Ahmet Oktay: Erenköy, Fırın Sokak No: 10

Usta yazar ve şairlerin eserlerinden küçük alıntılara yer verdiğimiz “Edebiyat Hayatından Hatırlamalar” köşesi bu hafta Ahmet Oktay ile devam ediyor.

26 Mart 2026 - 15:55

AHMET OKTAY (23 Ocak 1933- 3 Mart 2016)

1933 yılında Ankara’da doğan Ahmet Oktay, yazın hayatına 1950’li yıllarda şiirle başladı. İlk şiirleri dönemin edebiyat dergilerinde yayımlandı. Şiirin yanı sıra deneme, eleştiri ve inceleme alanlarında da üretim yapan Oktay, özellikle modern Türk şiirine dair kuramsal ve çözümleyici yazılarıyla tanındı. 1960’lı yıllardan itibaren edebiyat eleştirisini toplumsal ve kültürel bağlam içinde değerlendiren bir yaklaşım geliştirdi. Marksist estetikten beslenen düşünsel çerçevesiyle, modern şiirin dilini, imge dünyasını ve tarihsel arka planını birlikte ele aldı. Bu doğrultuda kaleme aldığı Şiir Okuma Kılavuzu, Metropol ve İmgelem, Toplumcu Gerçekçiliğin Kaynakları ve Cumhuriyet Dönemi Türk Şiiri gibi eserleri, Türkiye’de şiir eleştirisinin temel başvuru kaynakları arasında yer aldı.

Şiirlerinde ise modern kent deneyimi, bireyin yalnızlığı, toplumsal dönüşümler ve kültürel hafıza temaları öne çıktı. Gölgeleri Kullanmak ve Her Yüz Bir Öykü Yazar gibi kitaplarında, yoğun imgelerle örülü, düşünsel katmanı güçlü bir şiir dili kurdu. 

Gazetecilik ve yayıncılık alanında da çalışan Ahmet Oktay, uzun yıllar kültür-sanat yazıları kaleme aldı; Batı edebiyatından yaptığı çevirilerle Türkiye’deki edebiyat tartışmalarına katkı sundu. 4 Ocak 2016’da İstanbul’da yaşamını yitiren Oktay’ın Doğan Kitap tarafından yayımlanan “Gizli Çekmece” kitabından “Erenköy, Fırın Sokak No: 10” başlıklı yazıyı paylaşıyoruz.

Erenköy, Fırın Sokak No: 10

Baudelaire “Kuğu” adlı şiirinin ikinci bölümünde Paris'in değişmekte olduğunu, bu yüzden de eski ve yeni yapıların, mahallelerin, taşların kendisine yerinel (allegoric) göründüğünü belirtir ve “anılarım kayalar kadar ağır” diye ekler. Öfke ile düş kırıklığının iç içe geçtiği şiirin daha sonraki bir dizesi yürek burkucudur.

Düşünüyorum, asla bulunmayacak bir şey yitireni.

2001'in Mayısı'nda 6 yaşından itibaren çocukluğumun ve ilk gençliğimin 18 yılını geçirdiğim Ankara'ya gittim. Vaktim vardı. O yılları koklamak, artık yaşlanmış olsa bile bir tanıdık yüze rastlamak umuduyla eski mahalleme doğru uzandım. Biraz yürüdükten, bir iki sokak, bir cadde geçtikten sonra, şaşkınlıkla donup kaldım: Mahalle yoktu orada. Adakale Sokak ve Adakale Apartmanı yoktu. Atatürk Bulvarı'nın, adım başında köprülerle donatarak canına okuyan imar, belleğimin de canına okumaya hazırlanıyordu. Anılarım, Baudelaire'in dizesindeki gibi “ağırdı kayalardan”  ama onları yerleştirebileceğim, canlandırabileceğim uzam yok edilmişti.

