Alice Munro: Gerçek Bir Yaşam

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Alice Munro ile devam ediyor

29 Ağustos 2025 - 10:46

ALICE MUNRO (10 Temmuz 1931- 13 Mayıs 2024)

Kanada’nın Ontario eyaletindeki Wingham kasabasında doğdu. Babası tilki ve vizon çiftçisi, annesi ise öğretmendi. Çocukluk yılları boyunca kırsal Kanada’nın gündelik hayatı, Munro’nun öykülerinde temel ilham kaynağı oldu. Ontario Üniversitesi’nde Gazetecilik ve İngiliz Dili Edebiyatı öğrenimi gördü. 

İlk gençlik yıllarında öykü yazmaya başlayan Munro, ilk kitabı "Dance of the Happy Shades"i 1968'de yayımladı. Kitap büyük beğeni topladı ve Governor General’s Award kazandı. Bu eser, onun Kanada edebiyatındaki yerini sağlamlaştırdı. Öyküleri genellikle küçük kasaba yaşamı, kadınların toplumsal rolleri, aile ilişkileri, sıradan hayatın dramatik anları etrafında şekillenen yazarın eserleri ek çok ödüle değer görüldü, New Yorker, Atlantic Monthly ve Paris Review gibi öne çıkan yayınlarda yer aldı, çok sayıda dile çevrildi. Kimi eleştirmenlerin “Kanada'nın Çehov'u” diye nitelediği Alice Munro yazarlık kariyeri boyunca, Kanada’da Governor General, Uluslararası Man Booker, Marian Engel, Trillium Edebiyat, Rea Öykü, PEN/Malamud, Giller, Libris ve O. Henry gibi birçok ödüle layık görüldü. Ayrıca 2013 Nobel Edebiyat Ödülü’nün de sahibi oldu. 2024'te öldü.

Yazarın Can Yayınları tarafından yayımlanan Açık Sırlar isimli kitabında yer alan “Gerçek Bir Yaşam” isimli öyküsünden bölümler paylaşıyoruz.

GERÇEK BİR YAŞAM

Bir adam çıkıp geldi ve Dorrie Beck' e aşık oldu. En azından, onunla evlenmek istedi. Doğruydu bu.

“Ağabeyi hayatta olsaydı, Dorrie asla evlenmek zorunda kalmazdı,” dedi Millicent. Ne demek istemişti? Öyle utanılacak bir şey değil. Ayrıca parayı da kastetmiyordu. Aralarında sevginin var olduğunu, sevecenliğin her iki tarafa da huzur verdiğini, ayrıca Dorrie ile Albert’in o yoksul, biraz da yavan yaşamlarında yalnızlığın hiçbir zaman bir tehdit olmadığını kastediyordu. 

(…)

Albert’in vefatından sonra, köpek de Dorrie de azıcık bocalamış, bir boşluğa düşmüş olmalıydı. Ama bu, bir bakışta saptanabilecek bir şey değildi. Başlarda tek fark, eve akşamları artık bir erkeğin gelmemesi, dolayısıyla sabit bir akşam yemeği saatinin ortadan kalkmasıydı. Ayrıca yıkanacak erkek giysisi kalmamış, bu da “çamaşır günü” denen mefhumu ortadan kaldırmıştı. Konuşacak kimse yoktu; Dorrie de Millicent’le ya da hem Millicent hem de Porter’la konuşmaya başladı. 

(…)

Millicent bazen insanları (gerçi Finnegan’ları, Nesbitt’leri ya da Doud’ları değil) akşam yemeğine davet ettiğinde, Dorrie ile Muriel’i de çağırmaktan hoşlanırdı. Dorrie daha sonra bütün o kap kacağı yıkamaya yardım ediyor, Muriel de piyanosuyla konukları eğlendiriyordu.

(…)

Dorrie gecikmişti. Bu da işleri aksattı. Jöleli salatanın yeniden mahzene indirilmesi gerekti; aksi halde cıvıklaşabilirdi. Isınması için fırına sokulmuş olan top ekmekler, fazla sertleşir korkusuyla çıkartıldı. Üç erkek sundurmada oturuyor – yemek orada yenecekti – köpüklü limonata içiyordu. (…)

Muriel, yüksek ökçeleri ve vücuduna güzelce oturan krep elbisesiyle sundurmaya çıkınca, çığlığı bastı:
“Ah, en sevdiğim içecek! Cin ve limon suyu!”

