Sermet Muhtar Alus: İstanbul Kazan Ben Kepçe

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Sermet Muhtar Alus ile devam ediyor.

12 Ağustos 2021 - 15:24

SERMET MUHTAR ALUS (20 Mayıs 1887- 28 Mayıs 1952)

Kaybolan İstanbul’un gündelik hayatını bütün ayrıntılarıyla anlatan, yazdığı eserlerle bir dönemin geniş panoramasını çizen İstanbul aşığı yazar, 28 Mayıs 1887’de İstanbul’da doğdu. Askerî Müze Müdürü Ahmed Muhtar Paşa’nın oğlu olan Alus, Galatasaray Lisesi’nden mezun olduktan sonra hukuk eğitimi gördü.

Sait Hikmet’le birlikte el-Üfürük dergisini çıkardı, Davul’da yazılar yazdı. Bu yıllarda Askeri Müze’de çalışan Alus, bir yandan çeşitli gazetelere yazılar yazarken; bir yandan da telif ve uyarlama biçiminde tiyatro eserleri kaleme aldı.

İstanbul üzerine yazı dizilerini yayınlamaya 1930’lu yıllarda başlayan Alus, Akşam, Vakit, Tan, Tasvir-i Efkâr, Vatan ve Yeni Sabah gibi gazetelerle birlikte Yedigün, Yeni Mecmua, Akbaba, Amcabey vb. dergilerin vazgeçilmez yazarı oldu. 30 Sene Evvel İstanbul, İstanbul Kazan Ben Kepçe, Masal Olanlar, Eski Defterdekiler, Eski Günlerde, Gördüklerim Duyduklarım ve daha birçok yazı dizisinin yanı sıra yine eski İstanbul hayatının çevresinde gelişen olayları, dönemin kişilerini konu edinen, gündelik hayatın bütün ayrıntılarının tasvir edildiği romanlar yazdı.

Sermet Muhtar Alus’un 1938-1939 yılları arasında Akşam gazetesinde yazdığı yazılardan oluşan ve Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından okurla buluşturulan “İstanbul Kazan Ben Kepçe” isimli kitabından kısa bölümleri okurlarımızla paylaşıyoruz.

İSTANBUL KAZAN BEN KEPÇE

Kadıköy

İstanbul’dan 17, milattan 686 yıl evvel kurulmuş; Kalkedonya derlermiş. Sonra ismi kalan Kadı hazretleri kim, ne zamanın adamı?... Fazla araştırmadım.

Kadıköy, yetmiş beş, seksen sene evveline kadar küçük bir köy. 1860’ta dörtte üçü yanıp kül olduktan sonra yavaş yavaş rağbet buluyor. İstanbullular, yerli Hıristiyanlar taşınıyorlar; bazı Frenkler; Moda taraflarına yayılıyor… 1883’te gene büyük bir yangın dalamış.

Asıl büyümeye ve mâmurlaşmaya başlaması,1874’te Haydarpaşa- İzmit demiryolunun yapılışından sonradır. Hem kışlık hem yazlık olduğu için göç eden edene, yerleşen yerleşene… En baş tacı zamanı Meşrutiyet ve Umumi Harp seneleriydi (1908-1918). Kibar, münevver, edip, şair, muharrir herkes oralı olmuştu.

Otuz beş yıl evvel (1904’te), Kadıköyü’nün kumluğu daha doldurulmamış ve ortada yok. Deniz, şimdiki Belediye Dairesi’nin (İskele meydanındaki) çok gerisinde, kısa duvarlı sıra evlerin önünde şıpır şıpır…

O vakit ki, iskele, İskele Camisi’nin hizasında, üstünde salaş bir gazinosu bulunan uzun, ahşap bir alâmetti. Tonton-ı bahrilerden (vapurlardan) 4 ve 5 numaralar, sonraları tek silindirli ve hayli yollu meşhur Ferah vapuru Köprü’ye gidip gelir, Şirket-i Hayriye misillü (gibi)  biletler vapur içinde alınırdı.

