KURT TUCHOLSKY (9 OCAK 1890- 21 ARALIK 1935)
9 Ocak 1890’da Berlin’de doğan Kurt Tucholsky, hukuk eğitimi aldı ve doktorasını tamamladı. Ancak mesleğini icra etmek yerine yazıyı seçti. Genç yaşta edebiyat ve gazeteciliğe yönelen Tucholsky’nin dünyaya bakışını belirleyen kırılma noktası, Birinci Dünya Savaşı oldu. Cephede yaşadıkları, onu radikal bir pasifiste dönüştürdü ve antimilitarist duruşunun temelini attı.
Tucholsky, yazılarında çoğu zaman tek bir kimlikle yetinmedi. Peter Panter, Theobald Tiger, Ignaz Wrobel ve Kaspar Hauser gibi takma adlarla kaleme aldığı metinler, Almanya’nın siyasal ve toplumsal yapısını farklı açılardan hedef aldı.
Uzun yıllar sol-liberal çizgide yayımlanan Die Weltbühne dergisinin en etkili yazarlarından biri olan Tucholsky, orduyu, yargıyı, milliyetçiliği ve burjuva düzenini sert bir dille eleştirdi.
1929’da yayımlanan “Deutschland, Deutschland über alles”, Tucholsky’nin en çarpıcı eserlerinden biri olarak kabul ediliyor. Fotoğraflarla desteklenen bu politik kitap, Weimar Cumhuriyeti Almanyası’nın militarist reflekslerini, otoriteye boyun eğme kültürünü ve demokratik zaaflarını gözler önüne serdi.
1933’te Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte Tucholsky’nin kitapları yakıldı, Alman vatandaşlığı elinden alındı. İsveç’te sürgün hayatı yaşadı. 21 Aralık 1935’te İsveç’in Hindås kentinde yaşamını yitirdi.
Yazarın, Çevirmenler Meslek Birliği’nin hazırladığı Koridor Yayıncılık tarafından yayımlanan Kedi Öyküleri isimde kitapta yer alan Zehra Aksu Yılmazer’in çevirisini yaptığı “Bir Erkek Kediye Mektup” isimli öyküsünü paylaşıyoruz.
BİR ERKEK KEDİYE MEKTUP
Paris, bugün Sevgili Mingo,
Şimdi sen, beyaz bir yün yumağı, yere, sarışın meleğin odasındaki kanepenin altına kıvrılmış, Konrad'ı bekliyorsun, biliyorsun ki fabrikadan sana bir şeyler getirecek; bir parça sosis veya dana pirzolası kemiği veyahut kâğıda sarılı başka bir şey. Rica etsem, beni bir kere dinler misin lütfen? Çık oradan! Hey! Hadi ama! Pisi pisi pisi! Mingo! Mingo!
Söz dinleyip çıksan gerçek bir kedi olmazdın zaten. Madem öyle, o zaman ben de yere, kanepenin önüne boylu boyunca uzanır, mobilyanın kavisli bacakları arasından fısıldarım sana söyleyeceklerimi... Dinle.
Sanat tarihine geçtiğinin gayet farkındasın. Japonlar... Pekâlâ, kapa gözlerini ve mırla sen düşsüz uykunda - yeni bir şey değil bu. Ama edebiyatta seni epeyce bir aramak gerekiyor; iyi yazılmış kedi kitabı pek yok aslında. Evlatlarından biri doktora yaparsa eğer, Bilhassa On Sekizinci Yüzyıl Edebiyatı Bağlamında Halkların Tarihinde Kedi başlıklı bir tez yazdırabilirsin ona. Bak, burada ne var! Başını kaldırıp bakmıyorsun bile. Seni miskin. Soluyan yastık. Küçük bir kitap bu, senin gibi beyaz, adı Kediler, yazarı Axel Eggebrecht. Kitap -tırmalamasana kapağını- Berlin'deki Herbert Stuffer tarafından yayım- çek şu patilerini kapaktan. Seni gidi canavar! Huysuz seni! Yaramaz! Mingo, ne zamandır böylesine hoş bir kitap düşmemişti eleştirmen pençelerime.
