Paul Valéry: Sabit Fikir

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Paul Valéry ile devam ediyor

04 Eylül 2026 - 09:00

Paul Valéry  (30 Ekim 1871- 20 Temmuz 1945)

30 Ekim 1871’de Fransa’nın Sète kentinde doğdu. Erken yaşta denize ilgi duyan Valéry, bir dönem Denizcilik Okulu’na girmeyi düşündü; daha sonra Montpellier’de hukuk öğrenimi gördü. Şiire ilgisi özellikle Victor Hugo, Paul Verlaine ve Charles Baudelaire okumalarıyla gelişti.

1894’te Paris’e yerleşerek edebiyata ve düşünsel çalışmalarına yoğunlaştı. Pierre Louÿs’le olan dostluğu sayesinde André Gide ile tanıştı. 1900 yılında Jeannie Gobillard ile evlendi. 1912’de, yirmi yıllık bir suskunluk döneminden sonra, Gide’in ısrarı üzerine yeniden şiire başladı. Valéry’nin önemli eserleri arasında Monsieur Teste (1896), La Jeune Parque (1917) ve Variété (Çeşitlemeler) adlı deneme kitaplarını yazdı. L’Idée fixe (Sabit Fikir ya da Deniz Kıyısında İki Adam) da düşünce, bilinç ve zihinsel süreçleri irdelediği eserlerinden biridir.

1927’de Fransız Akademisi’ne seçildi. 1937’de Collège de France’da şiir ve poetika alanında ders vermeye başladı.

En büyük şiiri La Jeune Parque (Genç Kader) olarak kabul edilir. Edebi konular üzerine çok sayıda deneme ve makale yazdı ve bilimsel keşiflere ve siyasi sorunlara büyük ilgi gösterdi. Eserlerinde zihnin nasıl çalıştığı, bir düşüncenin insanı nasıl etkilediği ve düşünce ile beden arasındaki ilişki önemli yer tutar. Bu yönüyle özellikle 20. yüzyıl Fransız düşünce ve edebiyatının önemli isimlerinden biri kabul edilir.

Valéry’nin Yapı Kredi Yayınları tarafından yayımlanan Sabit Fikir isimli kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz. 

SABİT FİKİR 

Büyük acıların pençesindeydim; çok etkin ve çok şiddetli kimi düşünceler zihnimden ve dünyamdan geriye kalan her şeyi perişan ediyordu. Hiçbir şeyle oyalanamıyor, sonunda kendimi daha da kaybederek acıma geri dönüyordum. Buna, kendimi zihinsel, yani unutulmaya mahkûm şeyler tarafından yenilmiş hissetmenin keder ve utancı da ekleniyordu. Belirli bir nedeni olan bir düşüncenin verdiği acı, doğası gereği, aynı düşünceyi sürdürür, oradan çoğalır, sürer durur, güçlenir. Dahası: bir anlamda kendini mükemmelleştirir, hep daha yüce, daha becerikli, daha güçlü, daha yaratıcı, daha tartışılmaz olur. İnsana işkence eden bir düşünce düşüncenin koşullarından sıyrılır; bir başkası olur, bir asalağa dönüşür.

Ruhumu yeniden dengelemeye ve neticede düşünceleri salt düşünceler durumuna indirgemeye çalışmam boşunaydı, bunlar sadece bir anlık çabaydı, ardından daha derin acılar geliyordu. Ne hüznüm, ne öfkem, ne göğsümün üzerindeki bu kocaman yük ne de bu müteessir kalp birkaç imgeden kaynaklanan zorunlu sonuçlardı, bunu görmem bir işe yaramıyordu. Kendi kendime, bir başkası bunları bende görse hiç etkilenmezdi diyordum... Yine kendi kendime üç yıl sonra artık bu hayaletlerin gücü kalmayacak diyordum. Ve zamanın belki de ancak üç yılda yapabileceği şeyi zihnimle yapmak için, içimde delice bir arzu oluyordu. Ama zaman nasıl üretilir?

Ve —bize hoş göründüğünde sevdiğimiz ve geliştirdiğimiz— absürd nasıl ortadan kaldırılır?

Beni büyük tedavi yöntemlerinden uzak tutan neydi bilmiyorum... Kendimi en küçükleri olan çalışma ve hareket ile sınırladım. Zihnime ve bedenime bir zorba gibi sert ve tutarsız davranıyordum. Zor alıştırmalar yaptırıyordum onlara: bu da, insanlığın araştırmalarıyla, soyutlamalarıyla yaptığı şeyi, yani görmeyecek kadar derinlere inmeyi daha küçük boyutta yapmam demekti. Ama kendi yarattığım bu sorunlardan çarçabuk bıkıyordum.

