ROGER ZELAZNY (13 Mayıs 1937-14 Haziran 1995)
Amerikan edebiyatının en önemli bilimkurgu ve fantezi yazarlarından kabul edilen Roger Zelazny, Ohio'da Polonya ve İrlanda kökenli bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Western Reserve Üniversitesi'nde İngiliz edebiyatı, ardından Columbia Üniversitesi'nde yüksek lisans eğitimi aldı. Üniversite yıllarında şiir ve öyküler yazmaya başlayan Zelazny, 1960'ların başında yayımlanan öyküleriyle bilimkurgu dünyasında kısa sürede dikkat çekti.
Mitoloji, din, felsefe ve bilimi kendine özgü bir anlatımla bir araya getiren yazar, bilimkurgunun sınırlarını genişleten eserler kaleme aldı. Hinduizm, Budizm, Mısır ve Yunan mitolojileri başta olmak üzere farklı kültürlerin mitlerinden yararlanarak teknoloji, insanlık ve tanrısallık arasındaki ilişkiyi sorguladı. 1965 yılında yayımlanan Bu Ölümsüz ile Hugo Ödülü'nü kazandı. Ardından yayımladığı Işık Tanrısı, Zelazny'nin edebiyatındaki mitoloji ve bilimkurgu birlikteliğinin en güçlü örneklerinden biri oldu ve 1968 yılında Hugo En İyi Roman Ödülü'ne layık görüldü.
Zelazny'nin edebiyatındaki bir diğer önemli damar ise fantezidir. Özellikle Amber Günlükleri serisiyle geniş bir okur kitlesine ulaşan yazar, gerçeklik, kimlik ve iktidar kavramlarını fantastik dünyalar üzerinden ele aldı.
14 Haziran 1995'te, 58 yaşında hayatını kaybeden yazar ardında bilimkurgu ve fantezi edebiyatının sınırlarını değiştiren, mitlerle geleceği aynı anlatı içinde buluşturan eserler bıraktı. Özellikle Işık Tanrısı, günümüzde de türün klasikleri arasında anılmaya devam ediyor.
Yazarın İthaki Yayınları’ndan çıkan “Işık Tanrısı” isimli kitabından bölümler paylaşıyoruz.
IŞIK TANRISI
Pusulanın dört yönünü mantık, bilgi, hikmet ve bilinmeyen oluşturur. Bazıları bu sonuncu yöne doğru eğilir. Diğerleri ise üzerine gider. Onun önünde eğilmek diğer üç yönü gözden kaybetmek demektir. Ben bilinmeyene teslim olabilirim, ama bilinemeyene asla. Bu sonuncu yönün önünde eğilecek kişi ya bir azizdir ya da bir aptal. İkisiyle de işim yok. (Syf 27)
“Biz gezgin bir tarikatız,” dedi hitap ettiği rahip. “Rüzgârı izleriz. Yüreğimizin götürdüğü yere gideriz.”
“Paslı Topraklar ülkesine, üstelik yıldırım mevsiminde mi? Bu civara, tanık olursam eğer ruhuma ferahlık verecek bir vahiy mi inecek?”
“Evrenin kendisi bir vahiydir,” dedi rahip. “Her şey değişir, yine de her şey aynıdır. Gün geceyi izler... Her gün farklıdır, yine de hepsi gündür. Dünyanın büyük kısmı yanılsamadan ibarettir, yine de bu yanılsama, kutsal gerçeğin bir parçası olan düzene göre biçimlenir.” (Syf 33)
Hiçbir sözcük önemli değildir. İnsan gerçeği unutur ve sözcükleri anımsar. Ne kadar çok sözcük anımsıyorsa, arkadaşları onu o kadar zeki beller. Dünyadaki büyük değişimlere bakar, ama onları insanoğlunun hakikati ilk gördüğü zamanki gibi görmez. Adları dudaklarının ucuna dek gelir ve sözcükleri tattığında adlarını anımsamakla onları tanımış olduğunu sanarak gülümser. Daha önce hiç olmamış olan şey hâlâ olmaya devam etmektedir. (Syf 42)
Her ne kadar karanlık bir çağın içinde debelenip duruyor da olsa, bu dünyayı oldukça seviyorum. (Syf 79)
Tek başına yolculuk etmenin sakıncalarından biri de düştüğünde sana elini uzatacak kimsenin olmamasıdır. (Syf 107)
Ölüm tanrısı gülümsedi. “Hâlâ alabildiğin soluğunu boşa harcama,” diye uyardı onu. “Nefes, tanrıların en az takdir edilen armağanıdır. Hiç kimse kralın da dilencinin de, efendinin de köpeğin de soluduğu o güzel hava için şükrederek ilahiler okumaz. Ama ah, bir de onsuz kalınca! Her soluğunun tadını sanki son soluğunmuş gibi çıkar, Rild! Çünkü sıra ona gelmek üzere!” (Syf 121)
Yirmi yıldan daha çok yaşayan hangi adam adalet arar ki, savaşçı? Kendi adıma, ben merhameti çok daha çekici buluyorum. (Syf 128)
Benliği bir kasırgaya, dev bir okyanus dalgasına, şimşekli bir geceye dönüştü. Siddhartha muazzam bir çığla sürüklendiğini, ezildiğini, boğulduğunu ve gömüldüğünü hissetti. Duyduğu son şey boğazından yükselen kahkahaydı. Kendine gelinceye dek ne kadar süre geçtiğini bilmiyordu. Uyanışı bu kez çok yavaş olmuştu ve bilincine kavuştuğunda kendini iblislerin hizmetçi olarak yürüdükleri bir yerde buldu. Zihinsel bitkinliğinin son uyuşturucu bağları da çözüldüğünde çepeçevre tuhaflıklarla sarılmıştı. Tam bir curcuna sürüp gidiyordu. İblislerin cesetleri ayaklandırdığı ve kurbanlarını kovalatıp onlara saldırttığı zindanlarda partiler düzenleniyordu. Karanlık mucizeler gerçekleştirilmişti: Taht odasının mermer döşemesinden yükselen yamru yumru ağaçlardan oluşan koni gibi... İçinde insanların hiç uyanmadan ve kâbustan kâbusa geçerek uyudukları bir koni. Ama çevresinde daha farklı bir tuhaflık vardı bugün. Taraka artık memnun değildi.
