JORGE AMADO ( 10 Ağustos 1912-6 Ağustos 2001)
Brezilya'nın Bahia eyaletinde, babasının işlettiği kakao plantasyonunda dünyaya geldi. İlk gençliği boyunca Brezilyalı işçilerin yaşadığı sefalet ve sömürü koşullarını bizzat gözlemleme imkânı buldu. Rio de Janeiro'da hukuk öğrenimi görürken siyasi çevrelerle tanıştı. 1930'da gazeteciliğe başladı. Militan faaliyetleri gerekçesiyle 1942'ye kadar Arjantin ve Uruguay'da sürgünde yaşadı. Ajitatif erken dönem eserleri alenen yakılarak Brezilya ve Portekiz sınırları içerisinde yasaklandı. 1945'te ülkesine dönerek Brezilya Komünist Partisi (PCB) temsilcisi olarak Ulusal Kurucu Meclis'e seçildi. 1947'de partinin yasadışı ilan edilmesiyle üç yıl boyunca Fransa'da, sınır dışı edilene dek ikinci sürgün dönemini yaşadı. 1951'de Stalin Barış Ödülü'nü kazanarak Sovyetler Birliği'ne gitti. Gabriel García Márquez'e olgunluk dönemi eserleriyle ilham veren Amado, 1954'te Brezilya'ya döndü. Yazın hayatının ikinci evresinde ajitatif kurguların yerini Brezilya'daki zengin yerel yaşam, incelikli karakter tasvirleri ve toplumsal yaşamdaki kırılmaların bireyler özelindeki tezahürleri aldı. 1961'de Brezilya Edebiyat Akademisi'ne seçildi ve kırk yılı aşkın süre onur üyesi olarak görevini sürdürdü. Latin Amerika ülkeleri başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında çeşitli ödüller ve fahri doktora unvanı kazandı. Kültür Bakanı André Malraux'nun teşvikiyle Fransa'da “kara liste”den çıkarılan Amado, 1994 yılında iade-i itibar niteliği taşıyan Légion d'Honneur (Fransa Onur Nişanı)’na layık görüldü.
Yazarın Sel Yayınları tarafından yayımlanan Mucizeler Dükkânı İsimli romanından kısa bölümler paylaşıyoruz.
MUCİZELER DÜKKÂNI
Pelourinho’nun engin topraklarında kadınlı erkekli öğretirler ve öğrenirlerdi. Geniş ve çok yönlü üniversite, Tabuao’ya, Carmo Kapıları’na ve Santo Antonio Alem-do-Carmo’ya, Kunduracı Yokuşu’na, pazarlara, Maciel’e, Lapinha’ya, Largo da Sé’ye, Tororó’ya, Barroquinha’ya, Yedi Kapılar’a ve Rio Vermelho’ya dek yayılır, ışık saçardı; kadınların, erkeklerin metalleri ve ağacı işlediği, otlardan, köklerden yararlandığı, ritimleri, dans adımlarını ve kanı karıştırdığı her yere…
(…)
“Halk ozanları, şarkıcılar, doğaçlamacılar… küçük broşürlerin yazarları, elli reis’e ya da çok az bir para karşılığında bu bağımsız toprakta destanlar ve şiirler satarlardı.
Kentin yaşamını anlatır ve yorumlarlardı; her olaya, uydurulmuş ve bir o denli de şaşırtıcı olan öykülere uyaklar dizerlerdi. Karşı çıkarlar ve eleştirirler, öğretirler ve eğlendirirler; bir bakarsınız olağanüstü şiirler yaratırlardı. (Syf 13-15)
“Levenson’un bazı sözleri halk tarafından özellikle benimsendi ve ülkeyi bir uçtan ötekine dolaştı: ‘On yıllık bitmez tükenmez konferanslar bir günlük savaştan daha değerlidir ve daha ucuza mal olur’; ‘Tutukevleri ve polisler her düzende aynıdır ve hiçbir ayrım olmaksızın hepsi aynı derecede iğrençtir’; ‘Ancak üniformalar müze eşyası oldukları zaman dünya gerçekten uygarlaşmış olacaktır.’” (Syf 31-32)
(…)
Archanjo dünyayı keşfetmeye gitmişti. Gittiği her yerde bir şeyler öğreniyordu. Ne iş olsa yapıyordu; tayfalık, garsonluk, duvarcı çıraklığı, arzuhalcilik… Portekiz'in en uzak köşelerine varan mektupları kaba saba göçmenlerin haberlerini ve acılarını anlatıyordu. Her yana gidiyordu, her zaman kitaplarla ve kadınlarla çevriliydi.