Şu Eggebrecht seni çok seviyor olmalı - belli ki çok iyi tanıyor seni ve de kedigillerin tamamını. O seni anlıyor, çünkü seni anlamadığını itiraf ediyor. Hayata büyük bir inatla tutunman; bu hayatın anlamsızlığı... Bir sokak kedisinin bile kuyruğunun ucuna kadar hanımefendi olması, dolu mu boş mu olduğu kestirilemeyen bir tabancadan korkar gibi senden de aslında hep biraz korkulması gerektiği... Bilmem. Sen ne düşünüyorsun, Mingo? Ah, gülme bana.
Evet, kibirlisin, içten içe hepimizi küçümsüyorsun. Max Brod ilk romanlarından birinde hayvanların insanlarla nasıl gizlice alay ettiğini yazıyordu... Sen buna bile tenezzül etmiyorsun. Bizi hiç görmüyorsun artık. Nasıl da boşluğa dikiyorsun gözlerini! Nereye bakıyorsun öyle? Hangi zamanda yaşıyorsun? Kendi zamanında tabii - sadece yiyecek istediğinde yaşıyorsun bizimkinde. Bu arada, seni bir şey yerken görmekten hoşlanmıyorum; kasılır gibi o ani ve gergin küçük yutma hareketleri... Afedersin. Dinle bak, Eggebert'in kitapta yazdığı iki şeye pek de inanasım gelmiyor ama sen daha iyi bilirsin... Kediler kahvaltı masasında mi sevişir gerçekten? Güpegündüz? Peki kediler bırakıp gider mi henüz ıslak yavrularını, doğumdan hemen bir gün sonra?
Söylesene - Mingo! Uyuyor. Hayır, uyumuyor - kırpıştırdığı göz kapaklarının incecik aralığından beni süzüyor, iyi de başımı sürekli yerde tutamam ya ben, gerçi böyle yere uzanırken de yemek yenebilir bittabi... Mingo! Çık oradan. Çıkmıyor.

Mingo, kimselere belli etmesen de okuyabildiğini biliyorum ben. Bu kitap var ya. Aman aman tatlı bir kitap değil, hiçbir şeyi şirinleştirmemiş, tüyler ürpertici hatta - ama tarzı öyle zarif ki, aynı senin gibi. Kedi insanları ve köpek insanları diye bir şey olsa gerek. Köpek sever misin sen? Ben de sevmem. Bütün gün havlar, gereksiz yere gürültü edip en güzel sessizlikleri bozar, hoyratlıkta onunla ancak sahibi yarışabilir. (Alman Köpek Dostları Federasyonu derhal protesto eder bunu. Hoşt.) Biliyorum, yakalamak mümkün değil seni. Ama şu cümleyle yakalanmış olmuyor musun? "Kedi, sağlıklı bir proleterin yaşam gücüne sahip anarşist bir aristokrattır." Sen busun işte.
Pekâlâ, tekrar ayağa kalkıyorum şimdi. Birdenbire gümüş grisi Paris'te oturmuş, seni düşünüyorum, seni ve duman rengi Ankara kedisini, öyle küçüktü ki bir ismi bile yoktu; odaya girdiğimde titrek bacaklarının üstünde sallana sallana yanıma gelirdi, sonra artık hiçbir şey yemez oldu, sonra da öldü, yatıyor şimdi Fontainebleau'daki miadını doldurmuş bahçemde.
Selam olsun sana Mingo! Sana ve güzel, gizemli, lüzumsuz, zarif kavisli, akıl sır ermez, yalnız ve bizden sonsuza dek ayrı her şeye: yani kedilere ve ateşe ve suya ve de kadınlara.
Tüylerini şefkatle okşar, seninle yaşayan ev ahalisine selam ederim.