Pierre Loti: Aziyade

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Pierre Loti ile devam ediyor

17 Eylül 2026 - 16:35

Deniz subayı, edebiyatçı ve gezgin Louis Marie-Julien Viaud ya da bilinen adıyla Pierre Loti, Fransa Rochefort’da doğdu. On yedi yaşında girdiği deniz harp okulu, ona Batı dışı dünyanın kapılarını açan bir anahtar oldu. Özellikle Osmanlı ve İstanbul’a gelişleri, Doğu kültürü olarak gördüğü dünyaya giderek daha çok kapılmasın yol açtı. Günlüğüne aldığı notlardan da yararlanarak giderek mensubu olduğu bu dünyayı egzotik bir tarzda kurmacalarına yansıttı. Şarkiyatçı söylemin tipik örneklerini sunan yazar, on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden itibaren şiddetlenen Osmanlı-Batı siyasal gerginliğinde, Osmanlı’yı ve Türkleri istikrarla savunan bir tutum aldı. Edebiyat dünyasında Türkiye ve İstanbul’la özdeşleşen bir isim olan Loti, Marcel Proust gibi romancıları da etkileyen bir estetik çizgi sergiledi. 1879’dan 1929’a dek Le Mariage de Loti (Loti’nin Evliliği, 1880), Fantôme d’Orient (Doğu’nun Hayaleti, 1892) Vers Ispahan (Isfahan’a Doğru, 1904), Turquie Agonisante (Can Çekişen Türkiye, 1913) gibi kurmacadan, geziye, gazetecilikten güncel siyasete kırk kadar kitabı yayımlandı.

Loti’nin İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan “Aziyade” romanından kısa bölümler paylaşıyoruz.

AZİYADE

.. Güzel bir mayıs günü, güzel bir güneş, berrak bir gökyüzü... Yabancı savaş gemilerinin filikaları geldiğinde cellatlar rıhtımdaki işlerini bitirmek üzereydiler. Darağacında sallanan altı mahkum kalabalığın karşısında korkunç çırpınışlarla can çekişiyordu... Pencereler, damlar tıka basa izleyicilerle doluydu; yakındaki bir balkanda Türk yetkililer bu olağan manzara karşısında gülümsemekteydiler. 

Padişahın hükümeti idamlar için eli sıkı davranmıştı: Darağaçları o kadar alçaktı ki, mahkumların çıplak ayakları yere değiyor, gerilmiş tırnaklan kumun üstünde gıcırdıyordu.

İdamlar bittikten sonra askerler çekilip gittiler, ama ölüler günbatımına kadar asılı kalıp halka teşhir edildi. Umursamadan gezinenlerin, topluca dolaşan sessiz genç kızların ortasında, Türkiye'nin güzel güneşi altında ayakta duran altı ceset akşama kadar ölümün itici yüzünü sergiledi.

Doğu krizinin başlangıcında Avrupa'da gürültü koparan konsolosların öldürülmesi olayına karşı Fransız ve Alman hükümetleri bir çeşit tarziye olarak suçluların topluca idamını birlikte istemişlerdi. 

Bütün Avrupa ulusları, Selanik Körfezi'ne görkemli zırhlılar göndermişlerdi. Gemilerini ilk gönderenlerden biri İngiltere'ydi, bizzat ben de majestelerinin korvetlerinden biriyle buraya gelmiştim.

Konsolosların öldürülmesinin üstünden kısa bir süre, idamların üstünden üç gün geçmişti; Makedonya kenti Selanik'te dolaşmamıza izin verdikleri ilk günlerden birinde, güzel bir ilkbahar günü, öğleden sonra saat dörde doğru dövüşen iki leyleğe bakmak için eski bir caminin kapalı kapısı önünde durmuştum.

Burası eski bir Müslüman mahallesiydi. Girintili çıkıntılı daracık sokaklar boyunca yıkık dökük evler uzanıp gidiyor, sokakları yarı yarıya şahnişinlerin çıkıntıları kaplıyordu (şahnişin bir çeşit gizem dolu gözetleme yeridir, kapalı ve kafesli, gelip geçenlerin görünmez küçük delikler ardından gizlice gözlendiği bir tür büyük balkondur). Arnavutkaldırımlarının irili ufaklı siyah taşları arasından otlar fışkırmıştı, damların üzerinden yeni yeşillenmiş dallar yükseliyordu; yer yer görünen gök mavi ve berraktı, mayıs ayının ılık havasını, hoş kokusunu insan her yerde solumaktaydı. 