Neden kadınları bu denli cezbediyordu? Belki de konuşmasının doğuştan akıcılığı yüzündendi. Salt dişi cinsi etkilemiyordu; henüz genç yaşlardayken bile herkes onu sessizce, dikkatle dinlerdi.
Rio'ya döndüğünde yirmi bir yaşındaydı ve giyim zevki tartışılmayacak denli inceydi; gitar ve keman çalıyordu. Kardeşler Tipografi Atölyesi'nde çalışıyordu. Aylar sonra, kutsal bir tören gecesinde, kadın çobanların şarkılarına çalınan — ince bir işti bu — Lídio Corró'yla karşılaştı. Birbirlerinden ayrılmaz oldular ve berberin dükkânı yavaş yavaş şekil değiştirmeye başladı.
Çoban Yıldızı Birliği'nde karşılaşmalarından üç yıl sonra, 60 numaralı sobradonun giriş katı boşalmış olduğundan, Lídio orayı kiraladı ve tabelayı, her harfi ayrı bir renkle, özenle boyadı. MUCİZELER DÜKKÂNI — çünkü kazancının önemli bir bölümü mucizeleri gösteren kutsal resimlerden kaynaklanıyordu.
Adı Archanjo seçmişti. Yoksul çocuklara abece, matematik öğretmek için grafik sanatları bir yana bırakmış ve Corró'nun bir tür ortağı olmuştu. İşte ve boş zamanları değerlendirmede ortaktı; çünkü Lídio'nun azıcık kazancı onu başka çözüm yolları aramaya zorluyordu.
Corró'nun büyük tutkusu, Seu Estevão das Dores'in gezgin şarkıcıların öykülerini, dörtlüklerini, desafio dizelerini oluşturduğu ve bastığı bir baskı makinesiyle halka yönelik geniş bir edebiyat yayımlamaktı. Kitapçıkların kapakları Lídio'nun ağaç üzerine çizdiği gravürler olacaktı.
Saçı sakalı ağarmış, romatizmalı, ayaklarının üzerinde zor duran Seu Estevão dinlenmeye çekileceği zaman işletmeyi ona taksitle satacağına söz vermişti.
Mucizeler Dükkânı kurşunları ve basımevi müşterilerini bekleyedururken, bir yandan da güçlü ve yoğun bir halk yaşamının sürüp gittiği ve Katedral Alanı’ndan, İsa Terreirosu’ndan Carmo Kapıları’na ve Santo Antonio’ya dek uzanan, Pelourinho’yu, Tabuao’yu, Yukarı ve Aşağı Maciel’i, Sao Miguel’i, Kunduracı Yokuşu’yla Yansa Pazarı’nı (ya da Santa Barbara’yı; herkes beğenisine, zevkine göre söyleyebilir) içine alarak yayıldığı kentin bu kesiminin can damarı, kalbi olmuştu.
Lídio Corró usta, güzelim parasını alnının teriyle ağaç oymayla, kutsal resimlerin yapımıyla, dişçi kerpetenin diş çekmeleriyle, sıvı ilaçların satılmasıyla, büyülü fenerle kazanıyordu. Ama aynı salonda bir alay konu tartışılıyor ve karara bağlanıyordu. Fikirler burada doğuyor, tasarılarla gelişiyor ve yollarda, bayramlarda, terreirolarda gerçekleşiyordu.
(…)
Mucizeler Dükkânı yoksulluğun önemli kişilerini bir araya getiren bir tür senato, kalabalık ve önemli bir meclisti. İyaloriştilar, babalaolar, bilgeler, alçıdan melek yapımcıları, şarkıcılar, dansçılar, capoeira ustaları, sanatçılar ve tüm el sanatlarının ustaları, her biri kendi nitelikleriyle orada karşılaşırlar ve karşılıklı konuşmalar yaparlardı.
