Aimé Césaire: Aşağılanmaya Hayır

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Aimé Césaire ile devam ediyor.

10 Temmuz 2026 - 11:25

AIMÉ CÉSAIRE (26 Haziran 1913-17 Nisan 2008)

26 Haziran 1913'te Martinik'in Basse-Pointe kasabasında dünyaya geldi. Başarılı bir öğrenci olarak burs kazandı ve eğitimine Paris'te devam etti. Burada dönemin önemli Afrikalı ve Karayipli öğrencileriyle tanıştı. Bunlar arasında daha sonra Senegal Cumhurbaşkanı olacak Léopold Sédar Senghor ile Léon-Gontran Damas da bulunuyordu.

1935 yılında birlikte çıkardıkları L'Étudiant Noir (Siyah Öğrenci) dergisi, siyah kimliğini, Afrika kökenlerini ve sömürgeciliğe karşı direnişi savunan Négritude hareketinin doğuşuna öncülük etti. 

Césaire'nin en önemli eseri, 1939'da yayımlanan Yurduma Dönüş Defteri adlı uzun şiirdir. Bu eser, yalnızca Fransızca edebiyatın değil, dünya edebiyatının da en önemli sömürgecilik karşıtı metinlerinden biri sayılır. Şiirlerinde Afrika kökeni, kölelik tarihi, sömürgecilik, kimlik, özgürlük ve insan onuru gibi temaları güçlü imgelerle işledi.

Aimé Césaire yalnızca bir edebiyatçı değil, aynı zamanda etkili bir siyasetçiydi. 1945 yılında Fort-de-France Belediye Başkanı seçildi ve bu görevi 56 yıl boyunca sürdürdü. Aynı zamanda uzun yıllar Fransız Ulusal Meclisi'nde milletvekilliği yaptı.

Başlangıçta Fransız Komünist Partisi üyesiydi. Ancak Sovyetler Birliği'nin politikaları ve sömürgecilik konusundaki tutumu nedeniyle 1956 yılında partiden ayrıldı. Ardından Martinik'in siyasi özerkliğini savunan kendi siyasi hareketini kurdu.

17 Nisan 2008'de Fort-de-France'da yaşamını yitiren Aimé Césaire için Fransa'da devlet töreni düzenlendi. Aimé Césaire’nin Alfa Yayınları tarafından yayımlanan “Aşağılanmaya Hayır” isimli kitabından kısa bölümler paylaşıyoruz.

AŞAĞILANMAYA HAYIR

Okulun açılışının ilk günü hayatımın en iğrenç günüydü. Başımın üzerinde gökyüzü bir muşambaya benziyordu. Bulutlar güç bela kıpırdıyor ama sükunetleri fazla uzun süreceğe benzemiyordu. Ekim ayı fırtına mevsiminin habercisiydi. İnsanların endişesini idrak edemiyordum. Düşüncelerim okula dönüşle meşguldü. Her zaman belirli bir mesafede duran annemin gözü üstümdeydi. Küçük kız kardeşim Denise beni güzel bir oğlan çocuğu gibi giydirmek istemişti.

On iki yaşındaydım.

“Ama ben sakinim, benden ne istiyorlar?” diyerek sinirlendim.

Kimse itiraz etmedi, herkes nefesini tutuyordu. Fort de France'ın çirkinliğini neredeyse unutmuştum. Buraya henüz taşınmıştık.

 

"Ne güzel bir şehir" dedi babam gülümseyerek.

Bu doğru değildi, beni kışkırtıyordu. O sabah Victor-Schoelcher Lisesinin kapısını hiçbir şey düşünmeden açtım. Diğer öğrencilerin bakışlanını fark etmedim. Gözlerim hiç de hoşuma gitmeyen bir yeri keşfediyordu. Burayı daha görkemli hayal etmiştim. Kafam, okumalarımdan edindiğim imgelerle doluydu. Aynı şekilde Martinique'in birinci lisesi de beni pek az etkilemişti.