Bu sorunlardan çarçabuk bıkıyordum. Onların dolaylı konusu asıl konuyu birden mahvediyordu. Hüzün ve kaygı konusundaki iştahımı yatıştıramıyordum: yerlerine başka şey konmuyordu.

Neredeyse tüm gün başıboş dolaşmaya, Kenti ve Limanı arşınlamaya başladım. Ama basit ve tekdüze bir yürüyüş düşünen şeyi uyarmaktan başka bir şey yapmaz: Düşünen şey yürüyüşü hızlandırır, yavaşlatır: Ondan rahatsız olmaz. Uygun adımlar yasası bütün çılgınlıklara teslim olur ve tanrılarımızı da şeytanlarımızı da içinde barındırır. Eskiden, hayırlı icat hareketini ve şarkıyla, kutsal doğum sayesinde şevkle yüceltilen bir bedenin coşkusunu görmüştüm. Şimdi düşüncelerimden kaçıyordum. Küskünlükten, öfkeden, şefkatten ve çaresizlikten ölmek için ne varsa her şeyi oraya buraya taşıyordum. Ellerim hayal kuruyordu; alıp büküyorlar; benden habersiz şekil ve edimler yaratıyorlardı; ve ben onları kasılmış ve ölümcül vaziyette yeniden buluyordum. Ve her an, olduğumdan başka yerdeydim ve her şeyde sızlanmak için gerekli bir şey görüyordum.

Cisimleşmiş zehirli bir düşünceden daha yaratıcı ne olabilir? Ve o düşüncenin iğnesi yaşamı, yaşamın dışındaki yaşama doğru iter. Umudun ve umutsuzluğun bitip tükenmeyen bütün sahnelerini ve öykülerini, giderek artan ve her gerçekliğin bitimli kesinliğini çok aşan bir kesinlikle durmadan düzeltip değiştirir, yeniden canlandırır.

Yürüdükçe yürüyordum; ve kızgın ruhumun bu öfkesinin, zihnimin derinliklerinde varoluşumdan koparılamaz bir yangıyı sürdüren o gaddar böceği kaygılandırmadığını iyice hissediyordum. İğnesinin yakıcı ucu görünen şeylerin her türlü değerini ortadan kaldırıyordu. Ne güneş ne de parlayan toprak gözümü kamaştırıyordu. Nesneler kaygılarımla çelişiyor, onları tahrik ediyordu ve yoldan geçenleri yol üzerindeki gölgelerinden daha az algılıyordum. Sadece göğe ve yere bakabiliyordum.

Denize çıkıyordu bu yol. Yeşil yaprakların üstünde bir deniz fenerinin ışığı parıldıyordu.

Kara melteminin hafif hafif salladığı güzel ağaçların esnek ve yaldızlı kümelerinin ötesinde, yumuşacık renkte, upuzun ve pak bir çeper, gözlerimin hizasında, çıplak ve gergin göründü, ve yüreğimdeki biri deli ve aptal yerine koydu beni.

O anda gücü ve gücün kibrini hissettim, sükûnetin bu ihtişamının keyfini çıkarmamı ve ânı yaşamamı engelliyordu bu. Biraz durdum; sanki... görüntüler ile düşlemler arasında —hakiki ile canlı arasında— gibiydim.

O zaman aklıma şu geldi: Hayali hastalıkların kısırdöngüsünü ve onların nöbet sırasını kırmak iyidir. Çok sayıda konjonktürün yaratmış olduğu ve kaynağı hayali olan bir iç daralması, güçlü ve basit herhangi bir içgüdü aracılığıyla tedavi edilmeliydi.

Bu nedenle, çok çeşitli biçimlerde ve her büyüklükte yuvarlanmış kayalardan oluşmuş sahile doğru öfkeyle inip, onların kırılma biçimlerinin ve tuhaf dengelerinin mükemmel düzensizliği içinde ilerleme gibi çok zor bir işe zorladım kendimi. Bu, insan bedeni denen tuhaf makineyi her an yepyeni ve tikel bir eylem üretmeye zorlamak demekti; bu eylem ondan öngörme ve uyum sağlama yollarını ve en farklı güçlerini bütünüyle hazır bulundurmasını istiyordu.

