AHMED ŞAMLU (12 Aralık 1925- 20 Temmuz 2000)
Modern Fars şiirinin kurucularından, edebiyat dünyasında “Bamdad” (Şafak) lakabıyla tanınan şair, yazar, gazeteci ve çevirmen Ahmed Şamlu, 12 Aralık 1925 tarihinde Tahran’da dünyaya geldi. Bir subay olan babasının görevi nedeniyle çocukluk ve gençlik yılları İran'ın farklı kent ve eyaletlerinde geçti. Bu sürekli yer değiştirme hali, onun ülkenin çok katmanlı halk kültürünü, yerel lehçelerini ve gündelik yaşamını yakından tanımasına olanak sağladı.
İlk şiirlerini 1940’lı yıllarda yayımladı. Şiir ve gazetecilik çalışmalarını birlikte sürdürürken, toplumsal adaletsizliklere karşı ödün vermeyen duruşu nedeniyle siyasi otoritelerin hedefi oldu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında çeşitli dönemlerde tutuklandı. 1953 yılında Başbakan Muhammed Musaddık'a karşı gerçekleştirilen darbeyi izleyen süreçte de baskılarla karşılaştı. Pehlevi rejimi döneminde eserlerine uygulanan sansür, onun özgürlük, insan onuru ve toplumsal adalet temalarını daha güçlü biçimde işlemesine yol açtı.
1950'li yıllardan itibaren modern Fars şiirinin kurucusu kabul edilen Nima Yuşic'in açtığı yenilikçi yolu geliştiren Şamlu, geleneksel ölçü ve kafiye anlayışını aşarak “Şi'r-i Sepid” (Beyaz Şiir) olarak adlandırılan şiir anlayışının öncüsü oldu. Şiirin ritmini vezin yerine dilin doğal akışında ve imgelerin gücünde arayan bu yaklaşım, çağdaş İran şiirinde köklü bir dönüşüm yarattı. Şamlu, yalnızca şiirsel yenilikleriyle değil, şiire kazandırdığı özgürlükçü ve insancıl bakış açısıyla da sonraki kuşakları derinden etkiledi.
1962 yılında tanıştığı Ayda Sarkisyan ile evlendi. Şairin yaşamında ve eserlerinde önemli bir yere sahip olan Ayda, aynı zamanda çalışma arkadaşı ve ilham kaynağı oldu. Şamlu'nun en bilinen aşk şiirlerinin bir bölümü Ayda'ya adandı. 23 Temmuz 2000 tarihinde, 74 yaşında Tahran'da hayata gözlerini yumdu.
Şamlu’nun Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanan “Ey Aşk, Ey Aşk! Mavi Yüzün Görünmüyor” isimli kitabından şiirler paylaşıyoruz.
Ey Aşk, Ey Aşk!
Mavi Yüzün Görünmüyor
… sonsuzluk güneşleri arasında
Huzurlu bir iskeledir güzelliğin
Sitemin yenilgisidir bakışın
Ve gözlerin
Yarının yepyeni bir gün olacağını söylüyor
Var Olmak
Yaşamak gerekiyorsa, şöyle dürüstçe,
Eğer,
ömrümün fenerini
çıkmaz sokağın kurumuş çam ağacının tepesine
asmazsam, utanmazın tekiyim.
Yaşamak gerekiyorsa şöyle açık ve dürüst
Eğer,
inancımdan dolayı,
Fani toprağın dengesinde,
dağ gibi ölümsüz bir anıt üzerine oturmazsam
adinin tekiyim.
(Syf 21)
Çığlık ve Hiç
Çığlık ve hiç
Çünkü umut, umutsuzluğun üstüne
basacak kadar
güçlü değil.
Bir taş inancıyla
Yeşilliklerin yatağında duruyoruz.
Yeşilliklerin yatağında
Aşkla bağ kurmuşuz.
Ve yenilmez bir umutla
Yeşilliklerin yatağından
İnanç dolu bir aşkla kalktık
Ama umutsuzluk öylesine güçlü ki
Yataklar ve taşlar
Bir mırıldanmadan öte değil.
Çığlık ve
Hiç.
(Syf 27)
Aydın Ufuk
Bir gün yeniden güvercinlerimizi bulacağız
Ve şefkat, güzelliğin elini tutacak.
