Carlos Fuentes (11 Kasım 1928- 15 Mayıs 2012)
1928 yılında Panama’nın Panama City kentinde doğan Carlos Fuentes, 20. yüzyıl Latin Amerika edebiyatının en önemli romancı ve düşünürlerinden biri olarak kabul edilir. Meksikalı bir diplomatın oğlu olan Fuentes, çocukluk ve gençlik yıllarını Latin Amerika’nın farklı şehirlerinde ve ABD’de geçirerek çok kültürlü bir ortamda büyüdü. Bu deneyim, ileride yazacağı eserlerde Meksika kimliği, tarih ve modernleşme üzerine geliştirdiği bakışın önemli bir kaynağı oldu.
Eğitimini Meksika Ulusal Özerk Üniversitesi’nde hukuk alanında tamamlayan Fuentes, aynı zamanda uluslararası ilişkiler ve edebiyatla ilgilendi. 1950’li yıllarda gazetecilik ve kültür yazarlığı yaptı. İlk romanı La región más transparente (En Şeffaf Bölge) 1958’de yayımlandı ve büyük yankı uyandırdı.
Fuentes’in en bilinen eserleri arasında La muerte de Artemio Cruz (Artemio Cruz’un Ölümü), Aura, Terra Nostra, Gringo Viejo (Yaşlı Gringo) ve La silla del águila bulunur. Yazarlığının yanı sıra diplomatik görevler de üstlenen Fuentes, 1975–1977 yılları arasında Meksika’nın Fransa büyükelçisi olarak görev yaptı. Aynı zamanda üniversitelerde dersler verdi, denemeler ve politik yazılar kaleme aldı. 15 Mayıs 2012’de Mexico City’de yaşamını yitiren yazarın Can Yayınları tarafından yayımlanan Özdemir İnce’nin çevirisini yaptığı “Yanık Sular” romanından kısa bölümler paylaşıyoruz.
YANIK SULAR
Eskiden, geceleri tan ağartılarıyla dolu bir kentti Mexico. Federico Silva, yatmadan önce, sabaha karşı ikide, Cordoba sokağındaki evinin balkonuna çıktığında, seher vaktinin ıslak toprak kokusu duyulurdu; pelesenk ağaçlarının kokusunu duyardı insan, volkanlar çok yakınmışlar gibi gelirdi.
Her şeyi yaklaştırırdı tan ağartısı, dağları, ormanları. Mexico tan vaktinin o çok özgün kokusunu içine daha iyi çekmek için gözlerini kapatırdı Federico Silva; denizkulağı çamurunun yeşilimsi, tatlı esintisi. Bu kokuyu duymak, yeryüzünün ilk sabahını koklamak gibi bir şeydi. Yitik gölü imgelemlerinde canlandırabilenler, yalnızca onlar, kenti gerçekten bilebilirler, derdi içinden Federico Silva.
Eskidendi bütün bunlar. İnsurgentes metro istasyonunun yakınlarındaki o inişli çıkışlı, devsel boyutlu alana yüz metre uzaklıkta oturuyordu şimdi. Mimar dostlarından biri, sokak ve caddelerin -İnsurgentes, Chapultepec, Genova, Amberes, Jalapa- bu düzensiz kavşağını Paris'in Etoile Alanı'yla karşılaştırmış, Federico Silva da çok gülmüştü buna. Insurgentes kavşağı, daha çok, üzerinde birçok tepsi bulunan geniş bir tekerlekli masaya benziyordu: kimi zaman iki yanında uzanan kaldırımlarından daha yüksek, otomobillerin vızır vızır geçtiği, kimi zaman taşlarla, zincirlerle kapatılmış sokaklardan daha aşağıda... kimi zaman da deniz ürünleri satan lokantalarla, koltuk meyhaneleriyle, seyyar satıcılarla, dilencilerle, sokak satıcılarıyla öğrencilerle -ıslık çalan, dumanla karışık sisin ağır ağır geçişine bakan, ayakkabı boyatan, balık etinde, iri kıçlı, paluze bacaklı, mini etekli kızlara laf atıp takılan, türlü sandviçler yiyen bir gençler ordusu; hipiler: tüyler, mavi göz kapakları, pullu ağızlar, deri yelekler, altı çıplak, zincirler, kolyeler- tıklım tıklım dolu iç alana bağlanan merdivenlerin ve geçitlerin daha da altında bir yol.
Ve nihayet metronun girişi: cehennemin ağzı.
