Mario Vargas Llosa: Neden Edebiyat?

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Mario Vargas Llosa ile devam ediyor

30 Ekim 2026 - 10:11

MARİO VARGAS LLOSA (28 MART 1936- 13 NİSAN 2025)

Çağdaş dünya edebiyatının en etkili romancılarından, denemecilerinden ve düşünürlerinden biri olarak kabul edilen Mario Vargas Llosa, 1936 yılında Peru'nun Arequipa kentinde doğdu. Çocukluğunu Peru ile Bolivya arasında geçirdi; gençlik yıllarında yaşadığı askeri okul deneyimi, iktidar, şiddet ve bireyin özgürlüğü üzerine kurduğu roman evreninin belirleyici kaynaklarından biri oldu. Hukuk ve edebiyat eğitimi aldı; daha sonra Madrid ve Paris'te yaşadı. Gazetecilikten akademisyenliğe uzanan çok yönlü yaşamı boyunca edebiyatı, insanın özgürlüğünü savunmanın en güçlü araçlarından biri olarak gördü. Kent ve Köpekler, Yeşil Ev, Katedral'de Sohbet, Julia Teyze, Dünya Sonu Savaşı, Teke Şenliği, ve Cennet Başka Yerde gibi romanlarında otorite, diktatörlük, tutku, tarih, hafıza ve bireysel direniş temalarını benzersiz anlatı teknikleriyle işledi. Romanlarının yanı sıra tiyatro oyunları, denemeler, edebiyat eleştirileri ve siyasal yazılar da kaleme alan Mario Vargas Llosa, kamusal tartışmalara aktif biçimde katılan bir entelektüeldi. 1990 yılında Peru devlet başkanlığına aday oldu; seçimleri kaybetmesine rağmen siyasal düşünce üzerine üretmeyi hiç bırakmadı. Edebiyatın özgür toplumların vazgeçilmez dayanaklarından biri olduğuna dair inancını yaşamı boyunca kararlılıkla savundu. 2010 yılında, "iktidar yapılarının haritasını çıkaran ve bireyin direnişini, başkaldırısını ve yenilgisini çarpıcı bir güçle betimleyen eserleri" nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü'ne layık görüldü. Cervantes, Prens Asturias ve PEN/Nabokov gibi birçok prestijli ödülün de sahibi olan Llosa, 13 Nisan 2025'te hayatını kaybetti.

Yazarın Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanan Edebiyat ve Özgürlük isimli kitabında yer alan “Neden Edebiyat?” yazısından bölümler paylaşıyoruz

Neden Edebiyat?

Kitap fuarlarında ya da kitabevlerinde sık sık başıma gelmiştir: Efendiden bir adam yanıma yaklaşıp imza ister. Ya karısı içindir, ya kızı, ya da annesi. “Kitap okumayı çok sever,” der, “edebiyata bayılır.” Ben de hemen sorarım: “Ya siz? Siz kitap okumaktan hoşlanmaz mısınız?” Yanıt çoğu zaman aynıdır: “Hoşlanmaz olur muyum, ama başımı kaşıyacak vaktim yok,” Bu açıklamayı kimbilir kaç kez işitmişimdir. Böyle binlercesinin yapacak o kadar çok önemli işi, hayatta o kadar çok yükümlülük ve sorumluluğu vardır ki değerli vakitlerini saatlerce roman ya da şiir okuyarak harcayamazlar. Bu yaygın anlayışa göre, edebiyat her zaman onsuz edilebilir bir şeydir; edebiyatın, duyarlığımızı ve görgümüzü artıran yüce ve yararlı bir uğraş olduğundan kuşku yoktur, ama ancak boş vakti olan insanların göze alabileceği bir eğlence, takıp takıştırabileceği bir süstür bu. Spor yapmak, sinemaya gitmek, briç ya da satranç oynamak gibi bir şeydir; hayat kavgasının vazgeçilmez görev ve ödevlerine “öncelik tanımak” gerektiğinde, edebiyat hiç duraksamasız gözden çıkarılabilir.