İşte bu zamanlardan başlayarak, yirmi yıldan çok oldu ki, Pedro Archanjo öyküleri, olayları, anekdotları, olguları, adları, tarihleri, anlamsız ayrıntıları, halk yaşamına ilişkin bir çizgi taşıyan her şeyi not etme tutkusuna kapıldı. Neden? Bilin bakalım. Pedro Archanjo tutku ve bilgi doluydu ve kuşkusuz çok genç yaştayken büyük bir onurla Şango’nun evine seçilişi rastlantı sonucu değildi. Başarılı ve kendini adamış Ojuoba, birçok aday, saygın ve keskin görüşlü yaşlı insan arasından seçilmişti. Hakları ve görevleriyle birlikte şan ona düşmüştü; aziz onu seçip ilan ettiği zaman otuz yaşında yoktu. Bundan daha iyi bir seçim olamazdı, Şango nedenlerini biliyordu. (Syf 105-115)
Acıyla gözlemliyor ve doğruluyorum: Kıskançlık ve kendini beğenmişlik, en değerli aydınlanmalarımızın çevresini kuşatıyor. Karanlık saçan bu gerçeği onaylamak benim için olanaksızdır; çünkü bunun sonuçlarını kendi üzerimde hissettim.( Syf 123)
Hepimiz biliriz, en aptal insanın bile karşı çıkmayı düşünemeyeceği olgu, reklamcılık sanatının, tüm sanatlar içinde en yüksek, en ulu olduğudur, hiçbir sanat onunla karşılaştırılamaz, ne şiir ne resim ne roman sanatı ne müzik ne tiyatro, hatta ne de sinema.
Radyoyla televizyona gelince, özerk varlık olmaksızın özünde propagandaya bağlıdır.
Reklam desinatörlerinin yaratıcı tekniği hiçbir ressamda yoktur; ajanslarda Picassolar karınca gibi ürer durur, anonsları kaleme alanlara denk düşebilecek yazar yoktur; yeni edebiyatı yaratan dizinelerle Hemingway’in bulunduğu ajanslardan çıkan bu metinlerin uyandırdığı yankıyla, gerçekçilik ve gerçeküstücülükle, dış kaynaklarıyla yarışacak, düzyazıda ve şiirde hiçbir biçem yoktur. Gün ışığında ortaya çıkan dirimsel ve yıldırım gibi çarpan gerçeği saklamak neye yarıyordu?
Picassolar, Hemingway’ler propagandaya bağlıdır, bu reklamların çoğu, göz açıp kapayıncaya dek onları yükselten ve halkın gözünde sevgili haline getiren reklam bürolarında üretilmiştir.
Bir ressamın ya da yazarın adı kitlelerce anıldıkça daha fazla alkışlanır ve çok beğenilir. Sonra da ortadan yok olur. Kimse Tanrı değil ki hiç yoktan yazar ve ressam yaratsın, onu sürekli güncelliğin doruk noktasında tutsun! Ama seçilmiş mutlu kişi ne denli çok öderse o denli şansı, fırsatı olur. Geri kalanı onun sorunudur, bundan sonra söz konusu olan, çalışmasını düzene sokmasıdır.
Ajansların kuvözlerinde doğmuş ve yoğun reklamı yapılmış, iki fakülte ve çeşitli kurslarda kendilerini tüketmeye gerek duymadan -bu tür işler, hiçbir zaman yeterince övülmemiş, pek mutlu, sevilesi tüketim toplumumuzun, çağımızın temel anlatımı olan stratejiye, yadsınamayacak ikbal avcılığına karşı en ufak yeteneği olmayan, hödükler, salaklar ve calazans tipleri için hızlı bir koşudur- yeteneksizlikleriyle ve hiçlikleriyle parıldayan, üstelik de cici cici gelişen bu üçkâğıtçıların inanılmaz etkinliklerini ayırt etmek için şişinme panayırına bir göz atmak yeterlidir. (Syf 133-134)
Dr. Fraga Neto beyazların ya da zencilerin değil, yalnızca zenginlerin ve yoksulların olduğunu söylüyordu. Ne istiyordun, dostum? Zenci veledin okuyup burada, Tabuao’nun yoksulluğu içinde devam etmesini mi? Bunun için mi öğrenim gördü? Albayın damadı, toprakların ve sürülerin mirasçısı Dr. Tadeu Canhoto, Fransa’ya burs, Avrupa’ya yolculuk; Corredor da Vitoria’da ne beyazlar ne de zenciler var, para beyazlatıyor, burada kara olan yoksulluktur.
Herkes kendi yazgısına, dostum. Bu sokağın çocukları ayrılacak, her biri kendi yoluna gidecek. Bazılarının ayakkabıları olacak, kravat takacaklar, fakültede doktor olacaklar. Ötekiler burada orak ve çekiçle devam edecekler. Beyazlarla zenciler arasındaki ayrım karışımla sona erer arkadaşım, bizimle birlikte sona erdi dostum. Şimdiki ayrım başka türlü, son gelenler de kapıyı kapatacaklar. (Syf 336-337)