Tan kızıllığıyla dolu gecelerini berbat ettiler. (…)
Zocalo'dan Chapultebec'e kadar her şey elinin altındaydı: devlet daireleri, eğlence yerleri, dostluk ve aşk.
Artık kimseyi ilgilendirmeyen unutulmuş şeylere aklını takmış, kart bekarlara özgü eski nakaratlardan biriydi bu. Dostları, Perico ile Marki, daha az inatçı olmasını öğütlerlerdi ona. Annesi hayatta olduğu sürece (ve kadıncağız uzun uzun yaşamıştı) aile geleneklerine saygı göstermesi, Cordobo sokağındaki evde oturması uygundu. Ama şimdi, bu inat neden? Fiyatı şaşırtıcı öneriler almıştı, pazar ergeç tavanına ulaşacaktı, uygun zamandan yararlanmalıydı. Kendisi de gayrimenkul işleriyle uğraştığı, borsa oyunlarından gelir sağladığı için, bunun böyle olduğunu herkesten daha iyi bilirdi.
Sonra, evinin iki yanına, sözümona modern gökdelen dikerek kendisini zorlamak istediler - Federico Silva sözümona diyordu, çünkü, böyle şipşak yapılan, iki yılda bozulup on yılda yıkılan şeyler değil, zamana dayanan şeylerdi ona göre modern. Üzerinde ölümsüz kiliseler, piramitler yapılmış bir ülkenin, mukavvadan, çürük-çarık şeylerden ve pislikten oluşmuş bir kente dönüşmeye boyun eğmesini utandırıcı buluyordu.
Dört duvarın arasına hapsetmişler, boğmuşlardı onu, havadan, güneşten; manzaradan ve kokudan yoksun bırakmışlardı. Kulağını tıkabasa gürültüyle doldurmuşlardı buna karşılık. Beton ve camdan yapılmış iki gökdelenin tutsak ettiği evi, arazinin engebelerinden de fazla yükün neden olduğu çökmelerden de sorumlu değildi, bir kurbandı aslında. Bir akşam, dışarı çıkmak için giyinirken, yere düşürdüğü bir madeni paranın yuvarlana yuvarlana duvara kadar gittiğini görmüştü. Eskiden, aynı odada, kurşun askerlerle oynamış, Austerlitz, Waterloo gibi tarihi savaşları tekrar yaşamış, hatta banyoda bir Trafalgar deniz savaşı düzenlemişti. Şimdi, su, evin eğimli yönünde banyodan taştığı için bir banyo bile alamıyordu.
-Sanki Piza kulesinde oturuyormuşum gibi, ama bir itibarı var Piza kulesinde oturmanın... Traş olurken başıma alçı döküldü dün, banyonun duvarları pul pul kabarmış. Şehrin süngersi tabanının gökdelenlerin saldırısına dayanamayacağını ne zaman anlayacak bunlar?
Aslında çok eski değildi evi, yüzyıl başlarından yirmili yıllara kadar yapılmış olan, sağduyulu bir Fransız etkisi taşıyan konaklardan biriydi... Doğrusunu isterseniz, solgun renkli yalancı mermerlerin çevresine özençli bir simetriyle oturtulmuş taşlardan yapılmış, mahzenin neminden korunmak için yükseltilmiş ilk kata bir merdivenle çıkılan, şu düz damlı İspanyol ya da İtalyan villalarına benziyordu.
Ya bahçe? Gölgeli, nemli, sakindi bahçe, yüksek yaylanın sıcak gündüzlerinde bir sığınak gibiydi, ertesi günün kokuları kendiliğinden birikirdi geceler boyu bahçede. Ne lüks! iki yüksek palmiye, çakıl döşeli ağaçlı bir yol, bir güneş saati, yeşil renkli bir madeni sıra, menekşelerin arasından akan bir su sızıntısı.
Yeni yapıların Meksika'nın antik güneşinden kendilerini korudukları şu gülünç cam panolara nasıl da acı dolu bir öfkeyle bakıyordu. Daha akıllı olan İspanyol fatihler manastır gölgesinin önemini, içavluların serinliğini anlamışlardı. Bir zamanlar dostu, şimdiyse en acımasız düşmanı olan bir kentin saldırıları karşısında bütün bunları neden savunmak istemesin Federico Silva?
Dostlarının Mandarin¹ adını taktıkları Federico Silva'nın kişisel düşmanıydı bu kent. Doğulu çizgileri öylesine belirgindi ki yerli kökeninin izlerini bile bastırıyordu. Meksikalıların yüzlerinde çoğunlukla görülen bir özelliktir bu: ilk yüzü, Mogolistan'ın tundra ve dağlarından gelmiş olan yüzü ortaya çıkarmak için, yaşanan tarihin hasar ve izlerini gizlerler.