(…)

İstanbul'a döndükten sonra, belki peşimi bırakmayan bu yabancılık duygusu yüzünden, dede evimi özledim. On, on beş dakika uzaktaydı, çoktan elden çıkarılmış o ev: Erenköy, Fırın Sokak No: 10. Bahçe duvarının hemen dibindeki çınarın üzerine çakılıydı plaka. Erenköy Köprüsü'ne gelmeden, sokağın Ethem Efendi Caddesi'yle kesiştiği köşedeki fırından sola dönünce, ceviz ve çınar ağaçlarının süslediği bir yoldan inilirdi. İki katlı ahşap bir evdi. Döşeme tahtaları iki günde bir sabunlu suyla ve tel fırçayla ovulan. Alt katta otururken, taban döşemesinin o silinme gıcırtısını duyardınız.

Geçenlerde bir sabah, burnumda sabun kokusu, Tülay'la birlikte Fırın Sokak'a gittik. Seferis'in dizesini yineleyip duruyordum Destansı Öykü'den:

Buralarda bir yerde, arayıp durduğumuz.

Ama doğrusunu söylemem gerek: Hiçbir nostaljik amacım yoktu. Mali krizden, ahlaki çöküntüden, medyanın her gün biraz daha rezilleştirmeyi başardığı, dolayısıyla insanları da rezilleştirdiği gündelik hayattan geçmişe kaçmıyordum. Geçmişin güzel günlerine, örselenmediğimiz zamanlara sığınarak kendime Abdülhak Şinasi Hisar gibi bir cennet kuramayacağımı, o cennette güvenliğe ve huzura eremeyeceğimi biliyordum.

Geçmişte bir teselli bulabiliriz elbet, ama geçmişi anımsayarak yaşadığımız zamanın olumsuz yanlarını görürüz asıl; geçmiş bize durmadan, olmaması gerekeni anımsatır. Bu sayede, gelecek kuşakların yaşamının, hem bizden önceki hem de kendi kuşağımızın yaşamı gibi acılarla donanmaması için yapılması gerekenler üzerinde düşünebiliriz.

Sokağa girdik. Ve... zaman tünelinden geçtik: İleri geri çalışan buldozerlerin yıkım sesleri yükselmeye başladı. Sol kolda, camlı çiçekliğiyle gelen geçenin dikkatini çeken, ağaçlar arasındaki Bursalıların evini toz etmişlerdi çoktan. Onun hemen yanında, müteahhitlerin yamyamca arzularını kışkırtacak büyüklükte bir bahçeye sahip olan, boyası çoktan dökülmüş ve tamir edilmeyen, kimin olduğunu bilmediğim bir köşk kalıntısı. Kat kat kiraya verilen. En alt katta İlhami Bekir Tez otururdu. Daha karısı Bedia Hanım'dan boşanmamış. Yaz gecesi: Bahçeye açılan kapının önünde oturuyoruz. Arada bir, sağ elini alabros kesilmiş saçlarının arasında dolaştırarak şiir okuyor:

Hava karanfil kokuyor

canımın tezgâhında biri 

baygın yanık türkülerle bez dokuyor

alaca bez dokuyor.

Daha sonra, Fırın Sokak'ın az ötesindeki bir evde ben ona şiir okuyorum: Bir okul defterine yazılmış “Kore Destanı"ndan. 1950 tutuklanmalarının ardından Bursa'da eniştemin evindeki sobada yakılan.

Seferis yankılanıyor yine:

Buralarda bir yerde, arayıp durduğumuz.

Müteahhitler yıkıyor ve bellek koruyor.

Ve Fırın Sokak No: 10. İlkin bahçenin telefatı: Alt kattaki mutfağın yanında, dalları üst katı saran asma. Arkada, evin hemen yanı başındaki kuyu. Yaz günleri, testiler, karpuzlar sarkıtılırdı. Çıkrığın, şimdi iniltiye, ama o zamanlar türküye benzeyen sesi. Bahçenin ortasındaki erik ağacı. Sol tarafta ikisi beyaz, biri siyah üç incir. Sağda, arasına salıncak kurduğumuz beyaz ve kara dutlar. Çardağı sarmalayan asma ve sallanan salkımlar. Şimdi, koca bir apartman yükseliyor yerlerinde. Üç arsa birleştirildiği için, yan bahçelerdeki ağaçlar da yok edilmiş. Ayakta kalan tek yapı, 10 numaranın az ötesinde, çok daha önceden satılmış ve ikinci derece tarihi eser sayılmış ciciannenin evi. Giriş kapısında renkli camları, güneş vurduğunda ya da gece ampul yandığında, nasıl parıldardı. Şimdi çocuk yuvası olmuş. Ziya Osman Saba'nın dizelerini anımsıyorum birden:

Çocukluğum, çocukluğum 

Bir çekmecede unutulmuş 

Senelerle rengi solmuş 

Bir tek resim çocukluğum.

