme alacağı eserlerin temelini oluşturdu. Paris’e taşındıktan sonra işçi sınıfının gündelik yaşamını yakından gözlemleme imkânı bulan yazar, edebiyatını doğrudan bu gerçeklik üzerine kurdu.

İlk romanı Élise ya da Gerçek Yaşam (1967), yayımlandığı dönemde büyük yankı uyandırdı. Cezayir Savaşı’nın gölgesinde bir Fransız kadın ile Cezayirli bir işçi arasındaki ilişkiyi konu alan eser, hem sınıfsal eşitsizlikleri hem de ırkçılığı güçlü bir gerçekçilikle ele alır. Roman, aynı yıl Prix Femina ödülünü kazanarak Etcherelli’yi Fransız edebiyatında önemli bir konuma taşıdı.

Etcherelli’nin edebiyatında işçi sınıfı, kadınların toplumsal konumu, göçmenlik ve yalnızlık gibi temalar öne çıkar. Yazar, sade ama yoğun bir anlatımla, görünmeyen hayatları ve gündelik yaşamın içindeki kırılganlıkları görünür kılar. À propos de Clémence (1971), Un arbre voyageur (1978) ve Un temps déraisonnable (2003) gibi eserlerinde de benzer temaları işlemeye devam etti.

1970’li yıllarda Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ın kurduğu Les Temps modernes dergisinde editör olarak görev alan Etcherelli, entelektüel çevrelerle de güçlü bir bağ kurdu. Yazarlığı boyunca, bireysel hikâyeler üzerinden toplumsal meseleleri anlatan bir çizgide ilerledi.

Claire Etcherelli, 5 Mart 2023’te Paris’te hayatını kaybetti. Eserleri, özellikle kadın ve işçi sınıf anlatıları bağlamında çağdaş Fransız edebiyatının önemli örnekleri arasında değerlendirilmektedir.

Yazarın Sel Yayınları tarafından yayımlanan Élise ya da Gerçek Yaşam isimli kitabından bölümler paylaşıyoruz.

É​LİSE YA DA GERÇEK YAŞAM

Kesinlikle düşünmemek. Hani kolu bacağı kırılmış yaralı birini “yerinden kesinlikle kımıldatmamak” gibi. Düşünmemek. Bir daha geri gelmeyecek bir âna, düne ait hiç değişmeyen imgelerden kurtulmak. Düşünmemek. Son konuşmanın son cümlelerini, ayrılığın kesinleştirdiği sözcükleri tekrar etmemek; kendi kendine havanın mevsime göre gayet iyi olduğunu, karşı komşuların eve hayli geç döndüğünü söylemek. Detaylarda boğulmak, camdan bakmak, dışarıda olan bitenle ilgilenmek. Sokaklarda yürüyen, rastlaşan, evine giren çıkan insanlar var. Rulo yaptıkları boş nevale çantalarını ellerinde taşıyan işçiler var. Barlar dolup taşıyor olmalı; herkesin damladığı saatler. Bu akşam başıboş bir kıtada, sürüklenen bir adada, odanın birinde iki kişi olmaktan mutluluk duyacak kadınlar olacak. Cam kenarını bırakıp aşağı mı inmeli? Sokakta muhtemelen beni bir macera bekliyor. Kaldırımlar bakınan gözlerle seğirten adamlarla dolu. Maceraları pek sevmem. Limana asla yanaşmayacak bir gemiyle gitmek isterim. Yanaşmak, demir almak bana göre şeyler değil. Bu gemi imgesini erkek kardeşim Lucien için seçtim. “Sana denizin ortasında, kimsenin peşinden gitmeye cesaret edemeyeceği bir rotada ilerleyecek bir gemi sözü veriyorum,” diye yazmıştı Anna’ya. Saat yedi olmalı. Hava güzel; “Nihayet yaz geldi...” dedirtecek ılık akşamlarıyla gerçek bir haziran ayı. Bant yedide duruyor. İnsanlar soyunma odalarına geçiyor. Buradaki son gecem başlıyor. Yarın odayı boşaltıyorum. Anna anahtarı almaya gelecek. Bir teşekkür etmek lazım. Şaşırmayacak, hiçbir şeyi sorgulamıyor. Ne zaman ağzını açsa, daima içinde bulunduğumuz andan bahsediyor. Çekingen ya da utangaç değil kesinlikle ama tam bir kayıtsızlık içinde. Lucien arkadaş olmamızı çok istiyordu ama onun ne sırdaşa ne tavsiyeye ne de kendisine iyi gelecek birine ihtiyacı var. Bana gelince, artık eskisi gibi değildim. On üç yaşımdayken “ahretlik” bir kız arkadaşım vardı. On beşimde ise çevremde yalnızca hayata eleştirel gözle bakan arkadaşlar kalmıştı. Zaten ben de çoktan Lucien’ın tarafını seçmiştim. On beşime bastığım o yıl ona odamı vermiştim. Kardeşim daha öncesinde sabahları kaldırdığımız bir yer yatağında mutfakta yatıyordu. Gönlünü kazanmak için en çok hoşuna giden şeyi, öğlene kadar güneş alan avlu manzaralı küçük odayı ona bırakmıştım. Eşyalarımızı taşırken bizi gören büyükanne kızdı. Sakinleşsin diye bundan böyle büyük yatağında onunla yatacağıma söz verdim. Bu fikir hoşuna gitti; geceleri karanlıkta sohbet etmeyi severdi.