Gazino dopdolu, bir tarafında da mutlaka ahenk; Kadıköyü’nün meşhur tiplerinden udi Zenop… Yağlı fesli, kirli suratlı, yırtık redingotlu, kırık udlu, fakat kendini müthiş musikişinaslardan sanan kart bir Ermeni’ydi.

Çatır çutur mızrap vurarak, gayet berbat sesiyle böğürür durur; onar, yirmişer para parsa toplardı. Boyuna sataşırlar, udunu paramparça edip bağırtıp ağlatırlar, etraftan üçer beşer kuruş toplanıp yüzü güldürülür; hemen bir ud daha tedarik ediliverirdi. Herifcağız cuma ve pazarları da Kuşdili, Yoğurtçu, Fenerbahçe gibi seyir yerlerinde; bangır bangır şarkıda…

Vapurdan iskeleye çıktın mı, Rum Kilisesi meydanına kadar İskele Caddesi. Sağda Abdullâtif Bakkaliye Mağazası… Şimdiki Lokman Fırını’nın yerinde ve karşısında iki selâtin meyhane. Müşterilerin çoğu Rumlar; içlerinde güldür güldür laternalar…

Çarşı boyunaki Çarşı Hamamı, yanındaki Osmanağa Camisi o vakitler de mevcut. Kadı(köyü)nın elveym (bugün) duran helvacı dükkanı elli altmış yıllıkmış; karşısındaki Moskoflunun Fırını da gene fırındır.

Pazar yolundayız. Yan yana iki dükkân tutan Yorgancı Kâmil Efendi, gençliğinde Onikiler’in peyrevlerinden (ayakdaşlarından), kabadayılığı ve hovardalığı ile şöhretli, kılık kıyafeti de yerindeymiş. Fesinde dobril püskül, sırtında Frenk gömleği ve mum gibi elbise, yeleğinde altın saat köstek, elinde siyah ipek şemsiye… İleride Merkez Eczanesi; derununda da müdavim tabibi, çok yakışıklı erkeklerden Doktor Fehmi Bey merhum. Az ötesinde, bozacının olduğu noktada Mısır çarşısı tertibi aktar Nazif…

Şimdi yıkılmakta olan eski İtfaiye Karakolu’nun yanındaki sokakta da Alâeddin Bey’in Dârü’l-İrfan Mektebi. Kumaşçı ve manifaturacı Asadur, kendimi bildim bileli o civarlıdır. Öteden beri ahbaplık tanır, hak ve hukuk güder. Karakolun karşısındaki gümüşî konağın sahibi olan Ağabeyler, semtin eşrafından. Eski Belediye Dairesi de onlarındı. “Veliaht Reşad Efendi’ye mensuplar” diye bu konak tarassud (gözetim) altında bulundurulurdu. Hususi hamamı, daha sonra “Ağabey Hamamı” ismiyle umuma açılmıştır.

Buradan sonra sıra dükkanların arsaları kâmilen maşatlıktı (Ermeni, Rum ve özellikle Yahudi mezarlıkları). Altıyolağzı’nda, bir vakitler postanelik eden, şimdi de Fenerbahçe’nin sadık sol açığı dişçi Bay Bedri’nin muayenehanesi bulunan sarı bina, zengin koltukçulardan Mehmed Ağa’nın inşagerdesi (yapısı). İlk futbolcularımızdan merhum Hasan’ın pederidir.

Bahariye Caddesi’ne kıvrılmadan, geride kalan birkaç mühim yeri aradan kaçırmamak için, gene yıkılan karakolun önüne gelelim ve Mısırlıoğu’na doğru yolu tutalım: Gazi İlkmektebi ve kübik evler, apartmanlar yapılmış olan Talimhane Meydanı. Malûm a… dört beş sene evveline kadar bomboştu. Ahırlar civarındaki süvari zaptiyeler (jandarmalar) burada tâlim yaparlarmış. Anadolu Şimendiferleri direktörü Hügen’in meydanı satın alıp uhdesine geçirdiği söylenirdi.