Akşam alacası bastırıyor. Kapının önündeyim ya da üst katın penceresinden bakıyorum: Görevli, sokak lambalarını yakıyor. Bütün yolu kaplayan fenerler bir bir aydınlanıyor. Hayran hayran seyrediyorum bu her akşam tekrarlanan töreni. Az sonra, karartma perdeleri indirilecek pencerelerin. Bazı günler, uyanabilmişsem eğer, sabahın en erken saatlerinde gerçekleştirilen “söndürme” törenini de izliyorum. Ama bir iki yıl sonra, bu güzelim “yakma” ve “söndürme” törenleri sona erecek ve Fırın Sokak'ın lambaları da elektriğe kavuşacak. Ve bir daha fenerlerin bir bir yakılışıyla kurduğum, geliştirdiğim hayal oyunlarının hiçbirini gerçekleştiremeyeceğim. Sadece elektrikler yanacak.

“Maddi mirasın korunması gerekir” diyen Benevolo, bu mirası ayrıntılandırıyor:

Yaşadığımız yerlerin kimliği; her kuşağı niteleyen çeşitli deneyimlerin akışının anlam kazandığı bir sabit arka plan; periferiden daha yavaş değişen bir “merkez”in sürekliliği; her bireyin tek başına taşıyamayacağı kadar ağır olan ortak bellekleri bir araya getirebilecek bir yer.

Yine Seferis'in dizesi: Denizin dalgaları, sanki bir mağaranın içinde uğulduyor:

Buralarda bir yerde, arayıp durduğumuz.

Yaşım biraz ilerlemiş; artık sabah ezanıyla uyanıyor ve hemen merdivenden aşağı kata iniyorum: Anneannem çayı demlemiş mutfakta, iç odaya geçiyor ve namaz kılan dedemi gözlemeye başlıyorum: Emekli çarkçı yüzbaşısı Sabri Bey, birazdan işe gidecek: Haydarpaşa Garı'na. Ben de yeniden yatağıma döneceğim. Dedem, bir gün elimden tutup, bir cuma, öğle namazına götürüyor beni, ölümler dışında bir daha hiç uğramayacağım camiye. Eyüpsultan'a. Öğle namazından sonra, aşevine giriyoruz: Pilav ve zerde.

Fırın Sokak No: 10. Evde görmediğim bir telaş, bir koşuşturma var. Akrabadan biri açıklıyor: Bana kardeş gelecekmiş. Annem, üst katın büyük odasında yatıyor. Sonradan öğreneceğim “loğusa yatağında.” Annem, sürekli inliyor, hatta feryat ediyor. Şişman, “duba gibi” ebe hanım gözüküyor o sıra. Odanın kapısı kapanıyor: “Vakit gelmiş.” Gözümü anahtar deliğine dayıyorum, olupbiteni görmek için. Ama içeri su taşıyan bir akraba tarafından yakalanıyor ve bahçeye gönderiliyorum. Kuyunun başında küskün otururken, pencereden bahçeye yayılan sevinç seslerini duyuyorum birden: “Bir oğlan daha...” Anlamasam da anlatıyorlar: Artık “ağabey” olmuşum ben.

“Çocukluğum, çocukluğum...”

Sokağı iniyoruz. Şurada Kadın Efendilerden birinin, iki yanında, büyük giriş salonlu ilk katına çıkan mermer merdivenli konağı vardı. Konağın arka tarafında da bir merdiven vardı, üst katlara çıkan. Arkada büyük bir bahçe: İncirler, cevizler, dutlar... Arka merdivenlerden koşarak inerken düşüp "neredeyse dizini kıracak gibi olan" o çocuk ben miyim? Anımsadıkça, daha da sertleşiyor sanki anılar. Fırın Sokak'a girerken geçmişi böylesine kanırtmayı istemiş miydim? Yoksa belleğim, birdenbire güncelin kendi üzerine koyduğu ambargoyu iptal mi etmişti?

