​William Butler Yeats: İyiye ve Kötüye Dair

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta William Butler Yeats ile devam ediyor.

19 Mart 2026 - 09:52

William Butler Yeats (13 Haziran 1865 - 28 Ocak 1939)

1865 yılında Dublin'de doğan William Butler Yeats, ilk eserlerini 1880'lerin ortalarında, henüz Dublin Metropolitan Sanat Okulu'nda bir öğrenciyken yayımladı. Yirmili yaşlarının başında İrlanda efsanelerine ve okültizme merak saldı. Okültizme olan ilgisini 1886 yılında yayımladığı ilk eseri Mosada: A Dramatic Poem'de takip etmek mümkündür. Bu doğrultuda lirik, mistik ve ağdalı şiirler yazdı. “Falling of Leaves”, “When You Are Old” ve “The Lake Isle of Innisfree”, yirmili yaşlarından yüzyıl başına kadar kaleme aldığı şiirleri arasında en bilinenleridir. The Columbia Encyclopedia'nın, İrlanda edebiyatının çağdaş Rönesans sürecinin öncüsü olarak değerlendirdiği Yeats, şiirlerinin yanı sıra etkili nesirleriyle de tanındı. Bunlar arasında Kelt Şafağı, A Vision ve Estrangement gibi eserler yer almaktadır. Yeats, kendisi de bir ressam olan babası John Butler Yeats'in etkisiyle, edebiyatın yanı sıra resimle de yakından ilgilendi. 1883-1886 yılları arasında Dublin'de resim dersleri aldı. Fakat daha sonra, “çocukluğumun safdil dini” dediği şiirde karar kıldı. Yoğun ve yer yer anlaşılması güç imgelerle örülü şiirler kaleme aldı. Ezra Pound'un şiire yönelik düşüncelerini yeniden ele alan Yeats; William Blake, Ezra Pound, T. S. Eliot gibi önemli şairlerden ayrı ve bir o kadar da bu isimlerin alaşımı olan bir üslup inşa etti.

Dönemin çalkantılı siyasi atmosferiyle de yakından ilgilendi. Bir İrlanda milliyetçisi ve aktivist olan Yeats, Paskalya Ayaklanması olarak bilinen, 24 Nisan 1916 tarihinde İrlanda Cumhuriyetçilerinin Britanya yönetimine karşı başlattığı isyanı, “Easter, 1916” şiirinde işledi. 1922 yılında, İrlanda Bağımsızlık Savaşı'nın sonucunda İngilizlerle karşılıklı anlaşmayla kurulan Özgür İrlanda Devleti'nin ilk senatörleri arasında yer aldı.

Yazarın Kapra Yayıncılık tarafından basılan “İyiye ve Kötüye Dair” isimli kitabından alıntılar paylaşıyoruz

İYİYE VE KÖTÜYE DAİR

Sanat eserlerinin keyfini tek başımıza çıkarmak doğamıza uygun değil. İnsan ne zaman güzel bir dize bulsa birine okumak ister. (Syf 16)

Sanat, dâhilî çeşitliliği sağlamak adına yaratılan, haricî bir monotonluktur aslında. Yüzeysel etkilerin incelikli olanlara feda edilmesidir, hayal gücünün riyazetidir.(Syf 20)

Henüz genç bir delikanlı iken, felsefe konuşmak için Dublin'in arka sokaklarında oda kiralayan bir grubun üyesiydim. Okul arkadaşlarım bazı modern mistik inanç ekolleriyle gitgide daha fazla ilgileniyordu; bense o sarsılmaz inancımı paylaşacak kimse bulamıyordum. İnancıma göre felsefe her neyden meydana gelmiş olursa olsun, kalıcı olan yalnızca şiirdi ve hiçbir şeyi şairlerin uydurmaları olarak reddetmeden şiiri belli bir nizama göre düzenlemeye başlamak lazımdı. Bunca yıl sonra hatırlayabildiğim kadarıyla, o zamanlar şöyle düşünüyordum: Eğer güçlü ve yüce gönüllü bir ruh bu dünyanın kaderini yazdıysa, o kaderi gönlü yoran spekülasyonlardan veya tarihi belgelerden ziyade, dünyanın en derin arzusunu ifade eden kelimelere bakarak keşfedebiliriz. O zamandan itibaren rüyaları ve görüleri büyük bir dikkatle gözlemledim ve hayal gücünün hakikate, aklın bilmediği bir yolla ulaşabildiğinden, bir de beden hareketsiz ve akıl suskunken hayal gücünden gelen emirlerin görüp görebileceğimiz en bağlayıcı emirler olduğundan artık eminim. (Syf 53)

“Bu dünyaya geliyoruz ve yaşadığımız andan itibaren gittikçe kendi benzerliğini arzulayan bir şey var içimizde.” Bizim “kendi cenneti etrafında acı, keder ve kötülüğün girmeye cesaret edemediği bir çember çizen, ruhumuzdan içeri bir ruhumuz var” ve bizler bu ruhu pek çok aynada görebilmek, ona daha da çok sahip olabilmek için çabalıyoruz. (Syf 56)

İstikbali adeta bir sevgiliymişçesine seven adamlar olmuştur, istikbal de nefesini onlarınkiyle harmanlayıp saçını şöyle bir savurmuş ve onları dönemin anlayışından sakınmıştır. (Syf 91)

