Mark Twain: Mankafa Wilson

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Mark Twain ile devam ediyor.

06 Şubat 2026 - 10:19

MARK TWAIN (30 Kasım 1835- 21 Nisan 1910)

30 Kasım 1835'te ABD'nin Missouri eyaletinde doğdu. Asıl adı Samuel Langhorne Clemens'tir. On bir yaşındayken babası zatürreden ölünce okuldan ayrılıp bir matbaada dizgici olarak çalışmaya başladı. On sekiz yaşında dünyayı keşfetme arzusuyla ABD'nin çeşitli eyaletlerine seyahat etti. Mississippi'de buharlı gemilerde çalıştı, yirmi dört yaşındayken kaptanlık ehliyeti aldı. Mississippi gemilerinde “iki kulaç derinlik” anlamına gelen Mark Twain takma adını ilk kez 1863'te mizahi bir gezi yazısında kullandı. New York Saturday Press'te yayımlanan “Calaveras İlçesinin Ünlü Sıçrayan Kurbağası” adlı öyküyle edebiyat alanında çıkış yaptı. İlk romanı olan “Tom Sawyer'in Maceraları” 1876 yılında yayımlandı. 1885 yılında yayınlanan “Huckleberry Finn'in Maceraları” adlı eseri Amerika tarihinin ilk büyük edebi eseri olarak kabul edilmektedir. 1894'te yayımlanan trajikomik romanı Mankafa Wilson (1894) ise Twain'in ustalık eseri sayılmaktadır. Mizahçı, yazar, yayıncı, girişimci, hatip, politik hicivci olarak tanınan Twain yaşlılık yıllarında sömürgeciliği, ırk düşmanlığını, kazanç hırsını, dinsel ikiyüzlülüğü sert bir dille eleştirdi. 1906'da yazmaya başladığı biyografisini tamamlayamadan geçirdiği kalp rahatsızlığı sonucu 21 Nisan 1910 günü Connecticut'ta hayatını kaybetti.

Yazarın Koridor Yayıncılık tarafından yayımlanan Mankafa Wilson isimli kitabından bölümler paylaşıyoruz.

MANKAFA WİLSON

Bu hikâyenin geçtiği yer Mississippi'nin Missouri tarafında kalan ve St. Louis'ten aşağı vapurla yarım gün mesafede bulunan Dawson İskelesi kasabasıdır.

1830'da burası bir iki katlı mütevazı ahşap konutlardan oluşan sevimli bir yerdi. Evlerin badanalı dış duvarları iç içe geçmiş sarmaşık gülleri, hanımelleri, kahkaha çiçeklerinden görünmezdi neredeyse. Bu şirin evlerin her birinin önünde bulunan beyaz çitli bahçeler gülhatmi, kadife çiçeği, kına çiçeği, hanımsallandı ve başka eski moda çiçeklerle dolup taşardı; ayrıca evlerin pencere pervazlarına konmuş sandıklardan ipek çiçeği fışkırır, pişmiş topraktan saksılarda yetiştirilen cins sardunyaların kıpkırmızı çiçekleri güllerle bezeli ev cephesine hâkim pembelikte bir yangını andırırdı. Denizlikteki sandıklar ve saksıların dış tarafında bir kedilik yer varsa kedi güneşli havalarda oraya boylu boyunca uzanır, tüylü göbeğini güneşe açıp bir patisini burnunun üstüne kıvırarak mutlu mesut uykuya dalardı. O zaman ev tamam olurdu, şehadetinden sual olunamayacak bu simgeyle memnuniyeti ve huzuru dünyanın gözleri önüne serilirdi. Kedisiz bir ev, yani iyi bakılan, okşanan, gereğince hürmet edilen bir kedinin olmadığı ev de kusursuz bir yuva olabilir belki ama ev mi denir ona?

Sokakların her iki yanında taşlı kaldırımların dış kenarında boylu boyunca akasya ağaçları diziliydi. Ahşap çerçevelerle gövdesi korunan bu ağaçlar yazları tatlı tatlı gölge yapar, bahar gelip de salkım salkım tomurcuklar açtığında ise hoş kokular saçardı. Çarşı nehrin bir paralelinde bulunan ana caddeden ibaretti. Altı sokakla kesişen bu caddenin her bloğunda üçer katlı, tuğla duvarlı iki üç mağaza, aralarına sıkışmış küçük ahşap dükkân kümelerine tepeden bakardı. Cadde boyu rüzgârda sallanan tabelalar gıcırdar dururdu. Beyaz üstüne renkli şerit çekilmiş direk, vaktiyle Venedik'in saraylar arasından geçen kanallarında mağrur ve kadim asaleti simgelese de Dawson İskelesi'nin ana caddesinde mütevazı bir berberin işaretiydi sadece.