İşte, Kadın Efendi'nin oğlu Doğan'la, ön bahçedeki güneşten korunmuş kameriyeye yerleştirilmiş masada, ilk gazetemizi çıkarıyorduk el yazısıyla. Demokrat Parti'nin yükselme yıllarıydı. Gençtik ve muhaliftik elbet. Sonradan, tam 33 yıl profesyonel gazetecilik yapacağımı biliyor ya da sezinliyor muydum acaba? Ama bir şiirimde belirttiğim gibi, Yazının Cini kesinlikle içime girmişti besbelli. O yaz, babam da gelmişti Fırın Sokak No: 10'a. Gururla gazetemizi göstermiştik ona. Ama unuttuğumuz şey, babamın koyu bir CHP'li oluşu ve DP hareketinden hiç hoşlanmadığıydı. Zılgıtın içeriği hemen çıkarsanabilir: “Boyumuzdan büyük işlere” kalkışmamalıydık. Ama Türkiye'de, zaman içinde ne çok kişi boyundan büyük işlere girişti. Ne çok acılar çekti. Ne çok ölüm yaşandı.

Fırın Sokak'tan inerken herhangi bir amacım yoktu. Fiziki değişikliği görmek istemiştim sadece. Ama bir kez daha anlıyordum; evler, ağaçlar, sokak fenerleri, duvar taşları, salt doğal ve fiziksel nesneler değildiler. Yaşamım, benim yaşamım tuhaf, belirsiz, başkalarınınkiyle örtüşmeyebilecek anlamlar yüklemişti onlara. Dahası, her birinin gizil güçleri vardı: Belleğimi kışkırtıyor, ayaklandırıyordu yıkıntılar, yitikler üzerinde yükselenler. O koyu kırmızımtırak ve bir heyula gibi yükselen apartmanın her penceresinde gördüğüm her gövde, her balkonunda asılı her çamaşır, beni çocukluğuma götürüyor ve hızla geri döndürüp şimdiki zamanın duvarına çarpıyordu. Hangi müteahhit kapmıştı kıran kırana maçlar oynanan, Erenköy Futbol Takımı'nın istasyonun karşısındaki sahasını? Arsaların, anıların, yaşamların rantı kimin için çalışıyordu?

Kentler ve sokaklar sadece tarihsel, doğal ve kültürel coğrafyaları açısından önem taşımıyor. Kentlerin insanal coğrafyaları da var. Bu insanal coğrafyanın korunmasına da önem vermek gerekiyor. Benim ve benim gibi orada büyümüş binlerce kişinin anılar edindiği Adakale Sokak'ın adını değiştirme, ona bir zenginin, bir doktorun ya da bir eğitimcinin adını verme yetkisini nereden ediniyor kişiler? Yaşanmış sokaklara dokunmayın. Yeni adlar vermek, yeni yaşamlar geliştirmek için yeni sokaklar bulun. Kentler değişiyor, sokaklarımız da değişiyor doğal olarak. Modern kent, dolayısıyla modern sokak, topluluk ruhunun ölümünü ilan ediyor. Ama artlarından bestelediğimiz Mozart'ın Requiem'i değil. Melodilerinde sevgi, saygı, acıma ve pişmanlık değil, vahşi ve metalik bir tonlama var.

Modern kent insanı yalıtıyor. Richart Sennett'in Gözün Vicdani adlı kitabındaki şu sözlere kulak verilebilir: “Modern kentte insanlarla dolu mekânlar ya pazaryerleri gibi tüketimle sınırlı olup sadece tüketimi sahneye koyan ya da turizm yaşantısıyla sınırlı olup, özenle turizmi sahneye koyan mekânlardır. Kentlerde inşa ettiğimiz şeyler kişiliksiz, nötralize edici, sosyal kontakt olasılığını ortadan kaldıran yerlerdir: Dökme cam kaplı dış duvarlar, yoksul semtleri kentin geri kalan kısmından ayıran anayollar, koğuş tarzı siteler.”

Dostlar ve anılar edebileceğimiz sokaklar gerekiyor insana. Onları yaratalım

 


ARŞİV