Mısırlıoğlu, Abdülmecid devrinin marup sarraflarından. Bir zamanların sinema ve tiyatrosu kagir bina konağı; incesazlı cazlı gazino, bahçesi; hamam da zâtına mahsus hamamı. Boyuna öteye beriye teşrifi diriğ etmeyen hünkâr efendi bu bendesinin hanesine de bir gün uğrayıvermiş. Rivayete göre çorbacı (Rum) o odayı, berây-ı hürmet (saygısından), olduğu gibi muhafaza etmiş. Arasıra açılır; süpürülüp temizlenir, kapıları gene sımsıkı kapanırmış.

Bayram yeri, eski Zamboğlu Bahçesidir… Mınakyan, tulûatçılar, at cambazları taşınıp dururlardı. Burayı Meşrutiyet’ten sonra Siruçkin Biraderler sinema yaparak mükemmel para kırdılar… İşbu Zamboğlu da kodaman sarraflardan.

Yanında, gene Rum zenginlerinden Hristo Vergi otururdu ki, Talimhane Meydanı’ndan Rıhtım’a inen sokakta iki geçerli akarları durmadadır…

Bıraktığımız Altıyolağzı’na dönelim, Bahariye Caddesi’ne sapalım: Geçen seneye kadar yol üstüne çıkıntı veren, âkıbet yıkılıp giden sağdaki konak, Halazade Emin Bey’in; yani cihan seraskeri Rıza Paşa’nın hala oğlunun. Damadı da Cihangirli mirliva Hüsnü Paşa. Paşa, Serasker Kapısı’nda, İstihkâm ve İnşaat Dairesi İkinci Şube müdürü idi. Ol dairenin reisi bulunan, annemin babasının da canı ciğeri.

Hüsnü Paşa, mühendis, zarif, İstanbul’un da en ehl-i keyfi… Kemanî Ağalar, kemençeci Vasiller, gazelhan Nedim Beyler, Üsküdarlı Domatse Ahmedler müdavimi…

Süreyya Sineması’nın yeri Kadıköyü Metropolithanesi’nindi. Oraların şenlenmesine Süreyya Paşa’nın himmeti büyüktür. Allah razı olsun, yardımı dokundu. Kurduğu binada büyük sinemadan başka tiyatrolar, operetler seyrediliyor; balolar veriliyor; nişanlar, düğün dernekler yapılıyor.

Yolumuza revan olalım: Maiyet-i Seniye Erkanı Harbiye Reisi (Padişahlık kurmaylar kurulu başkanı) müşir Abdullah Paşa’nın Konağı da maalesef enkazcılara düştü.

(…)

Moda Burnu’ndaki Moda Palas otelleri, önlerindeki gazinolar da kaçın kurası? Bundan 40 yıl evvel (1899’da) ilk kayık yarışını, cankurtaran sandallarının alabora oluşunu, yağlı direklerden denize yuvarlananları ilk defa olarak burada gördüm.

Moda Çayırı’yla Mühürdar arasında Vitollerin, Mahmud Muhtar Paşa’nın kâşaneleri (köşkleri) vardı. Son zamanlar ölüp gitmiş olan Mühürdar Gazinosu taşıp taşıp boşalırdı. Orkestrasından maada varyete yapılan sahnesi de var, dansları da. İstanbul’da ilk yazlık baloyu icat eden orasıdır.

Şimdi burayı bırakıp gene Altıyolağzı’ndan aşağı, caddeyi takip edelim: Sol yanımızda Kuşdili Çayırı’nın öbür başında Mahmud Baba Türbesi’nin karşısında Kel Hasan’ın tiyatrosu… Çayır, cuma ve pazarları pıtrak, Fenerbahçe’den dönen Kadıköylülerin, Üsküdarlıların arabaları hıncahınç. Ortalık inler dururdu.