(…)

Tanıştırılmak üzere ayağa kalkan ziyaretçi uzun boylu, zayıf ve soluk benizliydi; pıhtılar halinde sarkıyormuşa benzeyen, titiz ve hüzünlü bir yüzü vardı. Muriel hayal kırıklığına geçit vermedi. Adamın yanına oturdu, canlı, coşkulu bir edayla onu da sohbete dahil etmeye çalıştı. Ona müzik eğitmenliğinden, yerel korolara ve müzisyenlere nasıl eziyet ettiğinden bahsetti. 

(…)

“Haydi başlayalım, başlayalım,” diye çığırdı Muriel, çeşit çeşit tabağı verandaya taşırken – patates salatası, havuç salatası, jöleli salata, lahana salatası, krem peynirli yumurta, kızarmış soğuk tavuk, somonlu ezme, ılık top ekmekler ve atıştırmalıklar. Tam her şey sofraya yerleştirilmişti ki, Dorrie evin yan tarafından ortaya çıktı; yüzü kızarmıştı, belki tarlayı yürüyerek geçtiği için, belki de heyecandan. Üzerinde en iyi yazlık elbisesi vardı; beyaz benekleri ve beyaz bir yakası olan bu lacivert organze, küçük bir kıza ya da yaşlı bir hanıma daha uygun düşerdi. Yakadaki yırtık danteli onarmak yerine çekip çıkardığından iplikler sarkıyordu. Bir bileğinden de, sıcak havaya karşın giydiği uzun kollu fanilanın ucu görünüyordu.

Ayakkabıları öyle son dakikada ve baştan savma temizlenmişti ki, çimlerde beyaz boya izleri bırakmaktaydı.

“Aslında vaktinde gelecektim,” dedi Dorrie, “ama bir yaban kedisini vurmam gerekti. Evin etrafında sinsi sinsi dolanıp duruyordu. Kuduz olduğundan emindim.”

(…)

“Dorrie, buraya ziyarete gelen Mr. Speirs,” dedi Millicent. Dorrie adamla tanıştırılırken, yaptığı hatadan hiç de utanmışa benzemiyordu. Kedinin yabani olduğunu, bunu tamamen keçeleşmiş ve iğrenç tüylerinden anladığını söyledi. Ayrıca, kuduz olmadığı sürece hiçbir yabani kedi eve yaklaşmazdı.

(…)

“Haydi, tabağını doldur, yoksa hepimiz açlıktan öleceğiz,” dedi Muriel Mr. Speirs’e. “Sen misafirsin, ilk sen almalısın. (…)

Millicent kızgınlıkla gülüyor, “Ah, hiç de değil! Yok, hiç de öyle olmadı!” diyordu.

Mr. Speirs, Dorrie’nin söylediği her şeye dikkat kesilmişti. Belki de Muriel’i böyle arsızlaştıran buydu. Millicent, adamın Dorrie’yi sıra dışı bulmuş olabileceğini düşündü; sağa sola ateş eden çılgın bir Kanadalı kadın. Belki de onu dikkatle inceliyordu ki, memleketine, İngiltere’ye dönünce dostlarına güzelce anlatabilsin.

Dorrie yerken suskundu, epeyce de yedi. 

(…)

“Evde silahın var, demek?” dedi rahip Dorrie’ye.
“Nedeni berduşlardan, serserilerden falan korkman mı?”

Dorrie çatalını bıçağını bıraktı, lokmasını dikkatle çiğneyip yuttu.
“Avlanmak için kullanıyorum,” dedi.

Bir an durakladıktan sonra, dağsıçanı ve tavşan vurduğunu anlattı. Dağsıçanlarını kasabanın öteki tarafına götürüyor, vizon çiftliklerine satıyordu. 

(…)

Millicent, Dorrie’nin bu işleri yaptığını biliyor, amacının yalnızca biraz para kazanmak olduğunu düşünüyordu. Ama şimdi onun konuşmasını dinlerken, aslında bu yaşamı içtenlikle sevdiğini anlıyordu. 

(…)

Kışın ortalarında Dorrie, elinde beyaz satenden bir top kumaşla Millicent’in evine geldi. Niyetinin bir gelinlik yapmak olduğunu söyledi. Evlilik bahsi ilk kez geçiyordu – mayısta olacağını ekledi – Mr. Speirs’in ilk adı da öyle: Wilkinson. Wilkie.

Verandadaki o akşam yemeğinden sonra Dorrie onu ne zaman, nerede görmüştü ki?
Hiçbir yerde. Adam malının mülkünün bulunduğu Avustralya'ya dönmüştü. Ama sürekli mektuplaşmışlardı.