Siddhartha'nın benliğini kendi varlığının içinde bir kez daha hissetmeye başladığında, “Buddha'nın laneti nedir?” diye sordu yine.
Siddhartha hemen yanıt vermedi.
İblis konuşmaya devam etti: “Yakın bir günde sana bedenini geri vereceğimi sanıyorum. Bu eğlenceden, bu saraydan usandım artık. Yorgun düştüm ve galiba Gökyüzü’yle savaşa tutuşacağımız gün de yaklaşıyor. Buna ne dersin, İblis Tutan? Sana sözüme sadık kalacağım, demiştim.”
Siddhartha ona yanıt vermedi.
“Hoşnutluğum gün geçtikçe azalıyor. Bunun nedenini biliyor musun, Siddhartha? Tuhaf duyguların niçin üzerime geldiğini, en güçlü anlarımı zayıflattığını, neşeyle dolmam, coşmam gereken yerde beni zayıflatıp yıldırdığını, bana söyleyebilir misin? Bu mudur Buddha'nın laneti?”
“Evet,” dedi Buddha. “Kaldır o zaman lanetini, İblis Tutan ki derhâl yola çıkayım. Bu etten pelerini sana geri vereceğim. Yükseklerin soğuk, temiz rüzgârlarını özledim! Salar mısın şimdi beni?”
“Artık çok geç, ey Rakasha şefi. Bunu üzerine kendin çektin.”
“Neyi? Beni bu kez nasıl bağladın?”
“Balkonda çekiştiğimiz sırada benimle nasıl alay ettiğini anımsıyor musun? Benim de senin gibi acı vermekten zevk aldığımı öne sürmüştün. Haklıydın, çünkü her insan yüreğinde hem karanlık hem de aydınlık olanı taşır. İnsanoğlu birçok parçanın bileşkesidir; senin bir zamanlar olduğun gibi saf, berrak bir ateş değildir. Zekâsı sık sık duygularıyla çatışır, istenci ihtiraslarıyla... Ülküleri çevresine ters düşer ve eğer onların peşi sıra giderse, eskiyi nasıl yitirmekte olduğunu yüreği sızlayarak görür. Ama onların peşi sıra gitmezse bu kez de yeni ve soylu bir düşü yüz üstü bırakmanın acısını duyar. Ne yaparsa yapsın, bir kazanç ve bir kayıp, bir kavuşma ve bir ayrılık hissedecektir. Gidenlerin ardından yas tutar ve yeni olandan korkar. Mantığı geleneğine ters düşer. Duyguları, diğer insanların ona zorladığı kısıtlamalara karşı çıkar. Bunların sürtüşmeleri sonucunda ise, senin insanoğlunun laneti dediğin ve hor gördüğün şey doğar: Vicdan!”
“Şunu bil ki, aynı bedende bir arada var olduğumuzda ve senin usullerini bir dereceye kadar ve her zaman isteksizce de olmayarak paylaştığımda, izlediğimiz tek yönlü bir yol değildi. Sen benim istencimi kendi keyfine göre saptırırken, senin istencin de, yaptığın kimi şeylere karşı duyduğum tiksintiye koşut olarak sapmıştı. Sen vicdan adı verilen şeyi öğrendin ve sonsuza dek onun gölgesi yediğin ete ve içtiğin içkiye vuracak. Hoşnutluğun işte bu nedenden bozuldu. İşte bu nedenden şimdi kaçmak geliyor içinden. Ama bunun sana bir faydası olmayacak. Nereye kaçarsan kaç, o da seni izleyecek. Soğuk, berrak rüzgârların diyarına seninle birlikte yükselecek. Nereye gidersen git, ensende olacak. Budur işte Buddha’nın laneti!”
Taraka elleriyle yüzünü kapadı.
“Ağlamak buymuş demek,” dedi bir süre geçtiğinde.
Siddhartha yanıt vermedi. (Syf 170-172)

Bu basit bir paylaşım doktrinidir. Biz Gökyüzü sakinlerinin bilgimizi, gücümüzü ve malımızı daha alt kademelerle paylaşmamızı önerir. Bu hayırseverliğin varacağı nokta onları da bizimkine denk bir var oluş düzeyine yükseltmek olacaktır. Kısacası, o zaman her insan tanrılaşacaktır. Bunun sonucu ise, tabii ki, ark tanrıların değil, sadece insanların var olmaları olacaktır. Sahip bulunduğumuz bilim ve sanat birikimimizi onlara vereceğiz ve böylece basit inançlarını ve her şeyin daha iyi olacağına dair besledikleri umudu yok edeceğiz... Çünkü inancı ve umudu yok etmenin en kolay yöntemi onları gerçekleştirmektir. Hak ettikleri zaman onlara bireysel olarak zaten veriyorsak, insanlığın bu tanrılık yükünü, İvmecilerin istediği şekilde, toplu olarak taşımalarına niçin izin verelim ki? (Syf 221)