ATATÜRK’ÜN HATIRALARI- 4
Vahidüddin kabinelerinde benim için iki zıt fikir olduğunu yukarıda söylemiştim(…)
Beni İstanbul'dan çıkarmakla ağır bir yükten kurtulacaklarını zannedenler, makul bir sebep aramakla meşgul idiler. Nihayet bu sebep, işgal kuvvetleri zabitlerinin raporları ile dolu bir dosya hâlinde ellerine geldi. Bir gün harbiye nazırı rahmetli Şakir Paşa beni makamına davet etti. Bürosunun karşısına oturdum. Bir tek kelime söylemeksizin bana dosyayı uzattı:
“Bunu okur musunuz?” dedi.
“Dosyayı baştan nihayete kadar gözden geçirdim. Hülasası şu idi: “Samsun ve havalisinde birçok Rum köyleri Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı hükümeti bu vahşi tecavüzlerin önüne geçememektedir. Bu havalinin emniyet ve huzurunu temin etmek insaniyet namına borcumuzdur.” Raporlar İstanbul hükümetine verilirken bir de protesto ilave edilmişti: “Bu tecavüzleri men etmek lazımdır. Eğer siz aciz iseniz, vazifeyi biz üstümüze alacağız!” Dosyayı okuduktan sonra harbiye nazırının yüzüne baktım:
“Emriniz Paşam?” dedim.
“Bu böyle midir, zannedersiniz?”
“Zannetmiyorum, fakat bir şeyler olmak ihtimali vardır.”
Bunun üzerine asıl bahse geçti: “İşte,” dedi, “Böyle midir, değil midir, evvela bunu meydana çıkarmak için oralara bir zatın gidip tetkiklerde bulunması lazımdır. Ben Sadrazam Paşa ile (Damat Ferit) görüştüm. Sizi münasip gördük. Oraya gidesiniz ve meselenin mahiyetini anlayasınız.”
“Memnuniyetle giderim. Ancak ben oraya Türkler Rumlara zulmediyor mu, etmiyor mu, yalnız bunu anlamak için mi gideceğim, memuriyetim bu mu olmak lazımdır?”
“Evet,” dedi, “Konuştuğumuz budur!”
“Pekâlâ, yalnız müsaade buyurursanız, memuriyetime bir şekil vermek lazım! Sizi üzmeyeyim, arzu ederseniz Erkân-ı Harbiye reisinizle görüşerek bunu tespit edelim!”
“Hay hay!” dedi.
Nazırlık makamından çıkarak, Erkân-ı Harbiye-i Umumiye Reisi Fevzi Paşa'yı aradım. Yerinde yoktu. (…) Dairede İkinci Reis Diyarbekirli Kâzım Paşa ile karşılaştım. Kendisine Nazır Paşa'nın bana verdiği vazifeden bahsettim: “Malumatınız var mı?”
“Hayır!” dedi.
“İşte ben sana haber veriyorum!” dedikten sonra, “Kapıları kapattırır mısınız?” dedim. Kâzım Paşa gülerek yüzüme baktı: “Ne oluyoruz?” Kâzım Paşa ile açık konuşarak bütün düşündüklerimi anlattım: “Her ne sebep veya maksatla, beni İstanbul'dan uzaklaştırmak için bir vesile aramışlar ve bu memuriyeti bulmuşlar. Hemen kabul ettim. Ben zaten şu veya bu suretle Anadolu'ya geçmek fırsatı arıyordum. Mademki onlar teklif ettiler, fırsattan mümkün olduğu kadar istifade etmeliyiz!”
Kâzım Paşa: “Nasıl?” dedi. Cevabımı beklemeksizin ilave etti: “Ha... Zaten ordu müfettişlikleri meselesi var. Sen o taraflara Ordu Müfettişi unvanı ile gidebilirsin!”
“Unvanın ehemmiyeti yok,” dedim, “Yalnız şimdi harbiye nazırı ile konuş, benden ne istiyorlar, tespit et, üst tarafını kendimiz yaparız.”
Kâzım Paşa, harbiye nazırını gördü, kendisinden aldığı direktif şu idi: “Maksat Samsun havalisinde Rumlara tecavüz eden Türkleri tedip etmek, sonra Anadolu'da birtakım millî teşekküller beliriyormuş, onları da ortadan kaldırmak! Mustafa Kemal'i bunun için yolluyoruz. Kendisine Sadrazam Paşa ile beraber bir salahiyetname vereceğiz!” Kâzım Paşa bürosuna dönerek bana bunları izah etti.
“Çok güzel,” dedim ve kapıların iyi kapalı olup olmadığına baktım: “Yalnızız!” dedi. “Onlar ne istiyorlarsa azamisini ilave ederek bir talimatname kaleme alınız, yalnız, bir iki noktayı ben not ettireyim!” “Peki!” dedi.
“Benim ehemmiyet verdiğim, salahiyet meselesi idi. Mümkün olduğu kadar Anadolu'nun her tarafına emirler verebilmeli idim. İstediğim bir madde Samsun'dan başlayarak bütün şark vilayetlerinde bulunan kuvvetlerin kumandanı olmaklığım ve bu kuvvetlerin bulunduğu vilayetler valilerine doğrudan doğruya emir verebilmekliğimdi. Bir başka madde, bu mıntıka ile herhangi bir temasta bulunan askerî ve idari makamlara işarlarda bulunabilmekliğimdi. Kâzım Paşa'ya dedim ki: “Onların arzularını bir araya topla. Fakat sonuna bu iki maddeyi ilave et!” (Syf 88-90)