(…)

Bütün mutluluklarımı çekip aldığım yoğun ve saplantılı bir bağlılığa kaptırmıştım kendimi. Büyükanne bunun başlıca nedeni değildi. Bize dua etmeyi, günah ve fedakârlık kelimelerini öğretmişti. Gelgelelim inancı da, felsefesi gibi, tekrar etmeyi çok sevdiği şu cümleyle özetlenebilirdi: “Yüce Tanrı her şeye kadirdir, herkes nasibini alır.” Duygular ve sevinçler beni, her perşembe ve pazar, çiçekler, dantelli mendiller, soluk tenler ve temiz bir ruha duyduğum inancı şekillendiren, bir vaha gibi yemyeşil o bahçelerde dingin rahibelerin yanı başında bulmuştu.

Büyükanne liman ofisinin temizliğini yapıyordu. Başlıca endişesi gittikçe güçleşen erzak teminiydi. Lucien odasına kavuştuğundan beri akşamları oraya kapanıyordu. Odayı ona verdiğime pişman olmuştum. Büyükanneyle uyumak dayanılmaz hâle gelmişti. On altı yaşımda okulu bırakıp çalışmaya başladım. Komşu esnaf bana bir daktilo alıp —maddi gücümüz kursa yetmeyeceğinden— kendimi geliştirmemi ve belgeleri çoğaltmamı tavsiye etti. Sonrasında kenara biraz para koyup daha iyisini yapabilirdim. Ne bir yeteneğim ne de hırsım vardı. Hayalim kendimi Lucien’a vakfetmekti. Kimsenin beni bir şeye zorladığı yoktu. On beş yaşında fabrikanın yolunu tutmak zorunda kalan kızlara nazaran kendimi ayrıcalıklı hissediyordum.

Sabahları ev işleri ve alışverişle uğraşıyordum. Öğlen Lucien eve döndüğünde karşısında hazır bir sofra, tertipli bir ev ve “doğru düzgün bir yaşam” diye adlandırdığım onca imgeyle birlikte benliğine kazınacak bir düzen kuruyordum. Bunun onda iz bırakmasını, önce alışkanlığa, sonra da ihtiyaca dönüşmesini istiyordum.

Yarın kapıyı usulca çalacak:
“Anna ben.”

Açacağım ve selamlaşacağız.

“Gidiyor musunuz? Odayı boşaltıyorsunuz yani?”

“Evet, her şeyimi toparladım.”

En zor an gelecek: Teşekkür etmek. Bir daha birbirimizi görmeyecek olmanın sıkıntısıyla lafı kısa keseceğiz. Lucien’dan bahsedecek mi acaba? (Syf 5-8)

Okuyordum ve kalın perdeler kalkıyordu. Müziğinkine benzer bir etkisi vardı. Kendimi özgür bırakmak, anlamak, kelimelere nüfuz etmek, cümleyi ve anlamını takip etmek, bilmek. Fiziki bir tatmin duyuyor, zevkten gözlerimi kapatıyordum. Kendini yetiştirmek ne demekmiş, anlıyordum. Kütüphaneden kütüphaneye koşturan Lucien'a imreniyordum. Yoldan çıkmıştım, zorluk seviyesini artırmıştım; karmaşık desenli bir dokuma gibiydi, her bir ilmek desenin tamamını kavramamı sağlıyordu. "Biriyle konuşmalıydım." Biriktirdiğim tüm bu zevkten kimsenin haberi yoktu. Düşüncelerimin izleyicisi olacak kişiye rastlama şansım hiç yoktu.