Babam beni yazdırmak için geldiğinde, okulu ana hatlarıyla gezmiştim. Koridorlarda öğrenci yoktu ve idari kadro da kısmen okulda değildi. Babamın olumlu yönlerini çok övdüğü binayı sıradan bulmuştum. Söylediği artılar kesinlikle ortada görünmüyordu. Mesele öğretmenlerle ilgili olmalıydı ve buna karar vermek için yalnızca beklemem gerekiyordu.

O sırada zil çaldı. Sıraya girdik. Arkadaşlarım gülüşüyor, beni itip kakıyorlardı. Gürültü patırtıyı sevmem, fakat bir okulda bundan nasıl kaçılır ki? Birkaç dakika sonra bunu dert etmeme gerek kalmayacaktı: İçeriye girdik ve huzur tekrar hakim oldu. Aslında bana takılıyorlardı, ancak ben bunu görmüyordum. Sarışın, kaba suratlı bir çocuk Béké¹ bana şöyle dedi: "Burada ne yapıyorsun bakalım, ufaklık? Çantalarımıza mi göz kulak olacaksın?”

Tepkimden, hiçbir şey anlamadığımı görmüştü, bunu diğerleri de fark etmişti.

“Ah, buna emindim: Bize çanta bekçisi göndermişler!”

Şeftali renkli dudaklarına yapmacık bir gülümseme yerleşti. Diğerleri de kıkır kıkır gülüyorlardı. Rahatça hareket edemiyorlardı, çünkü Fransızca öğretmeninin gözü üzerimizdeydi. Kışkırtan çocuk şık hırkasını beyaz gömleğinin üzerine oturttu. Başı dik, öğretmenimize bakarak, nefesimi kesen bir soğukkanlılıkla şöyle dedi:

“Çantalara göz kulak olmak iyi bir şey, ama yine de doğru düzgün bir pantolon giymek lazım. Dizlerine gelen şu pirinç çuvalı beni utandınıyor, anlıyor musun? Para toplayıp sana gerçek bir pantolon alacağız.”

Bacaklarımın ağırlığımın altında çöktüğünü sandım. Başıma gelen de neydi böyle? Ne hata işlemiştim?

Çevremde yalnızca Béké çocukları ve melezler gördüm. Bana sataşan arsız Daniel kuşkusuz liderleriydi. Düşmanlıkları o başlatıyordu.

Sahi pantolonumun nesi vardı? Kısaydı, e ne olmuş? Bizim ailede bu yaştaki çocuklara kısa pantolon verilir, ben de bundan gurur duyanım. Bu küçük sarışın güreşçi, babama hakaret ediyordu. Dünyada en çok hayran olduğum insan için küçük düşürücü bir şeydi bu. Birkaç dakika öleceğim sandım. Üçüncü eşkıya da oyuna dahil oldu. Sıraların arasındaki trafikten doğan karmaşadan faydalanan melez Julien kulağıma yavaşça şöyle dedi: "Yerinin burası olduğuna emin misin? Hoca seni şutlamadan terk etmek istemez miydin? Burası bir Beyazlar lisesi, bir elit lisesi...

İşte, söylenmişti, ben hizmet eden Siyahtım. Saldırılarının nedeni buydu. En öngörülür ırk savaşı, herkesin yaptığı bir spor. 

(…)

Derinizin rengi nedeniyle sizi işaret parmağıyla gösteren bir şehir çirkin bir şehirdir, korkunç derecede çirkin hem de.

