Atatürk Kitaplığı: Atatürk'ün Hatıraları

Atatürk Kitaplığı bu hafta Pozitif Yayınları tarafından yayımlanan Falih Rıfkı Atay’ın yazdığı “Atatürk’ün Hatıraları 1914-1919” isimli kitaptan bölümler paylaşıyoruz. İyi okumalar.

03 Temmuz 2026 - 07:10

ATATÜRK’ÜN HATIRALARI (1)

Çanakkale'den sonra Gazi'nin cephe ve cephe gerisi ile yaptığı temaslar, memleketi zaten karşısında gördüğü kötü akıbetler hakkındaki kanaatini sarsmadı, bilakis kuvvetlendirdi. Fakat acaba hiçbir teşebbüs fayda vermeyecek mi idi? Hakikati işittirecek kimse yok mu idi? Gazi, devlet ve siyaset âleminde nüfuzu olan dost ve aşinaları üzerinde bu uyarma tecrübesine devam etmekten geri kalmamıştır. Telkinlerinin görüşlerim üzerinde nasıl bir tesir bıraktığını anlamak için şu hatırayı dinleyelim:

“Devrin ruh haletini anlatmak için başta gelenlerden birisini de bu vesileyle hatırlıyorum. Arıburnu'nu, Anafartalar'ı yapmış bir kumandan idim. Zannediyordum ki memlekete bir hizmette bulunmuş, o hareketle payitahtı kurtarmıştım. İnsanlık hâli böyle bir hizmeti yapmış olmaktan memnun olabileceğini tahmin ettiğim Osmanlı devlet adamlarını ziyaret ediyordum. Bu ziyaretleri daha ehemmiyetli bir vazife hissinin şevkiyle yapıyordum. Memleketim için, milletim için düşüncelerim vardı: Başta bulunanlara onları söylemek istiyordum. Muhterem hariciye nazırını da görmek ve kendisi ile konuşmak faydalı olur kanaatine saplandım.

Nezaretin bir müsteşar muavini vardı. Sofya sefaretinden tanırdım. Evvela bu güzel kalpli adamı makamında buldum. Nazır beyefendiye kendilerini ziyaret için geldiğimi söylemesini rica ettim. Beklemekliğim emri geldi, bekledim. Bilmem ne kadar sürdü, fakat epey uzun sürdü. Bu aralık muhterem nazır bey çok ehemmiyetli ziyaretçileri kabul etmekle meşgul ol malı idi. Farkına vardım ki, ben geldikten ve haber verdikten sonra gelmiş olanlar dahi nazır bey tarafından kabul olunmaktadır, canım sıkılmadı değil, müsteşar muavinine:

“Beyefendi Hazretleri galiba beni unuttular,” dedim.

Muavin, benim beklemekte bulunduğumu tekrar hatırlattı:

“Beklesin,” buyurmuş.

Muavin beyin yanında oturdum. Kendisine dedim ki: “Sizin nazırınız bütün zamanını böyle manasız ziyaretleri kabul etmekle mi geçirir?”

Terbiyeli olan muhatabım sualime cevap vermedi. Bir aralık nazır beyefendinin bürosunu salonla birleştiren kapı açıldı, bir odacı:

“Buyurun efendim,”dedi.

(…)

Sonra kendisinin muhteşem bürosuna girdiğim vakit, iltifatla beni ayakta kabul etti ve vaziyetin çok parlak olduğundan parlak bir lisanla bahsetti. Nezaketen teşekkür ettim. Yalnız bazı mütalaalarda bulunup bulunamayacağımı sordum:

“Hay hay, efendim,” dedi.

Dedim ki: “Ben vaziyeti hiç de sizin gördüğünüz gibi görmüyorum. Sizin izah ettiğiniz gibi olmasını çok isterdim. Fakat ben en çetin ve en müşkül netice alınabilecek bir harp sahasından ve o sahanın kumandanı olarak İstanbul'a geliyorum. Eğer lütfeder de beni bir saniye dinlerseniz minnettar olurum.”

“Lütfen efendim,” buyurdular. Devam ettim:

“Beyefendi, vaziyet sizin gördüğünüz gibi parlak değildir. Siz, ki devleti idare mesuliyetlerinden bir kısmını üzerinize almış bir zatsınız, eğer unun bunun söylediklerine itimat ederek siyaset kullanmakta devam ederseniz, mevcut tehlike tahmininizin de üstünde olur.”

Cevap verdi: “Beyefendi, (sözü söylerken pek ciddi bir amir tavrı takındı) ne demek istediğinizi anlayamadım.”

Mütevazı bir lisanla izah ettim:

“Memleket ve her şey mahvolmak üzeredir. Siz bunu henüz fark etmemiş görünüyorsunuz. Yahut böyle demeyeyim, siz her şeyi biliyorsunuz da beni yabancı ve acemi bir adam telakki ederek bu acı hakikatler üzerinde açık konuşmaktan çekiniyorsunuz. Fakat ben o adamım ki benimle her şey konuşulur. Müsaade buyurunuz, konuştuklarımız aramızda kalacaktır, sizi bir noktada tenvir edeyim: Hakikati konuşmaktan korkmayınız. Hakikat sizin dedikleriniz değil, benim dediklerimdir.”

Çok sert ve ciddi tavırla şu cevabı verdi:

“Kumandan Bey, biz size hürmet ettik, çünkü bize dediler ki Arıburnu ve Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal Paşa hizmet etti. Bunun için zat1 alinizi hüsn-i kabul etmek istemiştim. Fakat bugün bana bahsettiğiniz şeylerin başka manada olduğunu hisseder gibi oluyorum. Beyefendi bu tenkitlerin yapılacağı makam burası değildir. Ordu başkumandanına, onun erkân-ı harbiyesine bütün heyet-i vükela ile beraber derin ve sarsılmaz itimat taşıyan bir nazırım.”

(…)

Birkaç gün sonra işittim ki bu nazır beyefendi, beni nazırlar heyetine şikâyet etmiş, hatta cezalandırılmaklığımı istemiş. Kahkaha ile güldüm. Gerçi o zaman herhangi bir Mustafa Kemal, böyle içi dışı çürümüş bir hanedanın ismi padişah olan reisine arkasını vererek kendini kuvvetli zanneden bir heyet tarafından kolaylıkla cezalanabilir telakkisi umumi idi. Fakat ben, başı ve sonu belli olmayan, kimi kendini âlim, kimi kendini diktatör, kimi kendini doktor farz eden bu adamların naçiz Mustafa Kemal'e bir şey yapamayacaklarından emin idim. Bir şey yapabilirlerdi, o da o gün hâkim oldukları süngüye ve behimiyete dayanarak, Mustafa Kemal'i yakalamak ve asmaktı. Ben ise o gün isyanımın bütün millet arasında duyulmasını nimet addediyordum.”

 

Etiketler; Atatürk

ARŞİV