Lucien'ın okudukları kafamı karıştırıyordu. Bu metinler bana doğal gelen şeyleri korkunç bir mantıkla yok sayıyordu.

Çabucak bağ kurduğumu hissettim. Kendi durumumu gördüm ve bununla gurur duydum. Etrafımdaki olaylar kendi sınırlarını çiziyordu, liman grevler dolayısıyla çalışmıyor, dok işçileri yirmi üç gündür direniyordu. Hatta bir kadının silah yüklü bir trenin önünü kestiği iddia ediliyordu.  (Syf 14)

Gururlu yoksullardık biz. Yoksulluklarını utanılacak bir lanet gibi saklayanlardan. (Syf 31)

Bant atölyeye hâkim bir yerdeydi. Biz en başındaydık; koca atölyeyi dolaştıktan sonra çok ileride sona eriyordu. Boşluğun diğer yanına bir sürü insanın çalıştığı makinalar sıralanmıştı. Daubat bana, başında beresi, üzerinde tulumu, gözlerini koruyan bir maske takıp bir çeşit tabancayla küçük parçaları boyayan bir silueti işaret etti. Lucien'dı bu. Durduğum yerden geçen arabaların arkasına yarı saklanmış halde o bölümde çalışan adamlara dikkatle baktım. Kimi raspa yapıyor, kimileri de sonrasında astara daldıracakları bazı parçaları dövüyordu. Parça bir sonrakinin önüne geliyordu. Burası atölyenin en pis yeriydi. (Syf 59)

“Beş aydır buradayım,” diye devam etti Lucien. “Senin işini de yaptım, başka işleri de. Ve sistemi anladım. Kalırsın ya da gidersin, ama sana söyleyeceğim şey işine yarayacak. Üç gün, bir ay, önemli değil. Yumuşak olma. Burada mahcubiyet bir zaaftır. Biraz küstahlık diğerlerini yola getirir. Vardiya amirleri sürekli fırça çeker. Onlara bu zevki tattırma. Fazlasını yapma. İyi bir alet gibi çalış, zaten başka bir şey değilsin. Bu ya da şu neye yarar diye sorma. Yaptığın işi anlamaya çalışma. Seni buraya anlaman için koymadılar, işini yapacaksın. Ritmi tutturdun mu, bandın ötesini görmeyen, bakımı yapılmış bir makina olacaksın. İyi işçi sınıfına gireceksin ve saat ücretin üç frank artacak.” (Syf 92)

Zevklere, hatta çok ender yaşadığım en sıradanlarına bile karşı aşırı hassasiyetim vardı. Her şeye sahip olan ve refahı olması gereken bir şey gibi kabul edenler, hatta alışkanlık gereği onu bile kabul etmeyenler, üşüdükten sonra ısınmaya, güzelce karnınızı doyurmaya, bir kahve içmeye benzeyen bu sarhoşluk hissini bilemezler. Tüm sorunlar ortadan kalkar, bir otorite hissiyatı sizi teslim alır. İnsan kendini yenilmez hisseder çünkü karnı tok sırtı pektir... (Syf 134)

Kendimize has arazlarımız ve dahası sürgündeki mücadeleyi ve ortak yaşamı körükleyen şeyler var. Kavga ediyoruz, birbirimizden taleplerimiz oluyor, kendimize ait alanlarımız olmadan yan yana uyuyan, birbirinin önünde yıkanan, aynı fanusta yüzen adamlar gibi birbirimize destek çıkıyoruz. Mutlu olan, kibirli olan, sinsi olan, naif olan, sert mizaçlı olanlar, aptallar, ılımlılar var. İnsanlar. Mucize ise, birbirine katlanmaya ve birbirini zorlamaya mahkûm yüz ya da bin kişinin infilak etmesini engellemeyi becerdiğin andır... (Syf 162)

 


ARŞİV