(…)

Arkadaşlarım duygularımı kirletmiş, aramıza bir engel konmuştu. Buna üzülmüştüm. Onlarla konuşmaya utanıyordum. Mesela, en saf görünüme sahip -genellikle gayet ciddi bir şekilde söyledikleri gibi bir "aryan" olan Daniel'in nasıl bu kadar budala görünebildiğini anlamıyordum. Onun adına utanıyordum. Kendi görünümüne saygı duymuyordu. Bazen kötüleri dışarıdan anlarsınız. O ise sadece uzun boylu bir sarışındı. Hareketleri itibarıyla biraz sakar olabilirdi ama hayır, aptaldı ve bu daha fazla can sıkıcıydı... Bu yaşlarda arkadaşlarım insanın insan olduğunu henüz bilmiyordu. Akıllı olmaya gerek yoktu - ama iyi olmak, bu bir zorunluluktu. İyi olduğunuz zaman akıl da kendiliğinden geliyordu zaten.

Bu beyaz ve melez çocuklar güçten, plantasyonlardan, evlerden ve iktidardan hoşlanıyordu. Melezler bunları Beyazlara göstermek istiyordu; Siyah küçük burjuvazi birinci ve ikincilere gösteriş yapıyordu. Siyahlar dillerini, hareketlerini, tavırlarını beyazlaştırıyordu.  ( Syf 7-12)

Kendimi kaybolmuş hissettim. Schoelcher belediye kütüphanesi -benim seçim bölgem- dışında gezmeye değecek bir şey yoktu. Bir başkentten özgürlük beklemeye hakkımız var, öyle değil mi? Beni rahat bırakmalarını istiyordum. Tüm bu küçük tombullar, sıskalar, kırılganlar, muhallebi çocuklarının benden "Babam dedi ki, babam iş adamı, babamın fabrikaları var..." laflarını benden esirgemelerini istemek çok şey istemek anlamına mı geliyordu? Kendim olabilme güvencesine sahip olmak istiyordum.  (Syf 13)

27 Mayıs 1945, hayatımın en mutlu günüydü. Bir anda Fort-de-France'ın belediye başkanı seçilmiştim. Kasım genel seçimlerinde seçilmem de hemen ardından gerçekleşti. Aradaki fark, tüm Martiniklilerin beni büyük gösterilerle vekil ilan etmesiydi. En çok şaşkınlık yaratansa bu görevleri üstlenmek için hiç hazırlanmamış olmamdı. Ben bir öğretmendim, öyle de kalacaktım. 

Artık hüsranın her türüyle mücadele edecektim. Doğrusunu söylemek gerekirse yeni sorumluluklarım insanüstü. Yavaş yavaş farkına varıyorum. Tüm beklentilerin aksine bu bilinçlenme, aşağılanmaya doğru bir kararlı bir yürüyüş olarak ün kazandı. (Syf 35-36)

Ergenliğimin pis şehri, işte onun belediye başkanı olmuştum. Eğer caddenin birinde bir falcı elimi alıp bana bu olayı söyleseydi, ona şöyle derdim: "Saf olabilirim ama o kadar da değil!" Ben Aimé Césaire, tanrılar tarafından dayatılan kadere inanmadığım gibi el falına da inanmam. Ancak gerçekler ortada: Gerçekten Fort de France'ın belediye başkanıyım. Paris'in, bu kasım ayında Martinik ve Guadeloupe'u Fransız denizaşırı il statüsüne yükseltmesini sağlamalıydım. Kurtuluş'la birlikte boyunduruk altındaki ülkelerin bağımsızlığı, zamanın modasıydı. Ben de bağımsızlığın hayalini kuruyordum. (Syf 37)

Boşuna denemişim, hükümete göre ben diğerlerinden biraz daha gelişmiş bir köleyim. Maruz kaldığım şey adaletsizlik sayılmadığına göre tam anlamıyla insan değilim. (Syf 46)

Herkes için tehlikeli bir bireydim. Yine de çenemi kapatmayacaktım. Bir şair susturulamaz, bunu bilmek için yeterince kültürlüler. 

Meclisin sıraları sırasında aylak aylak dolaşan acı içinde bir ruh gibiydim.(Syf 51)

 
Etiketler; Aimé Césaire

ARŞİV