(…)

Dawson İskelesi köleliğin yasal olduğu bir kasabaydı, kıyıdan içeride köle gücüyle işletilen zengin tahıl tarlaları ve domuz çiftlikleri vardı. Uyuşuk, rahat ve kendinden hoşnut bir yerdi. Elli yıl önce kurulmuştu, yavaş büyüyordu, hatta çok yavaş büyüyordu ama yine de büyüyordu işte.

Kasabanın en önemli kişisi kırk yaşlarındaki yargıç York Leicester Driscoll'du. Virginia'nın köklü ailelerindendi, atalarıyla çok gurur duyar, gerek konukseverliği gerekse resmi ve azametli tavırlarıyla onların geleneklerini sürdürürdü. Kibar, adil ve cömertti. Beyefendi olmak -lekesiz ve kusursuz bir beyefendi olmak- dışında bir dine inanmaz, inancından da asla şaşmazdı. Tüm kasabanın saygı duyduğu, değer verdiği, sevdiği bir adamdı. Hali vakti yerindeydi, yavaş yavaş da küpünü doldurmaya devam ediyordu.

(…)

Yargıcın beş yaş küçük kardeşi Percy Northumberland Driscoll evliydi ve ocağının başına çocuklarını oturtabilmişti ama hepsi yeter derecede kızamık, kuşpalazı, kızıl saldırısına uğramış ve bu vakalar doktora nuh nebiden kalma etkili yöntemlerini uygulama fırsatı vermişti; bu yüzden beşikler boştu. Varlıklı adamdı, vurgunculuk işlerine de kafası basıyordu ve serveti gün geçtikçe artıyordu. 1830 Şubatı'nın ilk günü evinde iki erkek bebek doğdu; biri onundu, biri de Roxana adındaki köle kızın. Roxana yirmi yaşındaydı. Aynı gün ayağa kalkıp dolaşmaya başladı, işi başından aşkındı çünkü iki bebeğe de o bakıyordu.

Bayan Percy Driscoll o hafta öldü. Roxy çocukların başında kaldı. Genç kadın kendi tarzında çocuklarla ilgilenirken Bay Driscoll da vurgunculuk işlerine dalıp onu kendi haline bıraktı.

Aynı Şubat ayında Dawson İskelesi yeni bir yurttaş kazandı. İskoç bir aileden gelen genç Bay David Wilson'dı bu yurttaş. New York Eyaleti'nin içlerindeki doğum yerinden bu uzak diyara kısmetini aramaya gelmişti. Yirmi beş yaşında, üniversite mezunuydu ve birkaç yıl önce Doğu'nun hukuk okullarından birinde yüksek eğitimini de tamamlamıştı.

Yakışıklı denemeyecek, çilli, kumral bir delikanlıydı; zekâ fışkıran mavi gözlerinde dürüstlük ve samimiyetin yanı sıra tatlı, gizli bir Işıltı vardı. O talihsiz sözleri söylemese Dawson İskelesi'nde başarıli bir meslek hayatına derhal başlayacağına şüphe yoktu. Kasabada geçirdiği ilk gün yaptığı ölümcül hata kısmetini kapattı. Bir grup kasaba sakiniyle henüz tanışmışken göz önünde olmayan bir köpek havlamaya, hırlamaya, ulumaya, herkesin ağzının tadını fena halde kaçırmaya başlayınca genç Wilson adeta sesli düşünerek şöyle dedi: "Keşke şu köpeğin yarısı benim olsaydı."

“Neden?” diye sordu biri.

“Bana ait olan yarıyı öldürürdüm de ondan.”

Gruptakiler merakla, hatta kaygıyla yüzüne baktılar ama orada hiçbir ışık, okunabilecek hiçbir ifade göremediler. Bunun üzerine tekinsiz bir şeyden kaçar gibi ondan uzaklaşıp kendi aralarında konuyu tartıştılar. Biri şöyle dedi:

“Biraz aptal galiba?”