Akşam 22 Şubat 1939

Yoğurtçu’dan Bağdat Caddesi Boyu…

Çayırın nihayeti eskiden kır gazinosu, bir aralık tiyatro sonra da cepkenli ve poturlu Mustafa Ağa’nın işlettiği, Dede denilen Ermeni’nin ocakçılık ettiği kahveydi. Kış geldi mi, balık meraklıları hep orada; baş gediklileri de Barometre Ali Bey. Zat-ı şerif göğe ve bulutlara bir göz atışta, ertesi günkü havanın poyraz mı, lodos mu, karayel mi eseceğini zerretüma (zerrece) yanılmadan bildirmeden gitsin… Galatalı Hamdi Reis, Kadıköy yakasında ilk bu kahveyi tutmuştur. Hatırımıza gelivermişken kaçırmayalım: Yukarıda Şifa’ya sapılan sokağın başındaki Aziz Ağa’nın ufacık bağının üzümlerine eş yok. Yanındaki Yervant’ın meyhanemsi barakası da ekseriya Ahmet Rasim merhumunun ârâmgahı (uğrağı)…

İstanbul’da ilk futbol, Kuşdili Çayırı’nda oynanmıştır. “İngilizler hep top oynuyor” diye etraf halkı seyrine üşüşürdü. Bizlerin ilk amatörümüz de hiç şüphesiz Bahriyeli Fuad Bey’dir. Meraklıların çoğalması, oyunların Papaz Bahçesi Çayırı’na (şimdiki Fenerbahçe Stadı) geçmesi bundan epeyce sonradır. Papaz Bahçesi’nin o zamanki adı ise Hadika-i Basari’ye.

(…)

Kızıltoprak’a doğru yürüyoruz. Caminin ve (yanındaki) ilk mektebin bânîsi, mahalleye ismi kalan Zühtüpaşa, vezirlerden ve maarif nâzırı; köşkü şimdiki kız orta mektebi… Aynı noktada, aynı çapta, havai mavi boyalı ilk köşkü, halayıkların ateşli ütüyü musluğun altındaki dolaba koyuşlarından yanıp gidivermiş; yerine bu şimdikini yaptırmış.

Ihlamur’daki çarşı oldum olasıya mevcuttur. Kızıltoprak’ın da eskileri ve hatırlıları çoktu: İstasyona çıkan yolda ve solda Pirinççiler denilen Hasan Âmirler (bay Tevfik Âmir’in babası); yanında Taşçızade Hakkı ve Hilmi beyler; yolun sağına sapınca fabrikatör Raif Bey; hat tarafında Bahriye Fabrikaları müdürü Hüsnü Paşa…

(…)

Artık tamamıyla Bağdat Caddesi üzerindeyiz. O ne mene caddeydi, bilenler bilir. Kambur kumbur, toz duman, çamur, batak… Bugünkü çeşit çeşit, kübik kübik, baklava oda, nohut sofa köşklerin yerleri kır, tarla, dağ başı. Hani kırk beş, elli yıl evvel (1890’larda) Osmanbey, Şişli taraflarındaki arsaların arşınını yirmişer, otuzar paraya verirlermiş de “Beyoğlu’na, reaya yatağına yakın” diye yan çizerlermiş. Buraları da aşağı yukarı aynı hesaptı. Dönümü bugün 1.200, 1.500 lira eden arsalar 2.000, 2.500 kuruşa cayır cayır satılık…

Etrafın Eğridereliği de caba. Selamiçeşme’nin önlerinde yatsıdan sonra karmanyola olanlar gırla… Selamiçeşmesi, Üsküdar’dan Anadolu’ya, Suriye’ye, Irak’a yol tutan eski orduların, kervanların ikinci selatmeleme noktası. Birincisi Haydarpaşa’daki Ayrılıkçeşmesi, üçüncüsü Caddebostan’ındaki Çukur Çeşme, dördüncüsü de Bostancı Köprüsü’nün başı. Yolcular mevki ve itibarlarına göre kademe kademe uğurlanırmış…

Çeşmeyi geçince solda manifaturacı Şişman Yanko Ananyadi mukim (oturuyor). Çiftehavuzlar kıyılarında kendine mahsus balık kayığı durur, aylıklı iki Rum, çorbacılarına (Osmanlıların son döneminde zengin Rum ve Ermenilere denirdi) her gün barbunya, mercan, pisi gibi nadide balıklar, ıstakozlar, pavuryalar taşırlardı.

