Bu köşede, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ü anlatan eserlere yer vereceğiz. Atatürk’ün hayatı, mücadelesi ve devrimleri üzerine yazılmış bu kitapların devlet adamı ve bir lider olması dışında çok yönlü kimliğini ve entelektüel derinliğini tanımamızı sağlayacağını umuyoruz. Bu hafta Falih Rıfkı Atay’ın yazdığı “Babanız Atatürk” kitabından bölümler paylaşıyoruz. İyi okumalar.
BABANIZ ATATÜRK (1)
İtalyanlar Osmanlı Afrika'sını ele geçirmek üzere 1911'de ansızın Trablus'a asker çıkardılar. Orada pek az kuvvetimiz vardı. Donanmamız zayıf olduğu için denizden; Mısır, İngiliz işgali altında olduğu için de karadan asker yollayamazdık.
Meşrutiyet, memlekette istibdat devrinde elimizden giden yerleri geri alacakmışız gibi bir hava yaratmıştı. Meselâ Bosna-Hersek, çoktan Avusturya'nın olmuştu. Fakat 1908'den sonra Avusturya bu vilâyetleri topraklarına katma kararı verdiği için, halk bunu yeni devrin uğursuzluğuna veriyor ve İttihatçıları suçlu tutuyordu.
İttihatçılar, hiçbir ümit yokken ve bütün çalışmalarımızı Rumeli savunması üzerinde toplamak lâzım iken, İtalya ile ister istemez harbe girdiler. Daha ilk adımda iki adayı kaybettik. Ünlü subaylardan birkaçı, Trablus çöllerindeki derme çatma kuvvetlerimiz ve silâhlı kabileler ile İtalyanlara karşı savaşmak için Afrika'ya kaçak gittiler. Mustafa Kemal için de yapabilecek başka bir şey yoktu. Kendi doğru bulsa da bulmasa da, madem ki savaş vardır, madem ki askerdir; vatan topraklarını ve Türk sancağının şerefini korumak için er meydanına atılmalı idi.
Mustafa Kemal, Mısır yolu ile Trablus'a geçti. Emrine aldığı kuvvetlerle ilk defa Tobruk'a taarruz etti ve İtalyanları durdurdu; sonra Derne Komutanlığı'nı üstüne aldı. Bu komutanlığı sırasında Mustafa Kemal'in askerlik sanat değeri, oraya gitmiş olanların dikkatine çekti. İhtiyatlı, hesaplı idi. Duruma göre ne yapmak doğru ise, ona her türlü gösterişçiliği feda ederdi.
Hekimlerimizden biri, kendisini bir çöl karargâhında nasıl tanıdığını şöyle anlatmıştır: “Komutan hasta, yataktadır; sizi öyle kabul edecek, kusura bakmayın, dediler. Mustafa Kemal çadırda portatif karyolasında oturuyordu. Eşyası bir portatif masa, iki iskemle, bir de yere serilmiş kurt postundan ibaret. Bir gözünde kan var. Sık nefes almakta. Elini sıkarken ateşi olduğunu da hissettim. Pek güçlükle bir hastahanede birkaç gün tedavi görmeye gönderebildik.”
Mustafa Kemal, çölde yerli halkın sevgisini kazanmıştı. Afrika'ya giden subaylarımız, İtalyanların kıyılardan içerilere doğru ilerlemesini önlediler. Eğer Türkiye'den yardım alabilselerdi, zafer kazanacaklarına şüphe yoktu. Mustafa Kemal'e binbaşılık rütbesi, Afrika cephelerinde iken verilmiştir.
1912 Nisan'ında Afrika'dan bir arkadaşına yazdığı mektupta diyor ki: “Birkaç kardeşimizin, Akdeniz'i aşıp çöllerde uzun mesafeler aldıktan sonra, arkasını donanmasına dayayan düşmanı kıyılara hapsetmesi şüphesiz sizi sevindirir. Fakat biz vatana borçlu olduğumuz fedâkârlık vazifesini düşündükçe, bugüne kadar yaptıklarımızı pek az buluyoruz. Bilirsiniz, ben askerliğin her şeyden çok sanatkârlığını severim. Burada sanatın bütün istediklerini yerine getirecek vâsıtalarımız olsa, işte o zaman milletin dileğine uygun bir hizmet yapabilirdik. Kardeşim! Bugüne kadar, orduya faydalı olmaktan başka bir vicdan arzusu duymadım. Çünkü vatanı korumak için, her şeyden önce, ordumuzun eski Türk ordusu kabul ve tatbik ettirir. Dün gece Derne kuvvetlerinin komutanı ve subayları ile bir müsâmere yapmıştık. Bu güzel kalpli, kahraman bakışlı arkadaşlarımın gözlerinde vatan için ölmek iştiyâkını okuyordum. Arkadaşlarıma şöyle dedim: “Vatan mutlaka kurtulacak, millet mutlaka mutlu olacaktır. Çünkü kendi kurtuluşlarını, kendi saâdetlerini, vatanın ve milletin kurtuluş ve saâdeti için fedâ edebilen vatan evlâtları çoktur.”
Yine o yıl Sırbistan, Karadağ, Yunanistan ve Bulgaristan, Osmanlı Rumelisini aralarında paylaşmak için ittifak etmişlerdi. (…)
Yeni hükümet, içinde bulunan fesatçı ve Türk olmayan politikacıların da teşviki ile, Trakya'da toplanmış bulunan orduyu terhis etti. Düşmanlar fırsat budur, dediler; bütün sınırlarımızdan tecavüz ettiler. Hükümet ve ordu şaşkına döndü. Birkaç asırda yerleştiğimiz Avrupa Türkiyesi topraklarını birkaç haftada kaybettik. Bin bir fedakârlıkla getirdiğimiz yepyeni ordu silâhlarını ve malzemesini kullanmadan düşmana bıraktık. Bulgarlar Çatalca'ya kadar geldiler.
Afrika'daki subaylarla Mustafa Kemal de yine kaçak olarak memlekete dönmüşler, düşman ordularını İstanbul'un eşiğinde bulmuşlardı.
Hele Mustafa Kemal için bu ne kadar acı idi. Doğduğu ve o kadar bağlandığı, akarsularının sesleri, zengin topraklarının yeşilliği içinde büyüdüğü, kulağında henüz türkülerinin sesleri çınlayan o eşsiz Makedonya ve Selânik düşman eline geçmişti. (Syf 33-35)