John Wain (14 Mart 1925- 24 Mayıs 1994)
1925 yılında Staffordshire'in Stoke-on-Trent kentinde doğdu. Eğitimine Oxford Üniversitesi'ne bağlı St. John's Koleji'nde devam eden Wain, 1946 yılında lisans, 1950 yılında da yüksek lisans derecelerini aldı. Üretken bir yazar ve edebiyatçı olan Wain şiir, roman, eleştiri ve biyografi alanlarında kırk yılı aşkın süren kariyerine birçok eser sığdırdı. Reading Üniversitesi'nde öğretim üyeliğine başlasa da 1953 yılında tüm zamanını yazmaya ayırmak için bu görevinden ayrıldı.
İlk romanı olan Hurry on Down (1953) çoksatan kitaplar listesine girince Wain'in romancılık kariyeri başlamış oldu. 1967'de yazdığı The Smaller Sky çok olumlu tepkiler aldı ve Wain'in başyapıtı olarak kabul edildi. Ardından gelen romanları A Winter in the Hills (1970) ve Young Shoulders'la (1982) büyük beğeni toplayıp Young Shoulders'la Whitbread Ödülü'nü kazandı.
1974 yılında Samuel Johnson biyografisiyle James Tait Black Memorial Ödülü'nü kazandı. Edebiyata olan katkılarından ötürü 1984'te Britanya İmparatorluk Nişanı'yla onurlandırıldı. 1980'lerin sonlarında “Oxford Üçlemesi” olarak bilinen serisine Where the Rivers Meet (1988) ile başladı ve serinin son cildi olan Hungry Generations, 1994'teki ölümünden hemen sonra yayımlandı.
Yazarın Holden Kitap tarafından yayımlanan Daha Küçük Bir Gökyüzü isimli kitabından bölümler paylaşıyoruz.
DAHA KÜÇÜK BİR GÖKYÜZÜ
İstasyonun yüksek, çelik kemerleri ufukta belirdiğinde tren yavaşlarken vagonlardaki yaşam da yeniden hareketlendi. Az önce sakin sakin oturup kitaplarına dalmış yahut alçak sesle sohbet eden yolcular ani bir telaşla pencerelere yönelip dışarıya bakmaya, eşyalarını toparlamaya ve paltolarını aceleyle sırtlarına geçirmeye başladılar. (….)
Adam istasyonun giriş salonundaki banklara yaklaştı. Metro girişine doğru ilerlerken süratli adımları hız kesti ve yüzünde ince, meraklı bir gülümseme belirdi: Bir tanıdığına rastlamıştı. Üzerinde yağmurluğu, başında gri tüvit şapkasıyla kendi yaşlarındaki adamın yanına yaklaşarak neşeyle konuştu: “Merhaba Arthur!”
(…) Kollarını kavuşturup oturan ve derin düşüncelere gark olduğu izlenimi veren adam başını kaldırdı ve onu tanıyınca, “Merhaba Philip!” dedi. “Trenden yeni mi indin?”
"Evet, sen de mi yeni indin?" diye sordu Philip.
“Yok,” diye karşılık verdi Geary. Başka bir şey söylemedi, sadece muhatabına hoş bir edayla bakarak konuşmayı onun devam ettirmesini bekledi.
“Anladım,” dedi diğeri bocalayarak. “Vaktin var mı? Birer kahve içseydik. İstasyona geldiğim zamanlar bir tane içerim genellikle. Hem trende verilenlerden daha iyi oluyor hem de daha ucuz.”
“Birinci perondan alırsan daha iyi olur madem,” dedi Geary ciddi bir tavırla. “Orada doğru düzgün yapıyorlar. Diğer yerlerdeki kahve makinesinden çıkan zımbırtı, trende verilen her şeyden daha beter. Ama evet, vaktim var. Birer kahve içebiliriz.” Ayağa kalktı.
İki adam peron boyunca yürüyüp istasyon büfesine girdiler.
(…)
“Neyse, ben gideyim artık,” dedi Robinson. Kahvesini bitirip ayağa kalktı. “Sen de gel istersen. Taksiyle Güney Kensington'a geçeceğim. Sana yarar mı?”