Boşluk olan köşeden sonraki bağın çavuş üzümleri de ağızlara layıksa da nerede Sallapatininkiler? Sallapatinin Bağı’nı operatör Cemil Paşa (Topuzlu) alıp arabesk köşkü ve mükemmel parkı kurdu. Orda ne donanmalar, İstanbul doktorlarına, ne garden partiler yapmadı… Burası şimdi Şekerci bay Hayri’nindir. Büyük operatörümüzün kulakları çınlasın, köşkünün önündeki ve kaşı yolundaki havagazı fenerlerine kese geçirtmiş, ortalığı pırıl pırıl etmişti… Gıpta eden edene, memeye bir tel takılması ve kesinin örtülmesi sanki atla deveye?...

Çiftehavuzlar adı oradaki gazinonun çifte havuzundan türemedir. Büyüğünün içinde kırmızı balıklar, etrafında da akşamcılar doluydu.  Fenerbahçe’den dönen arabalar burada bir müddet mola verirler; karşıdan karşıya bir miktar daha nazarlar atfedilir, badehû (sonra) dağılınırdı. Ötede ve gene sahilde, “Şirin’in kasrı” (Mehin Bânu’nun yeğeni Şirin’in köşkü) misillü kat çıktıkça küçülen yalısında Hasan Rami Paşa az oturmuş, Abdülaziz’in kızı Saliha Sultan yangelmiştir.

Akşam 21 Şubat 1939

Haydarpaşa ve Hat Boyu

Haydar Paşa, III. Selim’in vezirlerinden. Şimdi askeri hastane olan binayı kışla olarak yaptıran, oraya ismi kalmış olan adam…

Otuz yedi sene evvel (1902’de), şimdiki garın yeri doldurulmamış; dalgakıran malgakıran arama. Her taraf deniz, lodosta dağlara çıkmada.

Eski istasyon Kadıköyü’nün uzanan rıhtımın sağındaydı. Kıyısında külüstür iskele; başlıca vapurları da 11 numara, iki başlı 21 numara…

Haydarpaşa- İzmit hattı 1874’te açılmış. Hükümet başaramayarak alt tarafını 1887’de Anadolu Demiryolları Şirketi’ne devretmiş…

Kumpanyanın başlıca sermayedarı Deutsche Bank. Raylar Krupp’un, traversler muhtelif Alman fabrikalarının. Haydarpaşa limanı inşaatının kumpanyaya verilişi 1900’de, kısmen açılışı da 1902’dedir.

Trene binerek yukarı doğru yolu tutalım: Sağımız Haydarpaşa Çayırı, solumuz İbrahimağa. Buralar Anadolu'yu aşıp sınırlara giden, şark seferlerine iştirak eden kıtaata ordugâhlık edermiş. II. Mahmut Çamlıca’ya rağbet edip sık sık gelir gider olduktan sonra havaliye rağbet artmış.

Abdülmecid (1839-1861) devrinde, kız kardeşi Adile Sultan’la damat Mehmet Ali Paşa’nın düğünü yapıldığı hengamede, bu çayırda şenlikler tam bir hafta devam etmiş; etraf inlemiş.

Bizim çocukluğumuzda gayet kalabalık olurdu. Bilhassa Hıdrellezlerde Kadıköy, Üsküdar, Çamlıcalar halkın kâffesi (hepsi) oralı. Sair zamanlar da ismi züğürt yaylası… Araba ile gezemeyen, tabana kuvvet dolaşan, yirmi paraya kahveye çöken meteliksizlerle hıncahınçtı.

Akşam 28 Şubat 1939


ARŞİV