Selanik halkı bize karşı hala hoşnutsuz, düşmanca bir tutum içindeydi; o nedenle üstlerimiz bizi yanımızda kılıçla ve tepeden tırnağa silahlı gezmeye zorunlu tutuyorlardı. (…)

Kendimi tamamıyla yalnız sandığımdan yakınındaki kalın demir parmaklıklar arkasında bir insan başının üst kısmını, üzerime dikilmiş iri yeşil gözleri fark edince garip bir duygu hissettim. 

Koyu renkli, hafifçe çatık kaşlar neredeyse birleşecek kadar birbirine yakındı; bu bakışta gözüpeklik ile saflığın bir karışımı vardı, bu bakış o kadar tazelik ve gençlik doluydu ki, insan çocuk bakışı diyebilirdi. 

Bu güzel gözlü kadın ayağa kalktı, kırmaları uzun ve sert Türk işi bir üstlükle (ferace) örtülü gövdesi beline kadar göründü. Yeşil, ipek ferace sim işlemeliydi. Başına özenle sarılmış beyaz tül yalnızca alnını ve iri gözlerini açıkta bırakmıştı. Gözbebekleri yemyeşildi, tıpkı eskiden Doğulu azanların göklere çıkardığı o deniz yeşili gibi. 

Bu genç kadın Aziyade'ydi.

Aziyade gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Karşısındaki Türk olsa kendini gizlerdi ama gavur, erkek sayılmazdı, olsa olsa insanın rahatça seyredebileceği ilginç bir nesne olurdu. Korkunç zırhlılarla ülkesine gözdağı vermeye gelen bu yabancılardan birinin, görünüşü kendisinde ne tiksinti ne de dehşet uyandıran çok genç bir delikanlı oluşuna şaşmış görünüyordu.

Rıhtıma döndüğümde yabancı filolara bağlı bütün filikalar gitmişti; beyaz tülün gizlediği eşsiz yüz henüz yabancım olsa da yeşil gözlerin tutsağı olmuştum hafiften; leyleklerin bulunduğu caminin önünden üç kere geçmiş, zamanın nasıl uçup gittiğinin farkına varmamıştım.

Bu genç kadınla aramda sanki alay edercesine yığılmış engeller vardı, onunla bir düşünce alışverişinde bulunmam, onunla konuşabilmem, ona yazabilmem olanaksızdı; akşam altıdan sonra gemiden ayrılmak yasaktı, başka zaman da yalnız silahlı çıkmaya izin veriyorlardı; sekiz güne kalmadan bir daha dönmemek üzere hareket etmemiz olasıydı ve hepsinin ötesinde haremlerdeki katı gözetim vardı. 

Rıhtımdan uzaklaşan son İngiliz filikalarına, batan güneşe baktım ve kararsızlık içinde Türk kahvelerinden birinin tentesi altında oturdum. (Syf 1-5)

1876 Mayıs'ının son günleri hayatımın en çalkantılı dönemlerinden biri oldu. 

Çektiğim acılar yüzünden uzun süre yıkılmış bir halde, gönlüm boş, cansız kaldım, ama bu durum geçiciydi, gençliğin gücüyle yeniden dirildim. Tek başıma hayata gözlerimi açıyordum; inancımın son kalıntıları yitip gitmişti, beni tutacak hiçbir şey yoktu artık.

 Bu yıkıntıların üstünde aşk gibi bir şeyler doğuyordu, duygular karmaşası şeklinde kendini açığa vuran bu dirilişte Doğu'nun büyüleyici etkisi vardı. (Syf 8)

o küçük bir Çerkes kızıydı, yaşıtı küçük bir kızla birlikte İstanbul'a gelmiş, bir esirci onu satın alıp yaşlı bir Türk'e satmıştı; yaşlı adam onu oğluyla evlendirmek için büyütmüştü, ancak oğlu da yaşlı adam da ölmüşlerdi. O sıralar on altı yaşındaymış ve olağanüstü güzelmiş; işte o zaman İstanbul'da bu şimdiki efendisinin dikkatini çekmiş ve adam da onu alıp Selanik'teki evine getirmişti. (Syf 13)

"Güzün, " demişti Aziyade, "benim efendim Abidin Efendi evini ve hanımlarını İstanbul'a taşıyacak, olur da o gelmezse, ben tek başıma senin için gelirim." 

Haydi bakalım, ver elini İstanbul; Aziyade'yi orda bekleyeceğim. Ama her şeye yeniden başlamak gerekiyor, yeni bir yaşam biçimine, yeni bir ülkede, yeni insanlarla üstelik bilmediğim bir süre için. (Syf 22)

İnanın aziz dostum, zaman ve ahlak değerlerine aldırmadan yaşamak en iyi iki ilaçtır. Gitgide kalp uyuşur ve artık acı çekmez. Bu gerçek yeni değil, eminim Alfred de Musset size bu gerçeği çok daha kolay kabul edeceğiniz bir dille ifade ederdi tabii, ama insanların kuşaktan kuşağa aktardığı eski özlü sözlerden sonsuza değin doğru kalacak biri de budur. Sizin düşlediğiniz saf aşk da dostluk gibi bir yapıntıdır.