“Yok, sağ ol,” dedi Geary gülümseyerek. “Burada kalacağım.”
Robinson, Geary'nin yüzüne bir an dikkatlice baktı. Bu adam tüm gün istasyonda mı kalmayı düşünüyordu? Ruhsal bir çöküntü mü yaşıyordu acaba? Gayet sakin durduğu gibi oldukça sağlıklı, şık ve düzgün görünüyordu. İki arkadaş birbirlerini tekrar görmek istediklerine dair muğlak ifadeler kullanırken içi rahatlamış olan Robinson veda edip gitti.
(…)
Robinson, eve gideceği treni dört buçuk civarında yakalamayı umuyordu. Ancak çenebaz yönetim kurulu başkanı iki saatlik heyet toplantısını neredeyse üç saat uzattı, ardından bindiği taksi de trafikte sıkıştı ve sonunda Robinson, büyük öfke içinde, tam da iş çıkış saatinde istasyona vardı.
(…)
Robinson, yirmi dakikadır beklemesine rağmen sıranın bir gıdım ilerlemediğini hissediyordu. Rahatsızlığı giderek öfkeye dönüşürken parmaklarının ucunda yükselip milletin kafasının üstünden bakmaya çalıştı. Treni orada duruyordu işte.
Yakınıp duran ağırkanlı bilet kontrolörünün yanında birdenbire Geary'yi gördü.
Geary bariyerin yakınında duruyordu. Trene mi binecekti acaba? Yok, hayır. Oradan uzaklaşıp dolanmaya başladı. Gri tüvit şapkası ona, bu sonbahar akşamında sakin bir yürüyüşe çıkmış muteber bir vatandaş havası katmıştı. Nereye gidiyordu? Robinson kendi sıkıntısını, hatta eve gitme arzusunu bile unutarak onu izlemeye başladı. (…)
Geary biraz yaklaşınca Robinson nedense tanınmaktan korkup geri çekildi. Geary'nin davranışlarını en azından birkaç dakika, varlığını hissettirmeden gözlemlemek istiyordu. Geary sakin bir yüz ifadesiyle Robinson'ın bir kol boyu yakınından geçti, onu fark etmemişti bile. Balıkçı kasabasında tatile çıkmış birinin edasıyla rahatça etrafi inceliyordu. Robinson bir an, Geary'nin gayet normal davrandığı fikrine tutunmak istedi; şu an kaldığı yere gidecek trenin gelmesini beklemek için biraz zamanı olduğunu ve vaktini doldurmak niyetiyle böyle amaçsızca dolaştığını düşündü. Robinson buna inanmak istedi, çünkü trene atlayıp evine gitmeye can atıyordu. Sıra o anda üç dört metre kadar ilerdi, peronu çok net görebiliyordu artık. Trenin o karanlık ve hareketsiz kütlesine bakınca aklına evi, evinin pencerelerinden süzülen ışık huzmeleriyle aydınlanan bahçe yolu, yanan şömine, yemekler ve -eyvah- akşam yemeğine davet ettikleri misafirler geldi. Tüm yükü karısına bırakmamak için eve vaktinde döneceğine söz vermişti. Ama karşısına dalgın dalgın dolanan Geary çıkmıştı ve onu kaçınılmaz bir ikilemde bırakmıştı. Robinson iyi bir adamdı; Geary'nin bir sıkıntısı olduğu gerçeğini göz ardı edemezdi. Bir sıkıntısı varsa Geary'ye yardım edilmeliydi. Onu bu kasvetli alacakaranlığın içinde yapayalnız ve başıboş halde, yabancıların arasında bırakamazdı.
Robinson sıradan ayrıldı. O sıradan çıkar çıkmaz arkasındaki insanlar hemen öne ilerleyip aradaki boşluğu kapadı. Artık dönme şansı kalmamıştı, o geri dönülemez yola girmişti. Karısına telefon ettikten sonra gidip Geary'yi arayacaktı ve tren onsuz kalkacaktı artık.
Robinson'ın ilk başta aklına gelen şey, Geary'yi gri tüvit şapkasıyla kalabalığın arasında tekrar gezinirken görmesiyle teyit edilmiş oldu ve bu da onu harekete geçirdi işte. Geary tren beklemiyordu, biriyle buluşmayacaktı, danışma bürosunu veya berberi aramıyordu; sadece istasyonda geziniyordu. Öyle boş boş, istasyonu turluyordu.