O gün ki en kısa şarkı
öpücüktür.
Ve her insan başka insanla kardeştir.
Kapıları kapamadıkları gün
Kilidin efsane olduğu gün
Ve yaşamak için
Kalbin yeterli olduğu gün.
O gün ki
Her sözcüğün anlamı sevmektir.
Son söz için
Sözcük aramayasın diye
Her harfin nağmesi yaşam olduğu gün
Son şiir için
Kafiye arama çilesini çekmeyesin diye
Her dudağın şarkı olduğu
En kısa şarkının
Öpücük olduğu gün
Geldiğin gün
Her zaman için geldiğin gün
Ve şefkat güzellikle bir olduğu gün
Güvercinlerimize yeniden
Yem serpeceğimiz gün.
Ve ben o günü bekliyorum
Olmasam bile.
(Syf 22)
İçimizdeki Soğukluğa
Titrek el ve yüreğimde
tek korkum
Aşkın bir sığınağa dönüşmesiydi
Uçuş değil, kaçış olmasıydı.
Ey AŞK, ey AŞK!
Mavi yüzün görünmüyor
***
Artık aşk
İçimizdeki soğukluğa
alev coşkusu değil
yaramızın sızısına uyuşturucu bir merhem
Ey AŞK, ey AŞK!
Kızıl yüzün görünmüyor
***
Güçsüzlük üzerine
karanlık tozlu avuntu
ve huzurlu kurtuluş
varlığın kaçışına.
Mavinin huzuruna
Karanlık
Ve erguvan üzerine
EY AŞK, EY AŞK!
Yeşil yaprakçık
tanıdık rengin, tanıdık yüzün görünmüyor.
(Syf 35)
Furûğ’a Ağıt
Seni arıyorum dağ eteğinde
deniz ve çayır kenarında ağlayarak
seni arıyorum, rüzgarların geçidinde,
mevsimlerin dört yolunda
Bulutlu göğü çevreleyen,
camı kırık pencerenin yanında ağlıyorum.
senin hayalini beklerken
daha ne zamana kadar,
ne zamana kadar
bu boş defterin sayfalarını çevireceğim?
ölümün kardeşi aşkı ve rüzgarın yönünü
kabullenmek gerek,
seninle paylaştı sırrını ölümsüzlük,
ihtişamlı bir hazineye dönüştün
öyle bir hazine ki,
diyar ve toprağı sahiplenmeyi
sevecen kılmış.
Senin adını göğün alnından geçen bir sabah,
Adın kutlu olsun,
ve biz böylece
Geceyi, gündüzü ve henüz’ü
de tekrarlıyoruz ...
(Syf 57)
Bizde
Biz de bir zamanlar
bir an
bir yıl
bir yüzyıl
önce
buradaydık.
Bu gezegende
bu toprakta
dar bir zaman dilimine benzer
ipeksi karanlıkta
Güneş keteninde
Geniş ay ışığı avlusunda
Yağmur tellerinde
fırtınanın otağında
sevincin süslü odasında
keder kalesinde
yalnız kendinle
yalnız başkalarıyla
Aşkta biricik
nağmede biricik
Hayatla dopdolu
ölümle dopdolu
Biz de geçtik, tıpkı senin gibi
bu gezegenden
dar bir zaman diliminde
birkaç yıl
şimdi senin durduğun
yerde
Alçakgönüllü
veya aşağılık kimse gibi
Gülerek
ve
ağlayarak
ağır aksak
veya
koşar adım
özgür
veya
tutsak
Biz de bir zamanlar
evet
evet
Biz de bir zamanlar...
(Syf 73/74)
Bu Çıkmazda
Ağzını kokluyorlar
Seni seviyorum demiş olmayasın sakın
Yüreğini kokluyorlar sevgili
Ve aşkı
Devrik yol direkleri yanında kırbaçlıyorlar
Aşk evin zulasında saklanmalı
Soğukların bu eğri büğrü çıkmazında
Ateşi
Şarkıyı ve şiiri yakarak
Canlı tutmaktalar.
Düşünmeye yeltenme
Garip bir devrandır sevgili
Geceleri kapıyı çalan
Işıkları öldürmeye gelmiştir (Syf 88)