Öyle görünüyor ki, edebiyat giderek daha çok bir kadın işi olmuştur. Kitabevlerinde, yazarların verdiği konferanslar ya da okuma günlerinde, dahası üniversitelerin beşeri bilimlere ayrılmış bölümlerinde, kadınların sayısı erkeklerden çok daha fazladır. Bu olgu genellikle şöyle açıklanıyor: Orta sınıftan kadınlar, erkekler kadar çalışmadıkları için daha çok kitap okuyorlar: Ayrıca, kadınların çoğu, düşlemlere ve düşlere zaman ayırmayı, erkeklerden daha kolay haklı görebilir. Kadınlarla erkekleri katı sınıflamalara ayıran, kadının ve erkeğin birbirinden farklı erdem ve kusurları olduğu görüşünden yola çıkan açıklamalardan hiçbir zaman hoşlanmamışımdır; ne var ki, edebiyat okurlarının sayısının her geçen gün azaldığı ve kalan okurlar arasında da kadınların ağır bastığı açıktır.

Bu, her yerde böyle. Sözgelimi, İspanya Yazarlar Birliği'nin İspanya'da kısa bir süre önce yaptığı bir araştırma, ülke nüfusunun yarısının bugüne kadar tek bir kitap okumamış olduğunu ortaya koydu. Araştırma, ayrıca, kitap okuyan azınlık içinde, kitap okuduğunu söyleyen kadınların sayısının erkeklerden yüzde 6,2 daha fazla olduğunu gösterdi; üstelik, bu fark gittikçe açılacak gibi görünüyor. Bu kadınlar için seviniyorum ama bu erkeklere ve kitap okuyabilecekken okumamaya karar vermiş olan milyonlarca insana acıyorum.

Onlara acımamın nedeni, yalnızca kaçırdıkları keyfin ayırdında olmamaları değil; aynı zamanda, edebiyatsız bir toplumun ya da edebiyatın -gizli bir günah gibi - toplumsal ve özel hayatın varoşlarına sürüldüğü ve bağnaz bir tarikata benzer bir şeye dönüştürüldüğü bir toplumun, ruhsal bakımdan yabanıllaşmaya, dahası özgürlüğünü tehlikeye düşürmeye yazgılı bir toplum olduğuna inanmam.

(…)

Tüm uluslardan insanlar temelde eşittir, onların arasına ayırımcılık, korku ve sömürü tohumlarını eken yalnızca adaletsizliktir: İnsanları, önyargının, ırkçılığın, dinsel ya da siyasal bağnazlığın ve kendi dışındaki her şeyi dışlayan milliyetçiliğin aptallıklarına karşı, tüm büyük edebiyat yapıtlarında karşımıza çıkan bu hakikatten daha iyi hiçbir şey koruyamaz.

Etnik ve kültürel farklılıklarda insanlık mirasının zenginliğini görmeyi ve bu farklılıkları insanlığın çok yönlü yaratıcılığının belirtisi olarak değerlendirmeyi edebiyattan daha iyi hiçbir şey öğretemez. İyi edebiyat yapıtlarını okurken, hiç kuşkusuz, büyük bir keyif alırız; ama aynı zamanda, insan bütünlüğümüz ve insanca kusurlarımız içinde, yaptığımız işler, düşlerimiz ve karabasanlarımızla, bir başımıza ve bizi başkalarına bağlayan ilişkiler içinde, toplumdaki imgemizde ve bilincimizin gizli kovuklarında ne olduğumuzu ve nasıl olduğumuzu öğreniriz.