 (…)

Muriel arandı, okuldan sonra uğraması söylendi. Haberi duyunca elini yüreğine götürdü, Dorrie'ye “seni kurnaz tilki” dedi; “bir milyoneri baştan çıkaran Cleopatra.”
“Milyoner olduğuna her bahse varım,” dedi. “Avustralya’da arazi sahibi olmak — ne anlama geliyor bu? Domuz çiftliği olmadığı kesin! Tek umudum, bir erkek kardeşinin olması. Ah Dorrie, ne kadar da kötüyüm, seni kutlamadım bile!”

Dorrie’yi candan, gürültülü öpücüklere boğdu; Dorrie beş yaşında çocukmuş gibi, öpücüklerin bitmesini kıpırdamadan bekledi.

(…)

Giyecek konusunu Muriel üstlenmişti. Nelerin gerektiğini biliyordu. Bir gelinlikten çok daha fazlası gerekiyordu. (…)

Kar eridi, dereler doldu; misk sıçanları sırtlarındaki hazineyle birlikte olanca parlaklıkları ve enerjileriyle, soğuk suda yüzüyor olmalıydılar. Dorrie'nin aklı, kurduğu kapanlardaysa bile, bir şey söylemedi. Bugünlerde yaptığı tek yürüyüş, kendi eviyle Millicent'in evi arasındaki tarladaydı.

(…)

Düğün mayıs ayının ikinci cumartesisi yapılacaktı. Mr. Speirs çarşamba günü gelecek, rahibin evinde kalacaktı. Bundan önceki pazar günü Dorrie’nin gelip Millicent ve Porter ile akşam yemeği yemesi kararlaştırılmıştı. Muriel de oradaydı. Dorrie görünmedi, onlar da yemeğe onsuz başladı.

Millicent yemeğin ortasında ayağa kalkıverdi.
“Gidip bakacağım,” dedi. “Umarım düğününe katılma konusunda daha dakik davranır.”
“Sana eşlik edebilirim,” dedi Muriel.
Millicent, “Yoo, sağ ol,” dedi. İki kişi durumu daha da kötüleştirebilirdi.

Neyi kötüleştirir? Yanıtı bilmiyordu.

(…)

Açık kapının önünde durup Dorrie’ye seslendi. Sessizlikle karşılanmaya, başına bir felaket gelmiş birinin yeni boşalttığı (ya da o felaketle karşılaşan, ona sebep olan kişinin bedenen henüz boşaltamadığı) bir evin o kötücül suskunluğu ve kayıtsızlığıyla karşılaşmaya o kadar hazırdı, kendini en kötüsüne öylesine hazırlamıştı ki, Dorrie’yi üzerinde araziye çıkarken giydiği eski pantolon ve gömlekle görünce şoke oldu, dizleri pelteleşti.

“Seni bekliyorduk,” dedi. “Seni yemeğe bekliyorduk.”
Dorrie, “Vaktin geçtiğini fark edememişim,” dedi.
“Ah, bütün saatlerin durmuş mu yani?” dedi Millicent, malum, gizemli döküntülerle dolu arka koridordan içeriye alınırken. Burnuna pişen yemeğin kokusu geldi.

(…)

“Ayrılmam,” dedi, tavada cızırdayan pastırma parçalarını karıştırırken. “Buradan ayrılmam.”

Millicent, okula gitmek istemediğini bildiren bir çocuğa nasıl davranacaksa, öyle davranmaya karar verdi.
“Eh, Mr. Speirs için harika bir haber olacak bu,” dedi. “Onca yolu geldikten sonra yani.”

Tavadaki yağ adamakıllı kızışınca Dorrie geriye çekildi.
“Onu biraz ateşten alsan iyi edersin,” dedi Millicent.
“Ayrılmam.”
“Tamam, duydum.”

Dorrie pişirmeyi bitirdi, sonucu kaşık kaşık bir tabağa aktardı. Üzerine ketçap, yanına da tavadaki yağa bandığı iki kalın ekmek dilimini ekledi. Oturdu, hiç konuşmadan yemeye başladı.

Millicent de oturdu, onun dökülüp saçılmasını bekledi. Sonunda, “Tek bir neden söyle,” dedi.
Dorrie omuz silkti, çiğnemeyi sürdürdü.

“Benim bilmediğim bir şey mi biliyorsun yoksa,” dedi Millicent. “Bir şey mi öğrendin? Fakir miymiş?”

Dorrie başını hayır anlamında salladı. “Zengin,” dedi.

Muriel haklıydı demek.

“Çoğu kadın bunun için ön dişlerini bile verir.”

“Umurumda bile değil,” dedi Dorrie. Lokmasını çiğnedi, yuttu, tekrarladı: “Umurumda değil.”