(…)
Gri şapkalı Geary'yi kitap standının yakınında dururken gördü. Robinson, treni hareket etmeden hemen önce onunla alay edermişçesine çalan düdük sesini duydu. Geary'nin omzuna dokundu.
“Merhaba,” dedi gergin bir tavırla.
“Yine karşılaştık,” dedi Geary gayet sakince. Oradan oraya koşturan insan yığınının arasında rahat görünüyordu.
“Trenimi kaçırdım,” dedi Robinson. “Çok sinir oldum, akşama misafirlerimiz var çünkü. Karım feci köpürecek.” Yalan söylediği için zorlanıyordu. “Sen de bekliyorsan gidip birer bira içelim."
Robinson son sözlerini söylerken kaşlarını hafifçe yukarı doğru kaydırdı. Sorgulayıcı bir ifade taşıyan ince bir imaydı bu. Böylesi ince bir imada bulunabildiği için kendiyle gururlandı. Konuşmayı yersizce kişiselleştirmeden, Geary'ye bunca saattir istasyonda ne yaptığına dair bir açıklama yapması için mükemmel bir fırsat vermişti. Ancak Geary, açıklanması gereken bir şey olduğunun farkında değil gibi duruyordu.
“Barlar biraz kalabalık oluyor,” dedi. “Ama bir şeyler buluruz sanırım. Bence en iyisi şu köşedeki.”
Giriş salonunun köşesini işaret etti. Bir tabelada “ALKOLLÜ BÜFE” yazıyordu. İki adam oraya doğru ilerlemeye başladı. Robinson, kalabalığın içinde itiş kakış yürümeye çalışırken göğsünde bir öfke hissinin kabarmaya başladığını hissetti. Geary'ye yardım etmek uğruna kendini son derece nahoş bir duruma sokmuşken, Geary'nin de bu yardımı kabul etmesi gerektiğini düşünüyordu.
Büfe sıcak ve rutubetliydi. Barın bir ucunda çay kahve ikramı varken diğer ucu “alkollü" taraftı. (…)
Robinson da Geary de şişe bira içmek istedi. Biralarının getirilmesini sessizce beklediler, sonrasında da kalabalık bardan güçlükle uzaklaşıp konuşabilecekleri bir köşede bulunan banka geçtiler.
“Şerefine,” dedi Robinson.
“Şerefine.”
Robinson birasını yudumladıktan sonra Geary'nin gözlerinin içine baktı. "Bak, karışmak gibi olmasın ama her şey yolunda mı?"
“Tam olarak neyi soruyorsun, anlamadım.”
“Şey...” dedi Robinson kelimelerini seçerek. “Yani sen iyi misin?”
Geary dalgın bir ifadeyle baktı. “İyi gibi görünmüyor muyum?”
“Bak, açık konuşacağım. Senin için endişelendiğimden, trene bilerek binmedim.”
“Çok iyisin Philip, teşekkür ederim.”
“Şimdi bak...” dedi Robinson omuzlarını dikleştirerek. “Kaçamak cevaplar sarmalına girmeyelim hiç en iyisi.”
“Sert konuştun,” dedi Geary gülümseyerek.
“Merak ediyorum da,” diye devam etti Robinson kararlılikla, “ne zamandır bu istasyondasın?”
“Dokuz gün oldu,” dedi Geary.
Bir duraksama oldu. Sonra Robinson, "Dokuz gün mü?" dedi.
Bir yandan utanç duysa da diğer yandan içinde belirgin bir rahatlama hissetti. Demek ki Geary delirmişti! Bu durumda Jennifer, akşam yemeği davetini kaçırdığı için onu affetmek zorunda kalacaktı!
O nahoş sevinç belirtisini bastırmak için, "Ama neden, niye?" diye sordu büyük hararetle.
"Rahatım burada."
(…)
“Amacını sormamın bir mahsuru var mı?”
“Anlatabilirim aslında,” dedi Geary. “Ama kusura bakmazsan, anlatmak için sebep göremiyorum Philip.” (Syf 7-17)