Ben zıplamaya, tırmanmaya ve bütünüyle sivri ve çıkıntılı engellerle dolu, hiç öngörülemeyen küçük uçurumlarla kesilmiş, çok düzensiz bir arazinin bütün güçlüklerine karşı mücadeleye başlarken, bir yandan kendimi içimdeki kara noktayı kollarken buluyordum; en ufak bir ara versem, oradan, içimdeki çırpınmaların, dayanılmaz varsayım ve tepkilerin bunalımı yeniden kendini gösterecekti. Absürd beni gözetliyordu. Kayaların içinde en tehlikeli yolu arıyordum. Sanki kötülük oralarda izimi yitirebilirmiş gibi! Akıl, dikkat, burada doğal üstünlüklerini ele geçiriyorlardı. Yaralanmamak için yanlış yapmadan, zaman kaybetmeden davranmak zorundaydım, bu sağlığım için önemliydi.

Bu kaya kaosunda, birbirine benzeyen ya da düşüncesi iki kez işime yarayacak hiçbir adım, hiçbir çaba terkibi yoktu.

Deniz gözümün önünde kâh kayboluyor, kâh görünüyordu. Onun mutlu bir şekilde, son derece yavaşça kıyıya vurduğunu, sonra toparlanıp yeniden vurduğunu ve sonsuz bir zamanı üretip durduğunu işitiyordum.

Denize yaklaşınca kayaların dibinde liman boyuncaki yapıları koruyan küp şeklindeki beton blok yığınlarıyla karşılaştım. Birinden diğerine atlayarak ilerlemeye başladım. İşte böylece, bu muazzam zarların ikisinin arasında, birden bir adam fark ettim.

Bir olta, adamdan başlayarak suyun içine kadar uzanıyordu. Vücudunun gölgesinin kapladığı bir sepet, küçük bir resim takımı vardı yanında.

Kendimi insanlık dışı bir durumda hissediyordum. Kendinden kaçan ve kendinden uzaklaşarak kendini tüketen biri için her insan iğrençtir, zira ötekiler bize muhakkak kendimizi düşündürürler.

Lanet okudum o adama. Daha ben kayalıklarıma gerisin geri tırmanamadan bana doğru dönmüştü, tebessüm etti. Onu tanıdım, dostlarımdan birinin evinde sıkça karşılaştığım bir doktordu.

O da beni tanıdı, o karşılaşmalardan ve hem benim hem de başkalarının çeşitli konuşmalarından bildiği kadarıyla tabii.

(…)

Zihnimde çabucak çoğalmaya ve çeşitlenmeye meyletmeyen hiçbir şey yok, bunu çok iyi hissediyorum. İsteyeyim ya da istemeyeyim, her an bir düşünce, bir görüş, bir çağrışım bana musallat oluyor -bir tür zihin dikeni oluyor.

(…)

Bir fikir sabit olamaz. Sabit olmak fikir olmayan şey için geçerlidir. Fikir bir değişimdir -ya da daha çok bir değişim biçimidir- ve hatta değişimin en kesintili biçimidir. Bir fikre azıcık sabitlemeye çalışın... Kronometre tutayım... Ama yararsız! Fikir bir araçtır ya da varlığın neredeyse tümünü etkileyen bir dönüşümün işaretidir. Ama zihinde hiçbir şey uzun sürmez. Orada istediğiniz bir şeyi durdurma konusunda sizinle iddiaya girerim. Orada her şey geçişkendir... Ama hemen hemen her şeyi yenilenebilir orada.

(…)

Ruhsal yaşamın gelişimini bir banda kaydedebilseydik mükemmel bir düzensizlik, bir tutarsızlık sergilediğini görürdük.

(…)

Hem çocuklar hem hayvanlar yararsız bir şey yapmazlar. Güçleri buna yetmez. ... Yararsız olarak adlandırdığım şey onun acil ihtiyaç olarak hissetmediği edim ya da şeydir. Eğer bunu kabul ederseniz çocuğun herhangi bir oyuna aşırı dikkat sarf edebilmesini ve kendisinden ders çalışması istendiğinde en ufak çaba göstermekten kaçınmasını hemen anlayabilirsiniz. Okumayı öğrenmeye hiç ihtiyaç duymaz. Onun en acil ihtiyacı bedeninin bütün hareketleri ile bütün güçleriyle etrafındaki eşyalarla tanıştırmaktır. Gelişme halindedir. Büyümek için güç harcaması gerekir.

 


ARŞİV