Isaiah Berlin'in deyişiyle, bu çelişkili doğruların karmaşık toplamı, insanlık durumunun özünü oluşturur. Günümüz dünyasında, insana ilişkin bu bütünlüklü ve canlı bilgi, ancak edebiyatta bulunabilir. Beşeri bilimlerin öteki dalları -felsefe, tarih ve toplumsal bilimler bile bu bütünleyici görüş açıklığını, bu evrenselleştirici söylemi sağlayamamıştır. Beşeri bilimler de, düşünceleri ve söz dağacıkrları sıradan insanların çok uzağına düşen parçalanmış ve teknik bölümlerde gittikçe daha kopuk bir niteliğe bürünerek bilginin kanserli bölüm ve alt bölümlerine gömülmüştür. Bazı eleştirmen ve kuramcılara kalsa edebiyatı bile bilime dönüştürürler. Ama bu hiçbir zaman olmayacak; çünkü edebiyat, varlığını, yaşantının yalnızca tek bir alanını araştırmaya borçlu değildir. Parçalanıp bölümlere ayrıldığında ya da kalıplaşmış ana çizgilere ve basmakalıp açıklamalara indirgendiğinde ortadan kalkacak olan insan yaşamını düş gücü aracılığıyla zenginleştirerek var olur edebiyat. Proust, “En sonunda aydınlığa, gün ışığına kavuşmuş gerçek yaşam, tastamam yaşanmış biricik yaşam edebiyattır” derken bunu söylemek istemiştir. (…)

Edebiyatın insanlar arasında kurduğu kardeşlik bağı, onların diyaloğa girmelerini, ortak bir köken ve ortak bir ereğin bilincine varmalarını sağlayarak tüm zaman engellerini aşar. Edebiyat, bizi geçmişe taşır ve bize erişmiş olan o metinlerde, şimdi bize keyifler yaşatan, düşler kurdurtan o metinlerde bir zamanlar keyifler yaşamış ve düşler kurmuş insanlara bağlar bizi. Zamanın ve mekânın ötesinde, ortaklaşa insan yaşantısının bir parçası olduğunu duyumsamak, kültürün en büyük utkusudur, bu duygunun her kuşakta yenilenerek sürmesine hiçbir şey edebiyattan daha çok katkıda bulunamaz.

“Edebiyat ne işe yarar?” sorusu, Borges'i her zaman tedirgin etmiştir. Bu soruyu aptalca bulan Borges, “Kanaryanın ötüşü ya da çok güzel bir günbatımı ne işe yarar diye sormak kimin aklına gelir!” diye yanıt vermiştir. Böylesine güzel şeyler varsa, bu güzel şeyler yaşamı bir an için de olsa daha az çirkin ve daha az hüzünlü kılabiliyorsa, bunlara yararcı doğrulamalar aramanın ne gereği vardır? Ama yine de “Edebiyat ne işe yarar?” sorusu fena bir soru değildir aslında. Çünkü romanı ve şiiri yaratan rastlantı ya da doğa değildir ki, romanlar ve şiirler, bir kuşun şakımasıyla ya da batmakta olan güneşin görünümüyle aynı şey olsun. Romanları ve şiirleri insanlar yaratmıştır, dolayısıyla nasıl ve neden doğduklarını, amaçlarının ne olduğunu ve neden bu kadar kalıcı olduklarını sormakta bir sakınca yoktur.

Edebiyat yapıtları, yazarın bilincinin mahremiyetinde; altbilincin, yazarın çevresindeki dünyaya duyarlılığı ile duygulanımlarının birleşik gücünün izdüşümünde, belli belirsiz hayaletler olarak doğar; şair ya da yazar, sözcüklerle boğuşarak bütün bu şeylere yavaş yavaş biçim, beden, devinim, ritim, uyum ve hayat verir. Hiç kuşkusuz, yapay bir hayat, düşlenmiş bir hayat, dil ile oluşturulmuş bir hayattır bu; ama yine de bazıları sık sık, bazıları arada sırada da olsa insanlar bu yapay hayatı ararlar, çünkü gerçek hayat onlara yetmez, onlara istediklerini sunmakta yetersiz kalır. Edebiyatın varlığı, tek bir bireyin yapıtıyla başlamaz. Edebiyat, ancak, o yapıt başkalarınca edinildiği, toplumsal yaşamın bir parçası durumuna geldiği, okunarak paylaşılan bir yaşantıya dönüştüğü zaman var olur.