Tıpkı hayatın olduğu gibi sanatın altın kuralı şudur ki, sınır çizgileri ne kadar keskin, ne kadar sert ise sanat eseri de o kadar mükemmeldir; bu sınırların daha belirsiz olması kötü taklidin, intihal ve acemiliğin kanıtını daha da büyütür... (Syf 98)

Her konuda sanatkâr olmalıyız ve sevginin, yaşlılığın ve ölümün sanatlar arasında ilk sırada geldiğini anlamalıyız.(Syf 113)

Salt hikâye anlatıcılığı veya tasvîrî olmayan tüm sanat semboliktir ve Ortaçağ büyücülerinin kompleks renk ve formlarla yapıp hastalarına günlük olarak üzerine düşünmelerini emrettikleri, kutsal bir gizlilikle korudukları tılsımlarla aynı gayeyi taşır, çünkü bu kompleks renk ve formlarla İlahi Öz'ün bir parçasını yakalar. Bir hikâyenin veya portrenin parçası olan bir insan veya manzara, onu bir hikâye veya portre yapan şeyle bağlarını koparmadan, onların izin verdiği ölçüde duygular uyandırabilir; ancak bir insanı veya manzarayı, motivasyonlarından, bağlarından ve eylemlerinden, sebeplerinden ve sonuçlarından, kendi sevginiz hariç tüm bağlarından koparırsanız, gözlerinizin önünde değişir ve sonsuz bir duygunun sembolü hâline gelir, İlahi Özün bir parçası olan mükemmelleştirilmiş bir duygu olur. Çünkü bizler yalnızca mükemmeli seviyoruz, rüyalarımız da onları sevebilelim diye tüm şeyleri mükemmelleştiriyor. Mütedeyyin ve görü sahibi insanlar, rahipler ile rahibeler, şifacılar ve afyonkeşler girdikleri translarda semboller görürler; çünkü mütedeyyin ve görü sahibi düşünce, mükemmelin ve ona ulaşma yollarının peşindedir, semboller ise mükemmellikten bahsedebilmek için tüm bağlardan yeterince arınmış tek şeydir.

(…)

Her görü sahibi, zihin gözünün kısa bir süre içinde, iradenin aklına çağırıp sonra da tekrar defetmeye gücü yetse de tamamen şekillendirip değiştiremeyeceği hercai ve değişken bir dünya görmeye başladığını bilir. (Syf 121-123)

(…)

Zaaflarımızı sadece mükemmellik aynasındaki kusur veyahut kusur aynasındaki mükemmellik hoşnut edebilir.

Düşüncelerimiz ve hislerimiz hiçbir gözün göremediği bir ayın gizli gelgitlerinden fışkırır. Yazmaya ilk başladığımda dışarıdaki şeyleri olabildiğince canlı yansıtmayı arzuluyordum. Biraz hoşnutsuz olduğum noktalar olsa da pitoresk ve hitabeti kuvvetli kitaplardan zevk alıyordum. Sonra birdenbire dış dünyayı yansıtma arzumu kaybettim ve manevi veya gözlerden sakınılan tarafları olmayan kitaplardan neredeyse hiç zevk almadığımı fark ettim. O zamanlar bu değişimin benim zihnimin de ötesinden kaynaklandığını anlayamamıştım, oysa şimdi anlıyorum ki Avrupa'nın her yerinden yazarlar bununla mücadele ediyor, her zaman bu mücadelelerinin felsefi yönüyle olmasa da, bu pitoresk ve hitabeti kuvvetli üslupla, bilimsel ve politik düşünceyle geçen bir dönemin edebiyata bulaştırdığı o "dışsallık" ile mücadele ediyorlar.

(…)

Her ülkenin sanatında sıklıkla “dekadans” denilen soluk ışıkları, soluk renkleri, soluk ana hatları ve solgun enerjileri sahiden de görüyorum. Ben sanatların uzanıp gelecek hayalleri kurduğuna inandığım için buna bedenin sonbaharı demeyi tercih ediyorum. Şiirinin ritmi sonbahar alacakaranlığında bir deniz kuşunun çığlıklarını andıran İrlandalı bir şair, bunun anlamını şu dizelerde açıkladı, “Günışığı bile yorgun, artık sabanı bırakma vakti.” Ehemmiyeti çok büyük çünkü tam da harici kanunların tercümanı olan pozitif bilimin her zaman inkâr ettiği nice şeye ilgi duymaya başlıyorduk: zihinlerin kelimeler olmaksızın düşünceyle söyleşebilmesi, görü ve rüyalarla önceden bilme, ölülerin aramıza uğraması ve pek çok şey daha. Dünyanın en önemli krizlerinden birindeyiz belki de, insanlığın uzun zamandır biriktirdiği servetini omuzlanıp ilk günlerden beri indiği merdivenleri çıkmak üzere olduğu anda olabiliriz. (Syf 153-155)

Edebiyat, açıklayıcı ve bilimsel yazından, belli bir hisle veya birtakım hislerle işlenmiş olması yönüyle ayrılır. Tıpkı bedenin görünmez bir ruhla yoğrulmuş olması gibi. Ve eğer bir eserde münakaşa, teori, vukufiyet ve gözlem kullanılıyorsa ve yine bir eser, iddiasında veya inkârında kızgın görünüyorsa bu, yalnızca hislerin toplandığı şölene iştirak etmemiz içindir. (Syf 157)


ARŞİV