“Galiba mı?” dedi bir başkası.  “Düpedüz aptal desene şuna.”

(…)

Bay Wilson için seçim yapılmıştı. Olay bütün kasabada anlatıldı ve herkes ciddiyetle bunu tartıştı. Bir hafta içinde ilk adını kaybetti, yerini Mankafa aldı. Zamanla kendini sevdirdi, hem de çok sevdirdi ama o zamana kadar lakabı üzerine yapışmıştı ve öyle kaldı. O ilk günün hükmü onu bir aptal yaptı ve bu yeni lakabın unutulup rafa kalkmasını önledi, lakabı birazcık değiştirmek bile mümkün olmadı. Çok geçmeden lakabının taşıdığı kaba ya da düşmanca hisler kayboldu ama lakap değişmedi ve yirmi uzun yıl boyunca yerini korumaya devam etti.

Mankafa Wilson geldiğinde birazcık parası vardı, kasabanın en batı ucunda küçük bir ev satın aldı. Onun evi ile Yargıç Driscoll'ın evi arasında sadece bir çimenlik vardı ve tam ortadan geçen tahta bir çit iki mülkü birbirinden ayırıyordu. Kasabada küçük bir büro kiralayıp şöyle bir teneke tabela astı:

DAVID WILSON

AVUKATLIK, DAVA VEKALETİ ETÜT, DEVİR İŞLEMLERİ

Fakat ölümcül hatası yüzünden hiç değilse hukuk alanında şansı yoktu. Hiç müşteri gelmedi. Bir süre sonra tabelayı indirdi, hukukla ilgili kısımları söküp geri kalanını kendi evinin dış duvarına astı. Artık kadastro ve muhasebeden ibaret mütevazı yeteneklerini sunuyordu sadece.

(…)

Bol bol boş zamanı vardı ama asla sıkılmıyordu çünkü fikirler evreninde doğan her yeni şeyle ilgileniyor, üzerinde çalışıyor, evinde deneyler yapıyordu. Merak sardığı şeyler içinde en sevdiği el falıydı. Diğerine ise isim vermemiş, amacının ne olduğunu hiç kimseye açıklamamış, sadece eğlence için yaptığını söylemişti. Aslına bakılırsa bunların mankafalılık ününe ün kattığını fark etmişti ve bu yüzden neye merak sardığını anlatma hevesi gittikçe azalmış, temkinliliği artmıştı. Merak sardığı ama adını koymadığı şey insanların parmak izleriyle ilgiliydi. Ceketinin cebinde yassı bir kutu taşıyordu. Bu kutunun içinde yuvalar, yuvaların içinde de on beş santim uzunluğunda ve dokuz santim genişliğinde camlar vardı. Her camın alt kenarına bir beyaz kâğıt şeridi yapıştırmıştı. İnsanlardan ellerini saçlarında dolaştırmalarını (böylece parmaklarının üstünü ince bir doğal yağ tabakasıyla kaplamalarını), sonra da camın üzerine başparmaklarını basmalarını, ardından da bütün parmak izlerini camın üzerine bırakmalarını istiyordu. (Syf 13-22)

Dünyanın ahvali budur işte; düşman insana ancak kısmen zarar verebilir, ama işi tamamen kusursuzlaştırmak için iyi niyetli, akılsız bir dosta gerek duyulur (Syf 52)

Alışkanlık alışkanlıktır, hiç kimse alışkanlığını pencereden fırlatıp atamaz, ancak merdivenlerden her seferinde tek bir basamak inmesi için kandırabilir.(Syf 55)

Kedi ile yalan arasındaki en çarpıcı farklardan biri kedinin sadece dokuz canının olmasıdır. (Syf 61)

Bir yazarı sevindirmenin üç şaşmaz yolu vardır ve bu üç yolun her biri iltifat ölçeğinde bir basamak yukarıdadır: bir, ona kitaplarından birini okuduğunuzu söylemek; iki, bütün kitaplarını okuduğunuzu söylemek; üç, çıkacak kitabının taslağını okumanıza izin vermesini istemek. Bir Numara saygısını kazanmanızı sağlar; iki Numara hayranlığını kazanmanızı sağlar; üç Numara gönlünde taht kurmanızı. (Syf 89)

Etiketler; Mark Twain

ARŞİV