Edebiyatın ilk yararlı etkilerinden biri, dil düzeyinde gerçekleşir. Yazılı bir edebiyatı olmayan bir topluluk, başlıca iletişim aracı olan sözcüğü edebi metinlerle geliştirmiş ve yetkinleştirmiş bir topluluk kadar şaşmazlıkla, ayırtı zenginliği ve açıklıkla dile getiremez kendini. Okumayan, edebiyata el sürmemiş bir insanlık, kaba ve ilkel dili yüzünden ürkütücü iletişim sorunları yaşayan bir sağır-dilsizler topluluğuna, sözcük oluşturma yetisinden tümüyle yoksun bir topluluğa döner. Aynı şey bireyler için de geçerlidir. Hiç okumayan, az okuyan ya da yalnızca süprüntü okuyan bir insan, engelli bir insandır.

(…)

Edebiyat, yazgılarına boyun eğen, yaşadıkları yaşamdan hoşnut olan insanlara hiçbir şey söylemez. Edebiyat, asi ruhu besler, uzlaşmazlık yayar; hayatta çok fazla ya da çok az şeyi olanların sığınağıdır. İnsan mutsuz olmamak ve bütünlenmek için edebiyata sığınır.

(…)

Gördüğünüz gibi, edebiyatın gerçekdışılıkları, edebiyatın yalanları, aynı zamanda en gizli insan gerçekliklerinin kavranmasına yarıyor. Edebiyatın açığa vurduğu gerçekler her zaman o kadar iç açıcı değil, bazenleri romanların ve şiirlerin aynasına yansıyan imgemiz, bir canavarın imgesi. Marquis de Sade'in düşlediği dehşet verici cinsel kasaplıkları ya da Sacher-Masoch ve Bataille'ın ilençli kitaplarındaki kıyımları ve yabanıl kurbanlıkları okuduğumuz zaman, aynadaki canavar imgesini daha iyi görürüz. Gördüğümüz, bazen o kadar iğrenç ve ürkünçtür ki dayanılmaz olur. Yine de, bu kitaplarda anlatılanların en kötü yanı kan, aşağılama ve kahrolası işkence tutkusu değildir; en kötüsü, bu şiddet ve aşırılığın bize yabancı olmadığını, bunların insanlığın derinlerde yatan bir parçası olduğunu keşfetmemizdir. Bu saldırgan canavarlar, varlığımızın en saklı oyuklarında gizlidirler; yaşadıkları karanlığın içinde, kendilerini göstermek, ussallığı, bir arada yaşamayı, dahası yaşamı yok eden azgın isteğin saltanatını dayatmak için uygun bir fırsat kollarlar. Ne var ki, insan zihninin bu karanlık köşelerine ilk giren, insan zihnini biçimlendiren bu gizli gücün yıkıcılığını ilk keşfeden, bilim olmamıştır. Bu keşfi edebiyata borçluyuz. Edebiyatsız bir dünya, ivedilikle görmemiz gereken bu korkunç derinlikleri doğru dürüst göremezdi.

(…)

İnsanlık öyküsünün sonu, tarihin sonu henüz yazılmadı, önceden belirlenmiş de değil. Ne olacağımız, tümüyle bizim görüş açıklığımıza ve istemimize bağlı. Ama düş gücümüzün yoksullaşmasını, duyarlığımızı arıtıp incelten, bize daha güzel ve özenli konuşmayı öğreten yetinmezliğin yok olmasını, özgürlüğümüzün güçsüzleşmesini önlemek istiyorsak, davranmalıyız. Daha açık seçik söylemek gerekirse, kitap okumalıyız. (Syf 17-32)

 


ARŞİV