Barış Manço Kültür Merkezi’nde 17 Nisan Cuma günü ‘Köy Enstitüleri Kuruluş Yıl Dönümü Paneli’ gerçekleştirildi. Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği İstanbul Şubesi tarafından düzenlenen panelde Dr. Niyazi Altunya köy enstitülerinin kuruluş sürecini ve eğitime sağladığı katkıları değerlendirirken, Prof. Dr. İsa Eşme ise öğretmen yetiştirmek amacıyla kurulan ‘Eğitim Akademisi’ hakkında bilgiler verdi. Panelde eğitimin toplumlar için taşıdığı önem vurgulanırken, ODTÜ Türk Halk Bilimleri Topluluğu Mezunları ‘Ağır Abiler’ ise zeybek gösterisi sergiledi.

TÜRKİYE’DEKİ ÖĞRETMEN AÇIĞI
Dr. Niyazi Altunya, ‘Köy Enstitüleri’nin 90. Yılı’ başlıklı konuşmasında, sürecin 6 Temmuz 1936’da başlatılan ‘Köy Eğitmeni Yetiştirme Kursu’ ile temellendiğini belirterek, “Biz kısaca ‘eğitmen kursu’ diyoruz. Köy Enstitüleri’nin kurucusu İsmail Hakkı Tonguç, yani ‘Tonguç Baba’, enstitü sisteminin bu eğitmen yetiştirme modeline dayandığını ifade eder.” dedi.
Kursların askerlik çağını geçmiş, okur-yazar köylü gençler arasından seçilen adaylarla yürütüldüğünü vurgulayan Altunya, “Bu model, Türkiye’deki öğretmen açığını hızla kapatmayı amaçlayan bir projeydi. O dönemde yaklaşık 40 bin köy ve buna yakın sayıda yerleşim bulunuyordu. Buna karşın öğretmen okulları yılda yalnızca 500-600 mezun veriyor, bu sayı emekli olanların yerini bile doldurmaya yetmiyordu. Sayısal tablo son derece yetersizdi.” ifadelerini kullandı. Altunya, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler ve mahalle mekteplerinin kapatıldığını hatırlatarak, “Mahalle mekteplerinin kapanması, biçimsel olarak 40-50 bin ilkokulun ortadan kalkması anlamına geliyordu. Bu okullarda görev yapan kişiler kimi zaman imamlık, kimi zaman öğretmenlik yapıyordu.” dedi.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın 3 Mart 1924 yasalarının ardından öğretmenlikle ilgili iki önemli karar aldığını belirten Altunya, “İmamlık ile öğretmenlik görevlerinin ayrılması hedeflendi. Ancak bu süreç hemen uygulanamadı; 1933 yılında iki meslek tamamen ayrıldı ve imamların öğretmenlik nitelikleri tasfiye edildi.” diye konuştu. Bu durumun ciddi bir öğretmen açığı yarattığını vurgulayan Altunya, “1935 yılına gelindiğinde yaklaşık 40 bin köyün yalnızca 5 bin 400’ünde okul bulunuyordu. Bunlar da çoğunlukla kasaba merkezlerindeki bölge okulları ile büyük köylerde açılan, üç yıllık eğitim veren ilkokullardı. Eğitim süresi ancak 1939’da beş yıla çıkarıldı.” şeklinde konuştu.
DUL KADINLAR İLE ÖKSÜZ ÇOCUKLAR CUMHURİYETİ
Köy Enstitüleri’nin temel felsefesinin, ülkenin en ücra köşelerinde yaşayan herkesin eğitim hakkına erişmesini sağlamak olduğunu belirten Altunya, “Enstitü eğitiminin en önemli özelliği çok yönlü olmasıdır. Amaç yalnızca hayatta işe yarayacak el becerileri kazandırmak ya da sınav odaklı matematik ve fizik öğretmek değildir.” dedi. Eğitimin asıl hedefinin zihinsel gelişim olduğunu vurgulayan Altunya, “Bu bir haktır; müzik, spor ve resim de eğitimin ayrılmaz parçalarıdır. Nasıl ki matematik öğrenen herkes matematikçi olmuyorsa, bu alanlarla tanışan öğrenciler de ressam ya da müzisyen olmak zorunda değildir. Ancak bu eğitim bireyde mutlaka bir fark yaratır.” diye konuştu.
Ülkenin dul kadınlar ile öksüz çocuklar cumhuriyeti olduğunu söyleyen Altunya, “Adı konmamış olan sosyal devletin ilk görevi; öksüzleri korumak ve yoksulları yatılı okutmaktı. Düşünün ilk adım üniversitenin parasız hale gelmesi, ikincisi ortaöğretimde gündüz eğitim ücretinin kaldırılması, az olsa özel okullardan da öğrencilerin yarısını parasız okutma hükümlülüğü idi.” dedi.

EĞİTİM AKADEMİSİ VE LİYAKAT
Prof. Dr. İsa Eşme, öğretmen yetiştirmek amacıyla kurulan ‘Eğitim Akademisi’ başlıklı konuşmasında akademinin yapısı ve işleyişine dair değerlendirmelerde bulundu. Eşme, “13 Temmuz’da ilk sınav yapıldı ve ilk yıl için 10 bin öğrenci alınacağı duyuruldu. İstanbul, Ankara, Kayseri, Sivas, Aksaray ve Gaziantep’te olmak üzere altı ilde iki yıl sürecek bir eğitim planlandı. Program 11 Mart’ta açıklandı ve eğitim 13 Nisan’da başlayabildi.” şeklinde konuştu.
Akademinin yapısına yönelik eleştirilerini dile getiren Eşme, “Liyakat konusu ciddi şekilde sorgulanmalı. Akademi başkanının akademik unvanı bulunmuyor. Buna karşın kadrosunda çok sayıda profesör yer alacak. Başkan dahil tüm yapı doğrudan Milli Eğitim Bakanı’na bağlı; bu durumda akademik ve kurumsal özerklikten söz etmek mümkün değil.” ifadelerini kullandı. Yasal düzenlemelerde disiplin hükümlerinin ağırlığına dikkat çeken Eşme, “Akademiyle ilgili metinde yer alan 3 bin 785 sözcüğün yaklaşık yüzde 43’ü disiplin hükümlerine, yalnızca yüzde 18’i eğitim içeriğine ayrılmış durumda. Bu durum, ileride istenen kişilerin kolaylıkla sistem dışına çıkarılabilmesine imkân tanıyor.” diye konuştu.
Akademinin eğitim programına da değinen Eşme, toplam 22 ortak dersin her yıla dağıtıldığını belirterek, “Türk Kültürü’nün Kurucu Metinleri, Türk Eğitim Düşüncesini Etkileyen Lider Şahsiyetler, Türk-İslam Medeniyetinde Eğitim Kurumları, İnsanın Varlık Tasavvuru ve Anlam Arayışı gibi dersler programda yer alıyor.” dedi. Bu derslerin tüm branşlar için zorunlu tutulduğunu ifade eden Eşme, “Beden eğitimi, fizik, resim ya da müzik öğretmeni adaylarının da aynı içerikleri alması öngörülüyor.” diye konuştu. Programın yaklaşımına eleştirel bir değerlendirme getiren Eşme, “Nesnel ve bilimsel bakış açısı yerine daha çok belirli bir perspektifin öne çıktığını görüyoruz. Bu yaklaşımın, farklı disiplinlerdeki eğitim anlayışını nasıl etkileyeceği tartışmaya açık.” dedi.