Bundan olacak, Federico Silva'nın yüzü Mexico gölünün yitik kokusunu andırıyordu: bulanık bir anı, neredeyse bir hayal. Çok ölçülü, çok temiz, çok özenli, değişmez bir yüz ve sanki boyanmış simsiyah saçlar. Ama atalarının beyaz ve sağlam dişleri yoktu onda, besin değişikliğinin doğal sonucu.
Yavaş yavaş biberi, fasulyayı, tortillayı bırakan yeni kuşaklar bunların temel etkisinden de -az yiyenler için gerekli olan kalsiyum ve yeterli vitaminden- yoksun kalıyorlardı. (…)
Bunca çirkinliğin ortasında, kendi güzellik vahasını, kimsenin kıskanamayacağı Cennet'ini korumak istiyordu hiç kuşkusuz. İsteyerek ve bilinçli bir şekilde bütün yolların dışında kalmıştı. Moda kervanının gelip geçişine bakıyordu. Bunlardan birini benimsemişti hiç kuşkusuz. Kendisine birini seçmiş ve bunda ayak diremişti. Kendi seçimi moda olmaktan çıkınca, bunu korumuş, geliştirmiş, değişken ve vefasız beğeniden uzak tutmuştu. Böylece kendi modası hep yürürlükte kalmıştı. Tıpkı, takım elbiseleri, şapkaları, bastonları, Çin bornozları, doğulu küçük ayaklarına giydiği çok zarif kösele potinleri, küçücük mandarin ellerine geçirdiği oğlak derisinden ince zevkli eldivenleri gibi.
(…)
Yazılı olmayan bir yasa, devrimin yarattığı yeni zenginleri topluluğun dışında tutuyordu, ama iç savaştan zarar görmüş ve kendi standing'lerini(mevkii) ele geçirmek için devrimden yararlanmış olanların durumunu da kabul ediyordu. En doğalı, bununla birlikte, en uygunu, sömürgeleştirme döneminde olduğu kadar, hem imparatorluk hem de cumhuriyetçi diktatörlükler zamanında zengin olmuş olmaktı. Casa Cobos markisinin serveti genel vali, kral naibi O'Donoju zamanına kadar uzanıyordu ve markinin ninesi imparatoriçe Charlotta'nın nedimesiydi; Perico Areuz'un ataları Santa Anna ve Porfirio Diaz'ın bakanlarıydılar. Federico'ya gelince, Fernandezler tarafından Maximilien'in (Meksika imparatoru) bir yaverinden, Silvalar tarafındansa Lerdo de Tajada'lı bir yargıçtan geliyordu. Soyluluğun ve beklenmedik olayların kucağında yaşayan, bir gün süt liman, ertesi gün korkunç kargaşalıklara sahne olan bir ülkenin siyasal değişimlerinin dışında kalmış bir sınıfın kanıtı.
(…)
Gerçekten anımsamaya annesinin gömüldüğü gün başladı. Dahası, Dona Felicitas'ın korkunç ağırlığı altına gömülmüş olan açık seçik bir belleği bu ölüm sayesinde yeniden kazandığını anlamıştı. Gündüzleri gecenin haber verdiğini, kokusunu içine çekmek ve gündüzün armağanını önceden almak için balkona çıktığını o zaman anımsadı.
Ama, başka anılar arasında bir anı, dirilen bir içgüdüye en yakın olanıydı bu. Kesin olan şudur ki, diyordu kendi kendine, yaşlıların belleği başka yaşlıların ölümüyle tazelenip canlanır. O zamandan bu yana, yeni anıların ortaya çıkmakta gecikmeyeceği inancıyla bir amcanın, bir dayının, bir dostun ölümünün haber verilmesini bekliyordu. Böylece günün birinde, kendisi de başkalarının bellek tazelemesine yardımda bulunacaktı.
Nasıl anımsayacaklardı acaba kendini? Her sabah aynanın önünde günlük tuvaletini yaparken, son yirmi yıl içinde gerçekte pek az değişmiş olduğunu kabul ediyordu. Yaşlanmaya başlar başlamaz sonsuzluklarının görünümünü kuşanan Asyalılar gibi tıpkı.
(…)
Kendimi anlatıp anlatamadığımı, hatta kendimi gerçekten anlayıp anlamadığımı bilmiyorum. Hepimiz kendimizi tanıdığımıza inanırız. Çok yanlış. (Syf 35-58)