(…)

Ne inandığım biri ne inandığım bir şey var, hiç kimseyi, hiçbir şeyi sevmiyorum, ne inancım ne de umudum var. Bu noktaya gelinceye kadar yirmi yedi yıl harcadım, eğer insanlar arasında ortalamadan daha aşağı düştüysem daha yukarıdan başladığım içindir. (Syf 32)

Üç saattir orda onu bekliyordum. 

Gün boyu hava güzel, pırıl pırıldı, Haliç'te gidiş geliş alışmadık bir hareketlilik içindeydi, günbatımında binlerce kayık Eyüp iskelesi'ne yanaşıyor, işleri dolayısıyla İstanbul'un kalabalık merkezlerine, Galata'ya ya da Kapalıçarşı'ya giden Türkleri oturdukları sakin semte geri getiriyordu.

Eyüp'te beni tanımaya başlamışlardı, görenler: “İyi akşamlar Arif, ne bekliyorsunuz burada böyle? “diyorlardı. 

Adımın Arif olamayacağını, Batı'dan gelme bir Hıristiyan olduğumu pekala biliyorlardı, ama bendeki Doğu özentsinin kimseye zararı yoktu, o yüzden herkes seçtiğim bu adla sesleniyordu bana.

Eyüp'e vardıkları zaman cami meydanı iyice tenhalaşmıştı, gece ayazdı. 

Tek kelime söylemeden elinden tuttum ve onu peşim sıra sürükleyerek eve koştum, zavallı Samuel'i dışarıda unuttum.

“Seviyorum seni Loti'm,” diyordu bana. 

Bu sözleri, bu alışıldık sözleri Aziyade'den önce de söyleyenler oldu bana, ama aşkın tatlı ezgisi kulaklarıma ilk kez Türkçe olarak çarpıyordu. Bu olağanüstü güzel ezgiyi unutmuş gitmiştim, genç bir kadının olanca saflığıyla alabildiğine bir esriklik içinde gönlünden kopup gelen bu ezgiyi bir daha duymam mümkün müydü acaba? Sanki daha önce hiç duymamış gibi, sanki bezginlik içindeki ruhumda yankılanan göksel bir ilahi gibi duymam mümkün müydü? (Syf 53)

Eyüp’ün ıssız bir köşesindeki evde geçirdiği ilk gecelerden birinde eski yapının merdivenlerinden gelen bir gürültüyle ikimiz de ürperdik. Kapımızın önünde bir cin tayfasının ya da ellerinde hançerler, yatağanlarla çürük basamakları yukarı çıkan başı sarıklı adamların seslerini işitir gibi olduk.
Birlikte olduğumuz zaman başımıza her şey gelebilirdi, korkudan titremekte haklıydık.
Ama gürültü yinelendi, daha belirgin, korkunçluktan biraz uzak ve yanlış anlamaya meydan vermeyecek kadar belliydi. “Sıçan,” dedi Aziyade gülerek tamamıyla rahatlamış bir hâlde…
Gerçekten bu harap ev sıçan doluydu ve geceleyin ölümcül meydan savaşlarına tutuşuyorlardı. “Çok sıçan var senin evde Loti’m,” diyordu sık sık.
O yüzden güzel bir akşam vakti bana yavru Kedi Bey'i hediye getirdi. Daha sonra kocaman, gösterişli bir kedi olan Kedi Bey o zaman ancak bir aylıktı, küçücük bir sarı yumak gibiydi, yemyeşil gözleri vardı ve çok oburdu. Onu bana bir akşam okula giden Türk çocuklarının kullandığı sırma işlemeli bir kadife zembil içinde sürpriz olsun diye getirmişti.
(…)
Kedi Bey bana hediye edildiği akşam ayrıca ipek bir peşkire sarılmıştı ve yolculuk sırasında korkusundan peşkirin içine her türlü münasebetsizliği yapmıştı. Ona altın pullarla bezeli bir tasma işleme zahmetine giren Aziyade öğrencisini böylesi berbat bir durumda görünce çok üzüldü. Hayvanın yüzü öyle tuhaf bir halde ve Aziyade öyle bir düş kırıklığı içindeydi ki, Ahmet ile ben peşkirin açılıp kedinin çıkarılışı karşısında delice bir kahkaha nöbetine tutulduk. Kedi Bey’in bu şekilde takdimi hayatımın sonuna kadar unutamayacağım bir hatıra olarak kaldı. (Sy 119-121)

 

ARŞİV