(…)

“Benim bir yaşamım var,” dedi Dorrie.

“Tamam o zaman,” dedi Millicent, tartışmaktan vazgeçmişçesine. Zehir gibi çayını yudumlamaya koyuldu.

Aklına bir fikir gelmişti. Biraz zaman geçmesini bekledi, sonra, “Karar senin, kesinlikle senin,” dedi. “Ama bir sorun var: Kalırsan, nerede oturacaksın? Burada oturamazsın. Evleneceğini öğrenince Porter'la ben evi satışa çıkardık ve sattık.”

Dorrie anında atıldı: “Yalan söylüyorsun.”

“Boş kalıp işsiz güçsüz serserilerin mekânı olmasını istemedik. Çabuk davranıp sattık.”

“Bana böyle bir oyunu asla oynamazsınız.”
“Evlenmek üzere olduğuna göre, bunun neresi oyun oluyor?”

Millicent söylediği şeye gerçekten inanır gibiydi. Eh, yakında gerçek olacaktı nasılsa. Eve makul, düşük bir fiyat biçeceklerdi, nasılsa bir alıcısı çıkardı. Hâlâ tamir edilme şansı vardı. Ya da yıkılır, tuğlaları ve ahşap doğramaları değerlendirilirdi. Porter buradan kurtulduğuna sevinecekti.

“Beni evimden atmazsın,” dedi Dorrie.

“Dorrie, dinle. Bütün bunlar senin iyiliğin için. Seni kapı dışarı ediyormuş gibi görünebilirim, ama amaç, kendiliğinden atmayı göze alamadığın bir adımı atmana yardımcı olmak, hepsi bu.”

“Ya?” dedi Dorrie. “Neden?”

(…) Millicent Dorrie'ye söylediği şeye gerçekten inanıyordu, yani evlenince bir yaşamı olacağına. 

(…)

Ama ansızın ağlamaya başlayan Millicent oldu.
"Ah Dorrie," dedi. "Aptallık etme!"

İkisi de ayağa kalktı, birbirlerine sarıldılar; avutma işi Dorrie'ye düştü; o amirane bir tavırla arkadaşının sırtını pışpışlar, onu teselli ederken, Millicent hıçkırarak ağlıyor, birbirini tutmaz sözcükler mırıldanıyordu. Mutlu. Yardım. Saçmalık.

Az buçuk sakinleşince, "Ben Albert'e göz kulak olurum," dedi. "Mezarına çiçek koyarım. Ayrıca bundan Muriel'e söz etmeyeceğim. Porter'a da. Kimsenin bilmesine gerek yok."

Dorrie bir şey demedi. Biraz şaşkın, dalgın bir hali vardı, sanki elindeki bir şeyi durmaksızın evirip çeviriyor, onun ağırlığına ve yabancılığına ayak uydurmaya çalışıyordu.

(…)

Dorrie düğününe yürüyerek gitti.

Böyle bir niyeti olduğundan kimsenin haberi yoktu. 

(…)

“Tonga kraliçesi kadar şişmanladım,” diye yazdı Dorrie Avustralya’dan, birkaç yıl sonra. Gönderdiği fotoğraf, abartmadığını gösteriyordu. Saçları ağarmış, teni esmerleşmişti; çilleriyse sanki ipini koparıp ortalığa saçılmıştı. Üzerinde tropikal çiçeklerin renginde, bol bir elbise vardı.

Savaş çıkmış ve her türlü yolculuk tasasını ortadan kaldırmıştı, savaş bittiğindeyse Wilkie ölüm döşeğindeydi. Dorrie Queensland’den ayrılmadı, şeker kamışı, ananas, pamuk, yer fıstığı ve tütün yetiştirdiği geniş arazide kaldı. Cüssesine karşın at biniyordu, uçak kullanmayı da öğrenmişti. Dünyanın o kısmında kendi başına yolculuklara çıktı. Timsah avladı. Ellili yıllarda Yeni Zelanda’da, bir yanardağa tırmanırken öldü.

Millicent kimseye bahsetmeyeceğini söylediği şeyi herkese anlattı. Bütün payeyi kendine vererek elbette. Nasıl teşvik edici olduğuyla, uyguladığı taktikle güzelce övündü. “Birinin öne atılıp boğayı boynuzlarından yakalaması gerekiyordu,” dedi.

Bir yaşam yarattığını hissediyordu – kendi çocuklarına kıyasla Dorrie’de bunu çok daha etkin bir biçimde başarmıştı. Mutluluk yaratmıştı, ya da işte ona yakın bir şey.


 


ARŞİV